..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
En bilge insanlar bile arasıra bir iki zırvadan hoşlanırlar. -Roald Dahl
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Görüş ve Eleştiriler > muhammet demir




15 Mayıs 2009
Aslolan Nedir?  
Ya da "Yine öyle yapmalı insan."

muhammet demir


Dönem gözlemlemesi.


:AGIG:
Kafdağı’nın ardından bir dosta…


Kendi kendim ile baş başa kalmayalı ne kadar zaman olmuş. Bugün karar verdim. Başımı alıp gidecek, bir süreliğine de olsun bu atmosferden uzaklaşacağım. Sırt çantamı hazırladım. Sabaha yola çıkmak gerekir diyorum. Yok, yok hemen şimdi yola çıkmalıyım. Çantamı omuzladığım gibi sokağa çıktım. Kendimin de bilmediği bir yöne, ayaklarım nereye çekerse oraya doğru yürümeye başladım.

Otuz beş yaşlarında, orta boylu, sıska sayılabilecek bir yapıda kumral saçlı, ela gözlü, iyi kötü eğitimliyim. Okumayı, daha çok politik yayınları okumayı ve sadece okumakla kalmayıp dünyayı değiştirmeyi de bir yaşam biçimi olarak kavrayan bir adamım. Ya da yerine “insan”ım mı demeliyim. Hani var ya son zamanlarda “bilim adamı” ve veya “bilim kadını” yerine “bilim insanı” deniyor; her alanda kadın ve erkek eşitsizliğini kaldırmak mahiyetinde. Örneğin güncel bir tartışmada “yazar” ve “kadın yazar” ayrımına takmışlar. Yani “yazar” olmak “erkeğe mahsus” ama tabiî ki kadından da yazar olur, olursa o da o “kadın yazar” olur gibi bir mantıkla konuşuyorlar / yazıyorlar. Neyse buna sen karar ver okuyucu olarak…

Dışarıda hava soğuk. Ama ben buna rağmen üşümüyorum. Ben uzun süredir “dinlenmemek üzere yürümeye” karar verenlerdenim. Bunu bir büstte okumuştum. M. Kemal’in bir sözüymüş. Ortaokul ve liseyi okuduğum okuldaki büstün mermer kaidesinde yazıyordu. O zamanlar pek anlamamıştım; kimse de anlatamamıştı zaten. Öyle işte. Ama ben hayatım boyunca hiç de dört tarafı mamur, dokunulmaz, ulaşılmaz bir tanrı gibi olmadım. Senin ve onun gibi bir insanım. Zaaflarıyla bir “insan”. Benim en çok sevdiğim söz “İnsani olan hiçbir şey bana yabancı değildir” tümcesiydi. Bunu da Karl Marks söylemiş. İnsani olan mı? insana ait olan mı? Şimdi ona dönüp bakmak istemiyorum. Bu kadar da nazım olsun değil mi?

Bu arada biran duraksadım; Sakın ha duraksamamı yorulmak olarak anlamayın. Ama tabiî ki insan yorulabilir. Bu da insani bir durum ya da insana ait. Tuhaf ama bu duraksama anında kendi kendimle şöyle bir içsel söyleşi gerçekleştirdim. Paylaşayım:

“Geriye bakıp gördüğüm gerçek anlamda, yalnızca bir defa âşık olduğumdur. Bugün daha sağlıklı ve sakin bir kafayla değerlendirdiğimde ben; aslında o günlerde aşkı da pek bilemediğim, duyduğum duygu ve hisleri doğru tahmin ve tahlil edemediğim gerçeğidir.

Evet, o günleri hayal meyal hatırlıyorum. Arayışlarımı, çabalayışlarımı, kendim gibi insanlarla buluşmak için başvurduğum ve çoğu boşa çıkan çabalarımı, ailem ve çevrem tarafından dışlanmayı, ve bir gün bir telefon ile tüm bu arama serüvenimin son bulmasını.

Nihayet bir ışık görülüyordu. Telefonla kurulan randevu ve sonrasındaki buluşma o kadar samimi bir havada ve olumlu geçmişti ki, insanın yıllar sonra bugün bile inanası gelmiyor. Artık eylemin ve devrimin büyük okyanusuna akan bir ırmağa bir damla, bir su damlası olarak katılıyor, bende var oluyor, varmak için hayatımı adeta insanlığın büyük davasına adıyordum.

O günleri her anımsayışımda yüzümde sevinçli bir tebessüm oluşur, gözlerimde sevinçli bir ışık yandığını hissederim. Basit bir şekilde dünyevi bir âşık olmayla başlayan ama sonuçta diyalektik bir sıçrama ile taçlanmış, tüm insanlığın kurtuluşu davasına olan tükenmez bir aşka ulaşan o günlerin bu tatlı rastlantısı ne de hoş, ne de mucizevî idi.

Kuşkusuz bu o kadar da otomatik bir süreç değildi. Oldukça uzun bir zaman alan bilinçlenme, insanlaşma sürecinin bir sonucuydu. İnsanın kendi kendisini kendi elleriyle yaratmasının bir sonucu da değim miydi? Bu süreç hala tamamlanmamış da değil. Sırf bu yani insanın kendisini kendi elleriyle yaratması eylemi yetmiyor. Sorun bu noktadan topluma yayılmak, tıpatıp benzerlerimizden çok farklılıklarımızı ana eksende olmak kaydıyla önem atfederek, yeni toplumsal bireyleri, yeni insanları yaratmak ve hemen şimdi yaratmak mücadelesiydi. Ve asıl olan bu hayatı yaratmaktı. Başka bir çıkar yol yoktu. Bu yeni insanların ve bu çıkar uğruna işkencelere, ölümlere değer tek bir hayattı. Asıl olan bu hayatı yaratmak ve yaşatmaktı…”

Bu düşüncelerle yoluma devam ettim. Benim için bu yol dar ve geniş anlamıyla devrimin yoluydu. Bu devrim yolunda, insan hem kendisinin gerici duvarlarını, hem de toplumun gericilik duvarlarını yıkacak, yeni bir insanı, yeni bir toplumu evvela bu yeni insanlarla kuracaktım. Benim biricik arzum insan ve insanlık için bu olmalı idi…

Evet, bu yol devrimin yoluydu. Ama benden önce olduğu gibi benimle aynı anda kâh birlikte kâh ayrı ayrı da olsa bu yol yürünüyor ve gelecekte de yürünecek. Daha önce yürünmüştü birçoklarınca. Bu yol yürünürken bir travma ile karşılaşılmış, elbette etkisi bu güne de taşınmıştı.

12 Eylül’den bahsediyorum. 12 Eylül öncesi ve sonrasında olanları sana uzun uzadıya şu kadar kişi idam edildi. Bunların şu kadarının sol, şu kadarının ise sağ örgüt militanları olduğunu. İdam edilenlerden birisinin henüz reşit olmadığını. Mahkeme kararıyla yaşının büyütülerek idam edildiğini. Şu kadar kişiye işkence yapıldığını. Şu kadar kişinin fişlendiğini. Şu kadar kişinin işinden, evinden ve aşından edildiğini. Şu kadar kişinin sokakta, evde, herhangi bir yerde yargılı ve veya yargısız (!) olarak infaz edildiğini. Şu kadar kişinin bedenen ve ruhen sakat bırakıldığını. Açılan davaların şu kadar yıl sürüp, şu kadar kişiye şu kadar yıla kadar mahkûmiyet verildiğini. Şu kadar mahkûmiyetin şu kadarının idam hükmü ile sonuçlandığını anlatmayacağım. Biliyorum ki sen bunları konu ile ilgili ciddi bir okur olarak ya zaten biliyorsun ya da kısa bir araştırma sonucu bulabileceğin yazılı, görsel ve Inter-medya ya sahipsin. Ama izin verirsen sana kendi gözümden gördüğüm 12 Eylül’ü öncesiyle ve sonrasıyla anlatacağım. Olabildiğimce bağımsız ve olabildiğimce samimi olarak.

1980 yılının 12 Eylül günü doğan bir çocuk bugün 28. yaş gününü kutluyor olacak. Aynı zamanda 12 Eylül’de doğan darbenin de 28. yılı olacak bu yıl. 28 yıl önce bir darbe yapan generaller ve taifesinin bir tarafta, bu darbeden doğrudan ve dolaylı olarak etkilenen sağ’dan ve sol’dan on binlerce militan ile milyonlarca göreceli olarak bağımsız insanın ise diğer tarafta olduğu. Birinin mağdur ettiği, diğerlerinin ise mağdur oldukları bu aynı zaman diliminin iki grubunun da bu 12 Eylül gününde dahası her 12 Eylül gününde travma yaşayanlarla travma yaşatanların değişik biçimde algıladıkları, anımsadıkları, sordukları, sorguladıkları ve kendilerince çözüm ürettikleri bir günah çıkartma, günah savuşturma günüdür de.

Ben o yıl 10 yaşımın içindeydim, ortanca kardeşim 5, ailemize katılan küçük kardeşim ise henüz 3 aylıktı. Malumun çocukluk hengâmesi içerisinde o yıllardan anımsayabildiğimiz en geç hatıralar o kadar az ve cılız olur ki. Bende de öyle keza. Kuyrukların olduğunu biliyorum. Bunu medyadan zihnime kazınan bir şey olarak değil ara sıra annemle birlikte içine karıştığımız tüp gaz, sana yağı ve sık sık kesilen sulardan dolayı çeşmelerdeki su kuyruklarının uzun, can sıkıcı, sıcaktan bunaltıcılığını birebir yaşadığım için. Bir de sık sık elektrikler kesilirdi. O zamanlar biz cereyan derdik elektriğe. Cereyan kesilince bir koşu bakkala gider en az 2 mum alırdım. O 2 mumun ışığında yemeğimizi yer, annemden masallar dinlerdik. Masalı anlatılanlar yani onlar muradına erince cereyanlar ne hikmetse bir gelir ve biz ortanca kardeşimle mumu söndürdüğümüzde tekrar giderdi. O zamanlar henüz genç ama erkenden olgunlaşan bir insan gibi kavruk o gecekondu mahallesinde. Tozdan, çamurdan geçilmeyen çocukluğumuzun, ilk gençliğimizin geçtiği mahallemizin, o 2 gözlü evimizin bir gün TOKİ ve yerden bitme müteahhitlerce yağmalanacağını, yolların asfaltlanacağını, her gecekondunun ev ve arsasının üzerinde yaşayanlara tapulanacağını, gecekondu sahiplerinin zenginleşeceğini bilemezdik. Her şey o kadar hızlı gelişti ki. Hâlbuki bu tozlu çamurlu yollarda arkadaşlarla çivi ile az mı “pes” oyunu oynamadık. Ya da kırık kiremit ve testi yahut mermer parçalarından ebenin diktiği kulenin patlak bir top parçasıyla yıkılması ve ebenin yakalamasına fırsat vermeden o kulenin yeniden dikilmesi ile oluşan dombik oyunu. Yahut herkesin bildiği saklambaç oyunu. Yahut da çelik çomak oyunu. Kız çocuklarının sevdiği ip atlamaca, Sek sek, beş taş oyunları. Biz erkeklerin sevdiği o uzun eşek oyunu. Japon kalesi, beysbol benzeri tuhaf bir top oyunu. Yada iki direk arasına gererek oynadığımız kızlı erkekli voleybol. Ya da bir gecekondu saçağına çaktığımız eski bir otomobil tekerleğinden kestiğimiz bir çemberle yaptığımız basketbol potası ile oynadığımız basket atma oyunu. Yağmur sonrası oluşan çamurdan küçük çamur topları yapıp çubukların ucuna takarak en uzağa fırlatma yarışı ve savaşı oynamadık. Az mı kömür çektik, linyit kömür ve torbasız olarak. Kovalarla ve ellerimizle. Az mı odun kırdık. Az mı misket ve gazoz kapağı ile ilik oynamadık. Az mı tornete bindik. Tükürükle tıkanan tornet tekerini harekete geçirmeye çalıştık. Ama sık sık silah seslerini de işittik, silahla birbirini kovalayan bizden yaşça büyük ağabeylerin ve ablaların yanımızdan geçişini izledik. Duvarlara, yollara yazılama yapmalarını ilgili gözlerle pür dikkat izledik aynı aymazlıkla. “Faşizme ölüm halka hürriyet” ya da “Kahrolsun Komünizm” Belki ağabey ve ablalarımızın çabalarını, kavgalarını, bildiri dağıtmalarını, onların açık açık kitap ve gazete okumalarını anlamıyorduk. Çünkü duvarlara yazılan yazılardan ve söyleyen sözcüklerden anlamlar çıkartmaya henüz yaşımız elvermiyordu. Ama yaşımızın elvermemesi hissetmememize engel değildi ki.

Evet, silah sesleri duyardık, nadir olarak gündüzleri ama sıklıkla her gece saatlerce. Sıklıkla belediye otobüsünün veya kahvehanenin tarandığını duyardık. Bir kez de evimizin 10 veya 20 metre uzağında bir gencin, solcu olarak bilinen bir gencin cesedinin evinin önüne atıldığını, kurşun deliklerinin talaşla doldurulduğunu duyduk. Mahallemiz her şeye karşın sakindi. Çok sonradan geceleri duyduğumuz silah seslerinin bir çeşit burası benim kontrolümde buraya yaklaşma mesajı içerdiğini öğrendik. Çocuklukta siyasal söylemlerin, siyasal ideolojik konumlanış ve kutuplaşmaların önemi yoktu. En azından benim yaşadığım çocuklukta bu böyleydi. Benim babam o günlerde çalışmak ve ekmeğimizi aşımızı eksik etmemek için uzaklarda bir ülkede çalışıyordu ama mahalledeki arkadaşlarımın babalarının nelere inandığı, neleri savunduğu, kamplaşmada nerede durduğunu çok sonraları suların durulduğu günlerde kıyısından köşesinden ancak öğrenebildim. Doğrusu o günlerde aşırı şekilde politize olmuşların dışında kalan herkesin tek kavgası da inancı da bir gün daha fazla yaşayabilmek, akşama sağ salim evine, ailesine ve yuvasına kavuşabilmek yani kısacası ekmeğini kazanabilmekti. Kimse kimseye güvenmiyordu. Ama herkes herkese sonsuz güven havası içerisindeydi. Oyunun kuralı beklide buydu. Kandırmaca da olsa bu böyleydi.

Evet, mahallemiz bir gecekondu mahallesiydi. Ve o yıllarda gecekondu yıkımları durmuştu. Sokakta icra edilen siyasal, politik mücadelenin bir sonucuydu elbette bu. Yerel iktidarların hızla iktidarsızlaştırıldığı bir dönemde olduğumuz için bu böyleydi elbette. Ama daha ben doğmadan yani 10 – 12 yıl önce gecekondu yapmak o kadar zormuş ki. Bu gecekondumuz o yıllarda en az 3 defa yıkılmış belediye ekipleri tarafından. Devrimcilerle genel ve yerel iktidar arasındaki ikili iktidar/iktidarsızlık bu tip rahat bir ortam yaratmış, kırdan göç eden milyonlarca insan rahat rahat başını sokacak bir yuvaya sahip olabilmişti. Ve ilerde ise zenginleşeceklerdi. Ama ben hala çok severim bu 2 gözlü gecekondumuzu ve gecekondumuzun kadınlarının odun ateşinin közü arasına gömdükleri pileki denilen iki tepsi gibi yayvan ama toprak kabın arasında pişirdikleri Trabzon ekmeğine benzer pileki ekmeğini, erkeklerin çay eşliğinde yaptıkları pişti, papaz kaçtı ve okey partilerini. Ve bir de 83’lerde renkli TV’nin hanemize girdiği ilk renkli eğlence programı olan “Boğaziçinden” adlı eğlence programını tüm mahallece izlediğimiz günü. Tabiî ki cumartesileri ve pazarları özellikle 4 büyükler arasında yapılan maçların özellikle takip edildiği futbol müsabakalarını. Spor Loto tahminlerinde hep tuttuğumuz takımın galibiyetini bekleyerek loto’nun yatmasını. Nedense çok sonraları futbol ile futbol izlemekle alakamı kestim. Bir de tonton bir amca vardı başbakan diyorlardı TV’de gözümüze gözümüze soktuğu kalemini. Çok sonraları onun da dünyadaki genel tablo içinde ülkeyi liberal kapitalizme açtığını öğrenecektik. Ama o dönemde o ve tüm halk serbest piyasa “ekonomisi” “hemşerim” diyordu o daha kibar halk ise daha kabacasını. Ben de bu piyasa ekonomisine uymuş bisikletimi kiralıyordum bisikleti olmayan çocuklara. Kader kısmet 5 lira diye uyduruk bir lotarya düzenlemiş ve pazarda ucuza aldığımız naylon poşet satmaya bile kalkışmıştım… Gülersin tabi…

Şöyle bir parantez açmak istiyorum izninle. Çünkü… Açıklayayım izninle.

Çoğumuz, çoğunluğumuz hatırlayacaktır. Birçok yerel çocuk oyunları ve oyuncakları vardı. Günümüzde şöyle bir kent sokaklarına daldığımızda çocukların sokaklarda olmadığına kanaat getirebiliriz. Hâlbuki eskiden sokaklar çocuklara aitti ve şimdi de sokakların çocuklara ait olması gerekirdi. Sokaklarda çocuklar oynardı. Sadece sokaklar değil ilginç biçimde çocuk parklarında da çocuklar yok. Tabiî ki sokaklarda ve parklarda çocuk var. Ama çocuklar yok. Çocukluğumuzun çok önemli bir kısmı sokaklarda geçmiştir. Çoğunlukla oyunlar oynardık. Şimdilerde çocuklar yok değil tabiî ki var ama onlar kendi bireysellikleri içinde sanal ortamlarda yine oynayıp eğleniyorlar ancak bu tamamiyle anti-sosyal bir ortamda gelişiyor. Bu ortamlarda insani olan en önemli şey yani duygu gelişemiyor. Ya da kalıplarla bir takım duygular gelişiyor. Bunun adına duygu denilebilirse. Bakın şimdi iki nokta üst üste koyun ve yanına da parantez kapatma işaretini koyun alın size gülümseme. Ya da yine iki nokta koyun ve yanına parantez açma işareti alın size üzüntü. Bunu çeşitli noktalama işaretleriyle tekrarladığınızda sevinç, üzüntü, ağlama, kahkaha vesaire birçok duyguyu yansıtabilirsiniz karşınızdakine. Ben bir psikolog değilim ya da pedagog. Size uzun uzadıya psikolojik tahlillerde sunmaya niyetim yok. Bir yerde okumuştum orada insan için psikolojik canlı deniyordu. Haydi, haydi biraz daha kabalaşıp psikolojik hayvan deniyordu. Dünyanın çeşitli coğrafyalarındaki olaylara a-psikoloji filtresinden bakıldığında insan soysuzlaşabiliyor. İnsani tavırlar sergilemekte duyarsızlaşılıyor. Kaybeden yine insan, insanlık oluyor. Hâlbuki doğrudan ve dolaylı olarak sürekli enforme edildiğimizi sanıyoruz. Asıl sakatlıkta burada zaten. Duyumsatıldıklarımız gerçeğin hiçbir yönünü ifade etmiyor çoğu zaman. Ama propagandası yapılan söylem gerçeğin tıpatıp anlatılıyor olduğunu öylesine bir Show eşliğinde aktarılıyor ki inanılmaz boyutlarda. İnsanlık dramı ve komedisini ekranlarda oynuyor. Her an ve durmaksızın. Kamerayı gören herkes hemencecik rolüne soyunuyor. Ya o kameranın olmadığı yerlerde. Dram hâlbuki her yerde oynanıyor ve yaşanıyor. Tabiî ki dramla karışık komedi de. Melodram diyorlardı değil mi buna. Honoré de Balzac tüm üretmiş olduğu eserlere insanlık komedyası adını veriyor ve o insanı anlatmaya çalışıyor. Bizi. Modern çağlarda yaşadığımız ise ironik anlamda bir komedidir. Bu komedinin yazar ve oyuncuları bizleriz. Maskemizi takmadığımız her an rahatsız oluyoruz hem kendimizden hem başkalarından. Bundan dolayı sürekli maskelerimizi takmamız salık veriliyor. En önemli çocukluk kahramanım kralın çıplak olduğunu haykıran o çocuktu. Evet, bir çocuk. Çünkü sadece o apaçık olarak gerçeği bize gösterir. Haydi, öyleyse yeniden çocuk olalım. Ama o eski zamanların hayta ama sosyal çocukları olalım. Yine sokakları şen şakrak sesimizle dolduralım. Oyunlar oynayalım. Çünkü demiştim parantezi açarken. Parantezi kapatıyorum izninle. Şimdi açıkladım sanırım sana. Çünkü… Çünkü dünyanın buna ihtiyacı var.

Beklide bunun başlangıcı yine o gündür. O kâbus dolu gün. Evet, yine Çünkü… Çünkü hafızam yanıltmıyorsa. Çocukluğumda tek oyun oynamadığımız gün o gündü yani 12 Eylül günüydü. Sokağa çıkma yasağının ilan edildiği. Sokakların tanklarla, askeri araçlar ve askerler tarafından işgal edildiği. Tepemizden sürekli olarak ilk o gün gördüğümüz helikopter “biz alikopter sanıyorduk çünkü çevremizdeki büyükler öyle diyordu. Romatizmaya domatizma dedikleri gibi” dolaşıyordu. Evler tek tek basılıp aranıyor. Ağabey ve ablalar askeri kamyonlara doldurulup bilinmeyen diyarlara götürülüyor. Silah sesleri önce tek tek sonra yaylım ateşi biçiminde duyuluyor sonra ortalık uzun bir sessizliğe bir sonraki tek tek silah sesine kadar büründüğü o gün ve gecede…

Bugünlerde olsa her evde, her evin penceresinde ve balkonunda Türk bayrakları asılırdı sanırım böylesi bir günde. Ortalıkta bayrak falan görememiştim. Ancak çok sevdiğimiz Servet öğretmenimizin artık derslerimize giremeyeceğini öğrenince oldukça üzülmüştüm. Sanırım o da içeri alınmıştı. Ortalıkta bir devrim lafı dolaşıyordu ama Kenan Evren ve taifesinin yaptığı darbe idi ama halka devrim diye lanse ediliyordu. Şimdi şimdi anlıyorum. Çünkü toplum öyle ya da böyle bir devrim havasına girmişti. Toplumsal bir değişimi bekliyorlardı tabiî ki ileriye doğru. Demokrasiye doğru ama bu beklenti gerçeğe dönüşmemiş karşı bir devrim olarak darbe olmuştu. Tabiî ki yaptıkları darbe (devrim kelimesinin içi boşaltılış haliyle olduğu biçimiyle) bir devrimdi ama beklenen “ilerici devrim” değil “karşı devrim”di. Dolayısıyla onlara göre yaptıkları darbenin devrim olarak adlandırılması normaldi. Dedim ya bu kakafonik durum kafamı yıllarca karıştırdı. Yıllardır M.Kemal’in yaptığı toplumsal reformlar devrimler olarak lanse edilir bu ülkede. Bir de anlayamadığım bir kavram ayrımı vardı. Bazıları inkılap derdi bazıları ise inkilap. İnkılap lafını kökten Kemalistler, inkilap lafını ise kökten dinciler söylerdi. Geçenlere eğitimci bir arkadaşıma sordum nedir dedim bu noktalı “ı” ve noktasız “ı” da. Birisi kelimenin gerçek anlamıyla murad edileni yani ilerlemeyi diğeri ise kelimenin olumsuz anlamında bir küfrü anlatıyormuş. Noktalı “ı”yı noktalı “ı” nın ifade ettiği lakaba sahip olanların ifade etmesi ise ilginç bir bilgilenme oldu benim için. Derler ya öğrenmenin yaşı yok diye. Öğrendim. Demek ki daha öğrenecek çok bilgi ve çok yaşım var bu dünyada…

Hala sıkılmadıysan anlatmaya devam ediyorum. Darbe sonrası doğan erkek çocuklarına Evren, kız çocuklarına Eylül adını takmak moda olmuştu. Çocuklarına devrimci dalga ile Eylem, Devrim vesaire adını koymuş olan binlerce insan ise çark etmiş ve çocuklarının ismini değiştirme yoluna gitmişlerdi. Dayım bile o ilk gözaltına alınıp bırakılmanın ertesinde kızının asını Eylem’den Yeşim’e dönüştürmüştü. Ki o zamanlar çocuktuk bunları bilemezdik. Zati o yıllardan sonra Ahmetler, Mehmetler, Ayşeler, Fatmalar hızla uzaklaştı sokaklardan. İkinci isim koymak ise moda oldu. Keza benim çocuklarımın da ikinci isimleri var. Bende modaya uymuşum değil mi. Nede olsa bende bu toplumda yaşıyorum. Herhalde en fazla konulan ikinci isim Can olmuştur. Darbecilerin yapmak istediği tabiî ki bu tarz toplumsal hayatı değiştirip dönüştürmeyi murad etmemişlerdi. Her zaman olduğu gibi toplum kendi özgün düzenlemesini kendi yapmış. Ortalığı kendi kendisi temizlemiş derleyip düzenlemişti. Herkes kendi kapısının önünü temizlerse tüm kenti de temizlemiş olur. Olur, mu hiç o pislik diğer komşusunun pisliğinin bittiği yere kadar süpürülür. Onu oradan kim uzaklaştıracak. Bir rüzgar veya başka bir doğal/yapay etmen onu tekrar senin kapına koymaz mı. Ama herkes bu kampanyaya katıldı. Herkes kendi evinin önünü temizler gibi. Herkes kendi bacağından asılmayı da öğrendi. Kendi ipini de kesti aynı iştahla. Kendi okulunu kendi yapmaya başladı. Her şeyi kendi yapmaya devletten bir şey beklememenin gerekli olduğunu öğrendi. Hemencecik kuyruklar bitti. Meğersem memleket bir cennetmiş. Bunları başka birisinin etkisiyle yapmadık yine kendi yöntemimizle başardık. Görülüyor ki darbenin etkisi altında kalmanın o travmanın olası etkileri ile milyonlarca insan bu travmanın etkilerini absorbe etmeyi becerebildik. Sanıldığı gibi “eylülist” darbeciler bunu topluma zorla empoze etmedi. Gerçektende çok büyük bir laf etmiyorum bunu söylerken.

Darbe sonrası toplum hızla devrimci ve ülkücü parti, örgüt, dernek ve militanlardan desteğini çekti. Zaten bu her iki ve üç karşıt grup kendisini diğerine karşıtlık olarak tanımlamışlardı. Bir tür konsensüs vardı aralarında. Toplum toplumu değiştirmek isteyenlerden çok daha önce o içgüdüsel olan güce tapmanın erdemiyle davranmıştık. Tarafımızı güçlü olandan yana belirlemiştik her zaman olduğu gibi. Daha sonra sağ’dan ve sol’dan militanlar ve örgütler de bu sese kulak verdi. Elinde Scrikss kalemle ekranlardan herkesin gözüne soka soka konuşan o tonton adam dört eğilimi birleştirdiğini her Allahın günü bize boşuna anlatıyordu. Bunu bir yerlerinden uydurmuyordu ya. O günlerde sıkı bir Cumhuriyet ve Cumhuriyet Kitap eki okuru olarak şunu görüyordum. Aydın takımı arasında bir Mevlana, bir Yunus efsanesi baş gösterdi. Yunustaki “Yaratılanı severim yaratandan ötürü”nün yaratılan yani insan ve tüm canlı ve cansızlarında içine alacak şekildeki bir hümanizma ortalıkta boy göstermeye başladı. Yunus halktandı halkın diliyle söylüyordu. Mevlana ise “gel ne olursan ol yine gel” diyerek adeta ANAP ve ideolojisini “eylülist” ideolojiyi dile getiriyordu. Yaşasın sonunda tutulacak dal bulunmuştu. Bir arkadaşın tabiriyle bu işkencecisini sevme, bu onu affetme tavrı yok edilmeden, bu psikolojiden sıyrılmadan 12 Eylül darbesini yapanlar ve taifesini yargılamak, yargılanmalarını talep etmek havada kalmaya mahkûmdur. Zaten sen çoktan affetmişsin ki. Daha ne istiyorsun. Belanı mı? Mahkemelere ne hacet? Düşünün bir defa diyor ki, “darbeciler yargılansın” kim yargılayacak bu darbeyi yapanların anayasası ve içtihatları hala yürürlükteyken bunlar bu hâkimler mi? Bu yargı sistemi mi? Elbette ki yargılanırlar ancak bu günkü anayasa ve içtihatların ortadan kaldırıldığı, yeni bir dünyanın kurulduğu, yeni bir Türkiye’de.

Tekrar değinmem gerekirse. O günlerin atmosferi özetle şöyle yazılabilir.

“İnsanın zincirlerinden kurtulması kolay bir şey olmasa gerek. Aslında bunun bilgisi ve bilincinde olmakla ilk adımı atmış oluyor kişi. İnsanın kendisini başka bir insan kardeşinden şu veya bu biçimde yani dini, etnik, ideolojik kimlik olarak ayrıştırması ayrı düşürmesi ve dolayısıyla ayrı düşmesiyle birlikte bu dibe doğru düşüş hızla artmaktadır. Ki yerçekimi insanı ve tüm canlı ve cansızları kendine doğru çekmektedir. Bunu tersine çevirme iradesi sırf irade olarak dahi erdemli bir eylem olmaktadır. Yani sorun irrasyonel olmaktan kurtulmakta. Yani dostlarım bakıyorum da bazılarımız hızla ırkçı, fanatik milliyetçi olma yolunda ilerliyor ve karşıtlarımızdan bir farkımız kalmıyor. Bir kişiliği, idolü sevebiliriz. Belki de anlamadan kulaktan dolgu ile de olsa sevebiliriz. Ama sorun o kişi ve idollerle ilgili yaşanmış gerçeği gerçekliği anlayarak bilerek sevebilmek ve seve bilmemek. Doğruları ve yanlışlarıyla sevebilmekte ve seve bilemekte. Tabulaştırarak değil. Buradaki ana espri yahut kural ‘her şey insan için ve insana doğru’ olmalı. Hatırlıyorum da 12 Eylül'ün o bunaltıcı atmosferi içerisinde bazı yenilmiş aydınların gözünde bir Mevlana, bir Yunus efsanesi baş gösterdi. Yani adam diyor ki ‘ben yaratılanı severim yaratandan ötürü’ bu adam en büyük hümanist onların gözünde yani bu sözleri söyleyen kişi ‘yunus emre’ burada bir sakatlık var adam sırf yaratandan ötürü yaratılanı seviyor. Yaradan inancı olmasa yaratılanı da sevmeyecek. Bunun neresi hümanizm yani insancıllık. Biz insanı severiz insan olduğu için vicdanımız olduğu için. Diğer adam yani Mevlana ise ‘ne olursan ol yine gel’ diyor. Burada da bir eksiklik var ama yunusun ki kadar değil. Hümanistiz dedikte bundan şunlar anlaşılmasın. Birincisi hiç seçkinci olmayacak mıyız? Elbette ki seçkinci olacağız ve tabiî ki her insanı da seveceğiz değil. Yasal ve yasadışı olan her türlü insan ve hayvan katilini, uğursuzu, pezevengi, tefeciyi, ırkçı ve kafatasçıyı, hak hukuk tanımaz her türlü sömürücüyü sevmeyeceğiz.”

Yıllar önce böyle yazmışım. Ya yıllar sonra…

Evet, yıllar sonra dedim yukarıda. Yıllar sonra o günleri o ilk günü birebir yaşamış olan bir yoldaştan o gün tüm devrimci taifenin bir birine devrimci dayanışma içinde yardım ve işbirliği içinde darbeye karşı direneceğine, darbecilere karşı savaşacağına. Ayrı ayrı mevzilerde mücadeleyi yeğlediği ve bunun o gün öncesinden başlayan kökenlerinin o anda da süregittiğini ve bugüne de aktarılan bir araz olduğunu anlatmıştı uzun uzun. Uzun uzun konuşurduk bu deneyimleri. Düşünün ki ülke çapında ne A örgütü B örgütüne ne de B örgütü A örgütüne yardım etmiş, dayanışma göstermiş. Sonra da diyoruz ki sosyalist sol neden bir araya gelemiyor, ortak iş yapamıyor, ortak bir blok, parti yaratamıyor. Neden marjinaliz falan fişman.

Düşünün bir. 12 Eylül’den aylar önce yine Ankara’da Piyangotepe’de halk kahvehanenin taranması olayı sonrası Vali’yi tutsak alıyor. Katiller yakalanıncaya kadar teslim etmeyeceğiz diyor. Yani halk devrimcileri aşmış. Devrimciler ise hemen ilgili üst birimleri falan arıyorlar, temas kuruyorlar, Parti üst birimi diyor ki o vali “atıyorum” CHP’li ve bizim de CHP ile ittifak ilişkilerimiz var. Devrimcilerin önerisiyle halk Vali’yi istemeyerek de olsa serbest bırakıyor. Sen böyle yaparsan halk da seni terk eder. Darbe de yersin. Oturup zırıl zırıl ağlarsın. Şöyle oldu böyle oldu diye. Hani halkın adaleti. Hani “Seni halk adına… mahkum ediyorum” kitabını okumalar. Hayata geçiremediğin hiçbir şeyin karşılığını da bekleyemezsin. Yine çok büyük laflar ettim değil mi?

Sonuçta 12 Eylül’de bir balyoz gibi devrimcilerin, fasitlerin ve halkın tepesine binmiş olan darbeciler. İlk güdümlü mü serbest mi olduğu tartışılır ilk anayasa oylamasında halkın %99’lara yakınından onay aldıkları o 1982 Anayasasını (ister faşist ister anti-demokratik ne derseniz deyin) kabul ettirmişlerdir. Belinski ile devam edeyim “Halkın gelenekleri göreneklere dayanır. Bir yüzyıl önce şiddetle karşı çıktığı bir gelişmeyi. Bir yüzyıl sonra şiddetle savunur” diyor.

Uzun sohbetlerimizde üzerinde çok kafa yorduk. Örneğin darbeden önce darbeye maruz kalan yapılarda ciddi bölünmeler baş göstermiş. Hemen hemen her büyük yapı ikiye bölünmüş. 12 Eylül’ü ilk haber veren olay ise Yeni Türkü’nün iyi bir yorumu olan Maskeli Balo şarkısında olduğu gibi Fatsa’da gerçekleşen operasyon ile oluyor. Fatsa’da yapılan operasyon ile devrimci hareketin ne tür dayanışma ve tepki göstereceğini, yani ülkedeki devrimci fenomeni çözen, bu olguyu iyi okuyan taraf hazırlıklarını hızla tamamlıyor. Ve tabiî ki uluslararası arenada İran’da gerçekleşen önce komünistlerin ve sonra komünistlerin bastırıldığı o meşhur “beyaz devrim” ile birlikte önemli bir ABD müttefikinin kaybedilmesi. Dünyada esen “Demir Leydi” Margaret Thatcher ve “Artist” Ronald Reagan Reagan’ın temsil ettiği Liberal kapitalist açılım. Türkiye’nin bu boşluğu doldurması için bir düzene sokulması gerekiyordu ve düzene de sokuldu. Hep anlatılır bir akşam Kenan Evren’in evinde eşinin de hizmet ettiği dış bir istihbarat örgütünün telkinleriyle darbe’ye karar veriliyor. Elbette ki bu kadar basit değil ve elbette ki bu kadarda karikatürize edilemeyecek bir an. O karar anı.

Ne diyelim Kenan paşa resim yapmaya devam etsin. Ta ki o güne kadar. Yani yargılanana kadar. Ama önce ben dâhil biz hepimiz kendimizi yargılayıp, kendi özeleştirimizi verelim. Burjuva devleti “kurtarmak” için değil, burjuva “devleti” yıkmak için örgütlenelim. Son olarak. 12 Eylül ve sonrasının o karanlık yıllarında gençlik ilk gıdasını Limon ve o kapanınca Leman adlı mizah dergilerinden aldı uzunca bir süre. Hala da etkisi azalsa da öyle değil mi. Baskılar mizahı doğuruyor, onu besliyor. Mizah ise ülkemizde özgürlüğe çıkış yolunu bilerek ya da bilmeyerek çiziyor. Mizahça kalmak temennim olsun.

Mizah dedim de. Toplum olarak hoca Nasrettin fıkralarını severiz. Çoğunlukla gülüp geçeriz. Örneğin hocanın bindiği dalı kesmesi, bile bile olmasa da bunun hatırlatılmasına rağmen kesmesi ve düşmesi bunu hayra yorması ve el hak sonunda iyi bir kötek yemesi. Ve o nekahat anında komşularına “siz siz olun da katırcının katırlarını ürkütmeyin” diye nasihatte bulunması tıpkısı olmasa da bu yaşananları anlatmıyor mu? Ya da “ye kürküm ye”, “parayı veren düdüğü çalar”, “dostlar alışverişte görsün” vesaire.

Sabrın için teşekkürler sana. Bir de şu aşağıdakiler var. Okumak istersen… Orada bir terk ediş, terk ediliş var. Kimin kimi terk ettiği belli değil aslında. Oku bakalım. Melek “Oku” diyor Ama Peygamber ısrarla “ben okuma bilmem” diyor. Melek ısrarlı. Israrla tekrar “Oku” diyor. Peygamber de inatçı ama hala “ben okuma bilmem” diyor. Melek son bir kez daha “Oku, yaradan rabbin adıyla oku” diyor. Ve Peygamber bu işten kurtuluş olmadığını hissederek okumaya başlıyor. İlk sözü insanın bir kan pıhtısından yaratıldığı. Tıpkı bunun gibi hepimiz aslında bir yere aidiz. Aşağıdaki anlatıdaki gibi.

Terk ed(il)iş

Annemin elleriyle yaptığı gecekondumuz yıllar boyunca annemin, babamın, benim ve iki kardeşimin en güzel anılarının geçtiği adeta bir mabet olmuştu. Yıllar içinde bu gecekondu da bizimle birlikte yaşlanmıştı. Hepimiz teker teker terk etmiştik oysa bu evi. Ama ben, eşim ve küçük kızım yılar sonra tekrar bu eve yerleşmiş ve bizim yerleşmemizle birlikte gecekondumuzda içine düştüğü o terkedilmişlik duygusundan sıyrılmış, tekrar hayata bağlanmıştı. Çünkü bugün biliyorum ki gecekondumuzda bizimle birlikte yaşıyordu, bizimle birlikte ve anılarımızda. Bugün işte yine terk ediliyordu. Terk ediyordum bu kez ve bu son kezdi. Başka bir şehirde iş bulmamış olmasam ne diye terk edecektim ki kendisini. Bu her köşe bucağını bildiğim. Özenle koruduğum evimi, evimizi. Bu ev ve mahalleyi… Nihayet nakliye kamyonuna eşyalarımız yerleştirilmiş ve kamyon yola koyulmuştu. Son bir defa daha gecekondumuzla vedalaşmak için ardıma baktığımda benim gibi gecekondumuzun için için ağladığını hissettim. Oysa bu gecekondu da ve bu mahallede ne de çok şeyler yaşamıştım.

Hatırlıyorum da o haziran gününde gök gürlüyor bir yaz yağmuru için doğa hazırlanıyordu. Ben en sevdiğim arkadaşım ve kardeşimle birlikte bir kamyon kasasının altına sığınmıştık yağmurdan kaçmak için. Yıldırımı duymuştuk ders kitaplarımızdan ve küçük bir çakım vardı bir seferinde anne annemleri ziyaretten anne annemin bana hediye ettiği kemik saplı bir çakı. Ya yıldırım düşerse diye çekine çekine pantolonumun cebine sokup arkadaşıma gösteriyordum. Çalı çırpı yontuyorduk ortanca kardeşimle. Çakıyı nöbetleşe kullanıyorduk. Ortanca kardeşimi o kadar çok seviyordum ki. Annem yeni bir kardeş daha dünyaya getirecekmiş o gün bilmiyorduk tabiî ki. Küçük kardeşimiz işte o yaz yağmuruyla birlikte geldi.

Yağmurun ilk damlaları yere değdiğinde ortalığı mis gibi toprak kokusu sarardı, insanı deli eden bir koku. Hala benim için o günkü bu toprak kokusu en güzel kokudur. Biz çocuklar yağmur sonrasını o kadar çok severdik ki. Hemen sokağa çıkar. Bir ağaç dalını ama en ince ve sağlam olanını seçer. Yerdeki çamurdan bir topak yapar ve çubuğun ucuna takarak en uzağa fırlatmaya çalışırdık. En çok da ortanca kardeşim severdi. Bu masum oyun anında mahalleler arası bir çamur savaşlarına dönüşürdü. Duvarlar, camlar, kıyafetler benek benek çamura bulanırdı. Hâlbuki gecekondumuzun duvarını ve tüm gecekonduların duvarları daha yeni badana etmiş edilmiş olurdu. Annem kirecin beyaz rengini ve boncuk maviyi severdi. Kim bilir belki de nazar değmemesi için bize ve ailemize. Çamur savaşını her zaman yapmazdık. En sıklıkla pes dediğimiz bir oyun oynardık çamurla. İnşaat ustalarının tabiriyle yirmilik çivi bulurduk bir yerlerden. Bu bir tahtadan veya komşunun çitinden keser marifetiyle söktüğümüz bir çivi olurdu. Bulabildiğimiz düz bir yerde eğri büğrü ve paslı çiviyi keserle yahut taşla düzeltirdik. Ve bu işlem bahçesinin çitinin tahtasından aşırdığımız çivi için komşu tarafından yakalanma ihtimalinin korkusu ve adrenaliyle bir çırpıda gerçekleşirdi. Pes dediğimiz oyun basitçe yağmur sonrası ıslanmış toprağın üzerine çiviyi saplamak ve diğer oyuncunun yolunu kesmek şeklinde ilerlerdi. Onun çizgisine saplamak veya onun alanına geçmekle de pes olunmuş olur ve yenilirdik. Ya da yenerdik. “Tıpkı hayat gibi…”

Bugün o günleri düşündüğümde yukarıdaki son cümle gibi her şey tıpkı hayat gibiydi. Yine yukarıda size cereyanlar kesildiğinde annemin bize masallar anlattığını söylemiştim. İşte o anlarda annemin mum ışığında kardeşlerimle birlikte bana anlattığı masallarda geçerdi “Kafdağı” bir de çocuklarla aramızda oynarken yani ebeyi seçerken – bugün için iğrenç gelebilir ama- bir tuğla parçasının bir yanına tükürüp havaya attığımız taşın “Kaf mı?” yoksa “Tura mı?” sorusu ile karşımıza çıkardı. Sonraları o çocukluk evresinden çıkıp da sosyal hayatın gerçekleri ile yüz yüze geldiğimizde yani artık “uyu çocuğum uyu / yen gözünden uykuyu / masallarda kaldı artık yedi başlı ejderha” şarkısını kalabalıklarla birlikte söyleyip dinlerken kendimi bulmuş ve eyleme geçmiştim bile. Biz çocuklukta bilmeyerek hayatın Kaf ve Tura gibi iki yüzünün iki seçeneğinin olduğunu gördük. Başka tonlar yanıltıcıydı. Evet, indirgemeci olarak suçlanabilirim sen okuyucu tarafından ama böyle. Gerçek gerçektende böyle. Yani evet aslında artık annemin masallarındaki o “Kafdağı” benim için unutulmuş değildi elbette. Ama ben bu sefer o “Kafdağı”nın ardındaki ülkenin veya her neyse, nereyse oranın fethine cüret etmeye yoldaşlarımla birlikte başlamıştım.

Kafdağı’nın ardında ne olduğunu kimse bilmiyordu. Sadece tahminlerde ve iyi niyetlerde bulunuyorduk. Hele bir oraya ulaşalım diyorduk. Oraya ulaşmak için her türlü yöntemi denemiyorduk elbette. Mevcut toplum düzeninin belirlemiş olduğu çerçeveyi zorlamaya, bu mevcut toplum düzenindeki olumlulukları almaya özen gösteriyor. İrrasyonel olan her türlü fikir ve uygulamaları ise hem reddediyor, hem de terk ediyorduk hızla. Hızla hem evrimleşiyor, hem de kendimizde devrimler gerçekleştiriyorduk. “Devrim” evet tılsımlı kelime buydu bizim için. Yani benim için öyleydi demek daha doğru olur. “Ne tanrı, ne devlet, ne okul, ne din, ne ordu, ne aile” diyorduk(m). Tüm otoritelere otoriter kurumlara karşıydık(m). Benim baş tacı kitabım Marks ve Engels’in “Komünist Parti Manifestosu” ile birlikte Althusser’in “İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları” olmuştu. Aile “Burjuva” bir kurumdu. “Burjuva” ve hele hele “Küçük Burjuva” lafı bizim en önemli küfrümüz olmuştu. Oportünist ve Menşevik ile birlikte ve de Liberal ve Konformist ile birlikte elbette. Ama daha dün gibiydi çocukluğumuz ve çocukluğumuzdaki birbirimize ettiğimiz çocukça küfürler. “Ana avrat” sövmeler. Ama ben çok nadir küfür etmişimdir. Kendimi aklamak için demiyorum bu gerçekten de böyle. Ben beklide küfür öğrenme yaşımı çok raşitik bir ortamda yaşadığım, geçirdiğim için bu böyle. Hedefimiz o günlerde Ateş-İnsan olabilmekti. Şarkıdaki gibi “Ateşten bir damla gibi” dünyayı yeniden dökebilmekti.

Evet, Ateş-İnsan olabilmekti tek arzum. Çünkü içinde bulunduğumuz galaksinin tek yaşam kaynağı güneş. Dünyanın diğer gezegenler ile birlikte güneş etrafındaki konumu ve belli bir eksen dâhilindeki dönüşü dünyadaki yaşamı dolayısıyla canlı ve cansız varlıklarla birlikte ekosistemin mevcut dönüşümünü direkt olarak etkilemekte ve belirlemekte.

İnsanın arkitike (ve yıkıcı-yapıcı diyalektikle bakıldığında günümüzdeki moderniteninde) pagan kültürünün oluşturduğu insanın kendinden güçlü, keşfedilemez ve bilinemez doğaya karşı aczinin bir göstergesi olarak ortaya çıkan ve anakronik biçimde okunmak üzere ilkel/modern insan için en güçlü tapınma nesnesi olacak olan güneşe “tanrı” sıfatını yakıştırmasında da güneşin bu kendisinde içkin olan yaşama kaynağında aramak gerekiyor.
Güneşe ulaşmak deyim yerindeyse “güneş-insan” olmak tüm arkaik ve yansıması olarak günümüz modern kültüründe var ola gelmişti. İnsanın en yükseğe doğru adım adım yaratmış olduğu günümüze kadar ayakta kalan eserleri bu “sonsuz” yaşam kaynağına doğru idi. Ki bu sonsuz yaşam kaynağına insandan kat be kat yaklaşan uçan canlılar olarak kuşlara ve dağlara öykünme 1.si somut anlamda 2.si ise soyut anlamda olmak üzere doğaya karşı ve aynı anlama gelmek üzere “güneş-tanrıya” karşı bir var oluş kavga/mücadelesi hiç de küçümsenmeyecek bir insan oluş tavrı ve davranışı olarak bir anlamda genlerimize yer etmiş. Kuşlara özenen insan önceleri mitolojik olarak balmumu kanatlarıyla Ikarus’u göklerde uçurmuş ve onda insanın sınırsız hırs ve ihtirasını nakşetmemiş mi? Ki, Hazerfen ile bu gerçekliğe dönüşmüş ama bir diğer “tanrı-padişah” tarafından kellesi uçurulmuş ama insanın zincirlerinden kurtulmaya adım attığı bir çağda kâh balon, kâh zeplin, kâh uçak, kâh roket ve nihayetinde uzayın derinliklerine SSCB ve ABD’nin uzay araçlarıyla ulaşılabilecek evrenin sınırlarına doğru yelken açmış. Deyim yerindeyse insanın insan olmanın bilincine erdiği çağlardan aktarıla gelen genlerindeki bu güneşe ulaşma, yaşam kaynağıyla bütünleşe bilme ve ona mesajını iletebilme beklide insan olmasının tek gayesinin var oluş bilgisi insanın tüm davranış ve ritüellerini ona doğru ve onun için gerçekleştirmesine adanmıştır/adanmaktadır.
Güneşin fethi diye adlandırabileceğimiz keşifler silsilesinin başlangıcı somutta ateşin icadı ile soyutta ise insanın kendisiyle birlikte doğayı bilme ve dönüştürebilme serüvenine karşılık gelmekte değil mi? Ki bu iki antropolojik sıçramayla birliktedir ki, o bilinemezin korku barikatları insan için yok olma alt edilebilme sürecine girilmiş. İnsanın ateşi yani güneşin bir parçası olarak ateşi kontrolü altına almasıyla birlikte insanın doğa ve diğer canlılarla organik ilişkisi de adeta sona ermiş. Öyle ki insanın mitolojik dünyasında yarattığı Ikarus’un balmumundan kanatları güneşin ışıklarıyla ergiyerek insanın “güneş-tanrı” katına yükselmesi engellenip yok edilemeyecek. Artık bizzat insan yok edici olacaktır. Çünkü insan ateşi elde ederek ve onu istediği gibi kontrol edip kullanabilme yeteneğini geliştirerek “güneş-tanrıya” ihtiyacını da ortadan kaldırmış. “Ateş-insan” olarak “tanrı”yı da kontrolü altına alabilmiştir.
Dolayısıyla ateşin diyelim ki tesadüfen ya da akıl yürütmeler sonucu veya herhangi bir biçimde ama her şeye karşın elde edilmesi, daha doğrusu kontrol altına alınması, taşınabilmesi ile birliktedir ki, antikitenin doğaya bağlı, dolayısıyla ana enerji kaynağı olarak güneşle bağının bir daha geri dönülemeyecek biçimde insanın doğaya hâkim olma-tahrip etme tasarrufuna cüret etme hakkını vermiş.
     O halde Ateş-insan olmaya biraz daha çok yaklaşmaya çalışmalıydım. Bugünden bakıldığında büyük harflerle İNSAN’ın modernleşmesiyle birlikte kendisini birey ve topluluk olarak ama önce birey olarak ifade etme yetilerini kazanmakta gecikmediğini görüyorum. Bu minvalde binlerce yıllık duvar resimlerinden günümüzün elektronik iletişime kadar binlerce sözlü, yazılı, çizili, boyalı iletişim formu kullandığını görüyorum. Yani insan koşuları ne olursa olsun kendisini ve topluluğunu ifade etmenin yolarını bulmakta yine büyük harflerle İNSAN olan tarafı ile karşıma çıkıyor. İnsanı insan olarak tanımlamanın en önemli bileşeni olarak bu dolaylı ve doğrudan iletişim formlarıyla doğada insan oluyor, insan olarak adlandırılıyor.
Oradan perspektifin ne mi dediniz. Açıklayayım. Perspektif benim için uzayda bilinçli olarak seçilen bir noktadan mevcut bir nesne, olay ve olguya bakmayı ve bu seçilen noktadan gerek geçmişi gerekse geleceği anda görmeyi anlatıyor. Bu bilinçli seçimledir ki nesne belli bir anlam kazanıyor. Seçilen nokta sabit kaldığı sürece bakılan nesnenin yer ve şekil değiştirmesi önemini yitirerek seçilen noktadan bakış ve anlamlandırma çabası için zenginliğini ifade etmeli. Seçilen noktayı değiştirmek yeni ve başka özgün biçimlere tabi oluyor. Sorulması gereken soru şu; Neden bakış açısı için bir nokta seçelim ki. Seçim noktası olmadan hayat öylesine kaotik bir yapı sergilemeye başlar ki. Hedef saptaması yapamayız. Ama diyeceksiniz ki bugün dünyada ne hedefi, neden bir hedef seçilmeli ki. Bu itirazın haklı yanları olabilir ancak ne var ki insanı diğer canlılardan ve insan olarak içini dolduracağımız varlığı diğer insanlardan ve insan gruplarından ayıracak olan da budur. Yani insan olmaya adım atmanın da bir adıdır aslında perspektif anlayışım. Perspektifimi hep bu ince çizgide deyim yerindeyse bıçak sırtında kurdum ve odaklandırdım. Odaklamak da zorundaydım aslında.

Eğer bir düşünce atlası hazırlayacak olsaydım perspektif için yukarıda yazılanları diyebilirdim. Bir de şunun altını çizmem gerekiyor. Çünkü seçilen nokta yeterli kalmıyor. Biliniyor ki “bir şey hem kendisidir hem de kendisinden başka bir şey.” Yani sorun daha doğrusu sorunum gerçeğin arkasındaki sır perdesinin de arkasındaki ne. İşte bu oldukça zor bir uğraşı ama deyimde de denildiği gibi imkânsızı iste zoru elde etmek kolaydır. Öyle değil mi. Geçenlerde bir arkadaş perspektif yerine Panaroma’yı tercih ettiğini söyledi. Ama benim düşüncem perspektiften farklı olarak Panaroma’nın bakılan bir noktadan kendi eksenimiz etrafında gözlerimizin algılayabildiği noktalara kadar dönel hareketle bakışı anlatıyor. Bu bakış tüm evreni bir film şeridi şeklinde adeta slâyt halinde ama algılamaya zorluyor. Bu biçimde okumayı tarif ediyor. Bu ise bize sadece anlık mesajlar verir. Ki bu yöntem bize anlık mesajlar verse de anı sorgulamamızı ortadan kaldırmadığı için net bir mesajın akılda kalmasını engelliyor. Dolayısıyla bizim bakışımız perspektif yerine Panaromik bakmaya meyletmemeli. Perspektifle birlikte Panaroma’yla taçlandırılmalı. Özeti şu ki tek tek belli bir perspektifte fotoğrafı çekilen ve anlamlandırılan fotoğraflardan oluşan bir kurgu ile taçlandırılan Panaroma bize daha da anlamlı bir bakış açısı verecektir. Sanıldığı gibi başkası değil.


***

Yürümeye devam ettim. Yürüdükçe ufkumda yeni yeni pencereler, perspektifler ve düşünceler açılıyordu…




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.


Yazarın roman ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Ofir'e Yolculuk


muhammet demir kimdir?

Lermantof'un deyimiyle "Ben birgün yaşadım, birgünlük ömrüm olmasaydı, ömrüm ömrü bitmiş ihtiyarlarınkinden beter olurdu" tümcesini kendime ilke edinmiş bir kişi olduğumu söyleyebilirim.

Etkilendiği Yazarlar:
Stefan Zweig,"Satranç", Terry Eagelton, "Azizler ve Âlimler"


yazardan son gelenler

yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2020 | © muhammet demir, 2020
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.