Doğum Günü Hediyesi: 3

“Günlük yaşamımızda hayatımızı kolaylaştırmak için makinaları ve teknolojik ilerlemelerle beraber daha da geliştirilmişleri olan robotik sistemleri kullanıyoruz ki daha da bu konuda yol kat etmemiz gerekiyor. Ben ve bilim adamları arkadaşlarımın üzerinde çalıştığı yeni bir projeden bahsedeyim size: İnsanı insan yapan fiziksel özellikler üzerinde – teknolojinin bizden esirgemediği büyük yardım severliğiyle, genetik mühendisliğinin ve bununla paralel biyolojik atılımların, bilgi birikimi yüksek ve bir o kadar deneyimli bilim adamlarının sayesinde- ‘oynamalar’ yapacağız. Bu sayede sosyal yaşamımız ve toplumsal kalitemiz daha üst seviyelere çıkacak diye düşünüyoruz. Ayrıca bizim grubumuzun birçok projesi daha var ancak üzerine konuşmak için daha erken.” (‘Biz Zamana Değil Zaman Bize Ayak Uyduracak’ bilimsel konferansından, Savaştan yıllar önce/ Seattle A.B.D)

Savaştan Sonra

Yüce Konsorsiyum üyesi Heinrich, kendileri için en büyük tehdit olan ve önlem almazlarsa onlar için çok daha fazla sıkıntı yaratacak olan bu ‘özel insanlar’ dan birisini belki de ikisini yakalama fırsatını kaçırmıştı.
Dilencilerin hücresel enerjileri ile dolu olan silahın şarjı da boşalmıştı. Öfkeli ve bir o kadar da canı sıkılmış Heinrich, kendisinin bulunduğu yerde dolanacak kadar şanssız olan, ki insandan ‘beni benim klonuma nasıl tercih edersin Sarah, oysa ben senin kopyalanmamış olanını sevmiştim’ diye sesler gelirken onu işaret ederek yüksek teknolojinin ikramı ve bir o kadar da ayrıntılı düzeneklere sahip silahını ateşledi ve ses kesildi. Talihsiz insandan alınan enerjiyle alet tekrar şarj olup faal hale geçti.

Bir nevi gasp edilen hücrelerin enerjileri birbirlerine perçinlenmiş silahtaki yapay zekanın kontrol ettiği minik robotlar için gerekliydi bir de şarjı için. Beş tane özel yapım merminin ardı ardına sıralanmış ve o kısmın üstüne içerisinde gaz bulunan minik boru yerleştirilmiş aynı bölümün iki kenarına da beşer tane olmak üzere küçük robotlar koyulmuştu. Her robotun bulunduğu yerde onların gaz borusuna ulaşabileceği şekilde oraya çok ufak kapakçıklar monte edilmişti ki onlar kapağı açıp boşluğa avuçlarını dayayıp gazı çekiyorlardı. Avuçlarının iç kısmından,kolundan,omzundan gövdesine doğru vakumlu bir sisteme sahip içerisinde gazın ilerleyebileceği yapıda küçük borulardan ilerleyen kimyasal madde onun iç bölgesine ulaştığında zaman ayarlı mekanik düzenek sayesinde başka gazlarla karışıp daha da içerisindeki zehrin tahribat miktarını arttırıyordu. Bu durum gaz dönüşüm safhasının birinci aşamasıydı. Daha sonra gövdesinden diğer koluna aktarılan karıştırılmış gaz robotun avucundan sadece bu silah için tasarlanan merminin alt kısmındaki açılır kapanır bölümden gaz boşalıyordu. Böylelikle daha önceden merminin içerisine yerleştirilen mikro kapsüllere gaz akışı sağlanıyordu ve onlar içinde de nano tüpler vardı. O, sırada bulunan ilk baştaki merminin dış kısmı tetiğe basıldığında namluya gidiş yolunda ayrıştırılıyor ve silahın ucundan çıkarken mikro kapsüllerin havada serbest kalabilmesi için hüzmeye dönüşüyordu. Parçalanan mikro kapsüller hedefe ulaşmadan önce havadaki gazlarla etkileşime geçip kimyasal reaksiyonlarla gaz dönüşümünün son safhasını da gerçekleştiriyordu ki böylelikle zehir yüzde yüz ve tam kıvamında oluyordu. Bu parçacıklar insan vücudunun içinde işini gördükten sonra boş olan depolarında topladıkları hücresel enerjiyi mermilerin bulunduğu sıranın silahın ucundan bakılınca arka kısmına koyulduklarında robotlar mikro parmaklarındaki toplayıcılarla kendilerine aktarıyorlardı. Görevi layıkıyla tamamlayan mikro kapsüllerin işlevi sona eriyordu.

Silahın görevini yapabilmesi için bu enerji yapay zeka kontrolündeki robotlara ve şarjına gerekliydi. Bu aletten sadece beş tane vardı ve tamamı Yüce Konsorsiyum içindi. Hiç hataya yer bırakmayan Parmak izi kontrol teknoloji sayesinde de sadece onlar kullanabiliyordu.

Bu silah için özel tasarlanan mermilerden birini Heinrich yuvasına yerleştirdi.

Hangi zamandan ya da nerden geldiği belli olmayan gizemli yabancı ve yüce konsorsiyum denilen grubun nasıl ortaya çıktığıyla alakalı farklı farklı söylemler, dedikodular ağızlardan ağızlara ufak seyahatler ediyordu. Doğru ya da yanlış oldukları belli değildi kurulan cümleler arasında gezen bu yolcuların. Asparagas olma ihtimali daha yüksekti bunların kimilerine göre.Ortalıkta başıboş dolanan dedikodulardan biri de şöyleydi;

Göklerin derinliklerinde bir yerde ‘sonunda buldum sizi’ dedi sarı-yeşil karışımı bir sarkık dudağın sahibi.Gözlerinin eğimli bir yapısı olup derisi sarkan insanlar gibi göz kapakları onların üzerinden sanki bir kapının üzerinden asma yaprağı gibi salınıyordu.Onlar içinde de elmas biçiminde mavi-lacivert karışımı göz küreleri vardı.
Ayakları tamamiyle temas ettiği yüzeyi kaplayan bu canlı, çalmış olduğu kristale benzeyen bu nesneleri sarı-yeşil tonlarıyla beneklenmiş üç parmağıyla kapsadı ve mutlu mesut bir şekilde aldıklarını sarkık vücudunun iç derisine sakladı.Ancak hesaba katmadığı ve farkında olmadığı ise kendisinin Haramcho birliğinin elemanları tarafından izlendiğiydi. Nitekim O’nu suçüstü yakaladılar.

Haramcho birliğinin lider konumundaki Simuna gezegeninin başkanı Tubula’ nın adamları onu götürdüler ancak ne tür bir şey aradığını anlayamamışlar ve de bulamamışlardı ki yaratığın aldıklarından daha farklı şeyler keşfettiler onda. Onun için sıkıntı ise yasak bir odanın sınırlarında görülmüş olmasıydı.Başkanın karşısına çıkarılır çıkarılmaz Tubula, onu hiç bekleme yapmadan kratere atılmakla cezalandırmıştı.Tıpkı birkaç farklılık gösterse de ona benzeyen diğer yaratıklarla beraber söylenilen yere götürülmüştü.Atılan yer çok kısa bir sürede içerisine bırakılan herhangi bir nesneyi (canlı-cansız) sertleştirme yeteneğine sahip olup içindeki damarlardan verilen sıvıyla cisim çözünerek bulunan yüzeyden buharlaşıp boşlukta kayboluyordu ancak bu bir yok oluş değil mahkumların asıl cezalarını çekecekleri yere götürülmeleri için bir ulaşım yoluydu.

Kraterin üzerine kurbanlarını attıktan sonra birlik elemanları ayrıldılar.Diğer cezalandırılanlar çoktan buharlaşırken iç derisinden kristallere benzeyen nesneleri çıkaran yaratık da katılaşmaya başlıyordu.Kristaller, kraterin içinde birbirlerine ışınlar göndermeye çabalıyor ve beş tane nesneden çıkanlar foton foton onun cezalandırıldığı yerde hızlıca birirkmeye başlıyordu.Sonucunda kırmızı,mavi ve gümüş renginde bir kapı oluştu.Neredeyse sertleşme durumuna gelen yaratık son gayretiyle kapının içine girerek ortadan kayboldu.
…
Hava oldukça sıcak ve bir o kadar da kuruydu ki getirisi toprak için kurak olmaktı.Onun yağmur çığlıkları yüzeyinde amaçsızca dolanıp duruyordu. Akbabaların devamlı tepelerde uçup aç gözlerle kurak topraklara bakışlarının altında dümdüz çorak bir arazi uzanıyordu.Gözledikleri insanlar için oldukça verimsiz ancak kendileri için içtah açıcı yönden faydalı olan bu yerin gerisinde Whrom tall adında dünyanın en tehlikeli suçlularını barındıran hapishane bulunuyordu.Bugün aç gözlerle bakan kuşların bakışları oldukça parlaktı zira hapishanede isyan çıkmış ve kaçan beş mahkum onların gözetimi altında amansızca kaçıyordu.İsyan sırasında herhangi bir uçan cisim kalmamıştı.
Kaçan mahkumlar ise kurtulduklarını zannedip arkalarına bakmadan bu ıssız yerde koşuyorlardı.Çatlak toprakların üzerinde dolanan yeni çığlıksa avaz avaz bağıran insanların ayak sesleriydi.

“Yeter artık yoruldum, kimsenin takip ettiği falan yok. Zaten bu lanet yerde sadece biz ve tepemizde dolanan şu kuşlar kaldık.” Dedi umut yoksunu bakışlarla bir tanesi.
“Durmak yok, Jean.”
“Peki Chairlan nereye kaçıyoruz. Sanki bana boşa kürek çekiyoruz gibi geliyor,”
“Haklısın kardeşim ben de bilmiyorum bu tekinsiz yerden nasıl kurtulacağımızı,”
“Eğer tek kurtuluşumuz olan aracı havaya uçurmasaydın sevgili Chairlan şimdi havalarda uçuyorduk,”
“Sakın bana—“
İçlerinden en sıska olanı bağırdı;
“Beyler ileride biri var,”
“Burada bizden ve aptal kuşlardan başka kimse yok ahmak William.Kumlar sana oyun oynuyordur,” dedi canı sıkkın Chairlan.
“Hayır, orada kesinlikle biri var.Bilirsin ki benim gözlerim çok keskindir,”
“O konuda haklısın pislik. Yine de umutlanmak istemiyorum.”

Onların ilerisindeyse görünen, kumların içinde uçuşan hortum misali aynı alanda dönüp duran bir karaltıydı.Onlar oraya yaklaştıkça üzerinde siyah bir kostüm ve yüzünün yarısı kapalı olan bir suret gördüler ve daha da ilerledikçe yabancının arkasında beş kristalden çıkan ışınla şekillendirilmiş bir kapının görüntüsü bakışlarının giriş kısmından gözlerinin içine girdi.Ve durduruldular.

“Sen de nereden çıktın, bu uğursuz yere nasıl geldin,” dedi şaşkınlıkla Chairlan.
Bir sürelik sessizlikten sonra suret dile geldi.
“Siz bu hapishaneden kaçan mahkumlarsınız değil mi. Ben de sizi bekliyordum ve buradan kurtarmaya geldim,”
“Biz kimiz ki kurtarıyorsun?”
“Önemli olan bu değil sizi nasıl buradan kurtaracağım ki tek şansınız benim.Bana güvenmekten başka çareniz yok.Tabii bu isyanı bir şekilde haber alacak olan ya da çoktan almış olan klonları bekleyebilirsiniz. Aklınızdan geçenleri okuyabiliyorum.”

O ve mahkumlar ıssız araziden ayrıldı.
Hepsi de yabancı dışında uykudan uyanmışçasına ayıldılar.Ellerinde beş tane kristalimsi nesne vardı ve gizemli yabancı onlara hitaben dedi ki; “Bunlar sizindir!”
…
Laisuja ve kurtardığı arkadaşı araçla oradan çoktan uzaklaşmıştı.

Bütün insanlığı ve diğer türleri etkileyen ve bir çok ölümlere sebep olan büyük savaştan sonra dünya tek bir ulus haline gelmişti.Bu süreçten sonra teknolojinin çok hızlı gelişmeye devam etmesiyle harap olan dünyanın birçok yeri yeniden doğmaya başlamış apalama kısmına bile geçmişti.Savaştan önceki gelişmişlik durumlarını yakalayamamışlardı ancak o pozisyonlarının yakınlarında geziniyorlardı.Tamamen globalleşen gezegende ülkeler arasındaki sınırlar kalkmış ve insanlık hep birlikte barış ve huzur içinde yaşamak için çabalıyordu çünkü büyük yıkım, onlara neyin daha önemli olduğunu göstermiş ve bu savaştan dolayı çok şey kaybetmelerine sebep olmuştu. Öte yandan bu durum tamamen sınırlar konusunda globalleşmenin önünü açmıştı.

Günlerden bir gün bu gizemli yabancının ve beş insanın ortaya çıkmasıyla bu bütünleşme çabaları onların gelişlerinden yıllar sonra çatlamıştı.Topladıkları taraftarlarla sonradan kendilerine “Yüce Konsorsiyum” diyecek olan bu beşlinin direktifleriyle bazı yerler tekrar sınırlarını belirlemiş ve yeniden tek başına bir ülke olduklarını bütün dünyaya ilan etmişlerdi.Türkiye dünya bir ulus sisteminin içindeydi ancak Yüce Konsorsiyumun istediği yönde karar almış değildi.

Dünyada bulunan altı tane Gökyüzü Köprüsü’ den biri İstanbul’ daydı.Bu şehir teknolojik gelişmelere ayak uydurmuş yerlerden birisiydi.Odukça yüksek binaların cirit attığı,yerçekimine meydan okuyan arabaların,araçların uçabildiği,çok sağlam devasa sütunların,kolonların üzeründe köprülerin, yolların… kurulduğu bir yerdi.Burada sanki yeryüzü ile gökyüzü ikiye ayrılmıştı.Tren rayları yükseklere kurulmuş ve dayanıklık sağlayan maddelerin birleşiminden doğan sütunlar kolonlar kullanılmıştı. İki şehir içi yolculuk yapabilmek için kullanılan tren üst üste gidebilecek sağlamlıktaydı. Trenlerin rayların üzerinde hareket ettiği yer çok sert ve şiddet derecesi yüksek darbelere karşı dayanıklı bir malzemeyle kapalıydı.Gökdelenlerde olanlar pencerelerinden baktıklarında trenlerin hareket sesini duyabiliyorlar ancak onu göremiyorlardı.Üst durak ile alt durak ve yer arasındaki ulaşım yolu ile yolcular trenden inip binebiliyorlardı ve aşağıya ya da yukarıya ulaşabiliyorlardı.

Trenler oldukça güvenli ve hızlıydı.Yolcu pencerelerinin dış yapısı bilinen camken iç kısmı dokunulabilir ve parmak hareketleriyle yönlendirilebilir ekrandı.Örneğin cam kenarında oturanlar rahatlıkla her türlü görsel yayına ulaşabilip isterlerse parmak hareketleriyle okudukları dijital yayını önlerindeki koltuğun arka kısmında ya da istedikleri herhangi bir yere götürebiliyorlardı.Ayakta gidecek olanlar içinse trenin bazı yerlerine holografik ekranlar yerleştirilmiş ve yolcular kendi yolculuklarına ait nereye gideceklerine,duraklar arasındaki mesafenin ne kadar olduğuna… bunlarla alakalı sayısal değerlere ve daha fazla hizmete ulaşabiliyorlardı.Sanki çok uzun ve dolanan bir akvaryumun içerisinde kapalı alanda ilerleyen trenlerde seyahat edenler dışarıdan bakınca görülmeyen içeriden bakınca dışarısı görülen saydam maddeden etrafı izleyebiliyorlardı.

Heinrich binanın dışına trenlerin geçtiği kapalı alanlara bakarken emri altındaki görevlileri aradı ve aracı onlara tarif etti.Öncelikle peşlerine araçları göndermelerini ,olmazsa misketleri o da olmazsa yeni türü salık vermelerini söyledi.
Laisuja arkadaşına kendisinin de giydiği yeni ayakkabılar ve yeni bir elbise getirmişti.

“Bu elbise seni metalik kurşunlardan korur,” dedi
“Çelik yelek olmasın,”
“Hayır o değil zira onu delen mermiler mevcut. Bu onlardan çok çok daha iyi.Dışı süngerimsi ve elastik ve içinde metalik maddelerden yapılmış mermileri tutabilen ve hapsedebilen kimyasal yapışkan bir doku bulunuyor.Hiç bir şekilde metal ve metalimsi olanlar bu elbiseyi geçemez zira atılan nesne örümcek ağına yapışan sinek gibi temas ettiği anda durur.Ayakkabılarsa daha hızlı hareket edebilmek ve ihtiyacın olursa daha fazla sıçrama yapabilmen için.”
“Bu arada bizi takip eden misafirlerimiz var Laisuja.Eminim ki aracın elektirksel sistemini bozmak için daha öncelerinden bildiğim gibi akım dalgaları gönderecekler.”
Laisuja arabanın camındaki dokunulabilir ekranda 5 numaralı tuşa dokundu. Arkadakilerin gönderdikleri akımlar araçlarına çarptı ancak onlara kovalayanların bekledikleri olmadı zira arabadaki akım toplayıcı kanallar dalgaları etkisiz hale getirdi. Laisuja, başka bir tuşa basarak akımın bir kısmını onlara geri göndererek kendi silahlarıyla vurdu.Arkadakilerin sistemi durdu ve onlar yoğun hava trafiğinde aşağılara doğru inişe geçti.
“İşte bu, kurtulduk onlardan,”
“Hemen sevinme bence,”
“Bu arada Laisuja, kızının tutulduğu bina çok güvenlikli.Diğer arkadaşların da yardımı lazım,”
“Şuradan bi kurtulalım da,”

Kullandıkları araç devasa Gökyüzü Köprüsü’ nün kolonlarından tepesine çıkıyordu ki vardıkları anda başka bir aracın içinden küçük küçük misketler atıldı.Bunların ne olduğunu bilen Laisuja’ nın arkadaşı İgnacio, aracı kullanırken yeni bir tuşa dokunmak için önündeki ekrandan -zira penceredekini önüne almıştı -parmaklarını hazırladı.Misketler cama dokundukları anda ön camın sağ ve solundaki küçük ama etkili akım atıcılar onların işini gördü.Bunlar vantuz misali dokundukları yüzeye yapışıp kendilerine içeri girecek yol bularak patlayabiliyorlardı.

Kaçmaya devam eden bu iki kişi hiç rahat değildi zira araçtaki uyarı sistemi adeta onlara her ne kadar teknolojik donanımlı arabaya da sahip olsanız şu size doğru gelen katil iki füzeden kurtulamazsınız diyordu.Aracın bu ölümcül silahları durdurma yeteneği yoktu bu yüzden onlar altındaki kaçış kapağından yere doğru inişe geçtiler ve diğer uçan arabalardan birinin üzerine düştüler.Sanki bir derenin diğer tarafına geçmek için koyulan taşların üzerine basar gibi uçan arabaların üzerinden bir bir sıçrayarak yüksek başka bir binanın çatısına ulaştılar.

“Baksana kim arıyor, deminden beri vızıldıyor şu telefonun,”
“Sude tabii ki,”

“Niye açmıyorsun Sude aradığımda telefonu,” dedi karşı taraftakine
“İşim vardı,boşver şimdi beni, nerdesiniz,”
“Sarıyerde yüksek bir binanın çatısındayız,”
“Beni güldürmek zorunda mısın, orda her yer yüksek,tam olarak nerdesiniz,”
“Binanın çatısına yakın sağ kısmında bir durağın girişi var.Onun gördüğü yapının üstündeyiz,”
“Anladım.”

Bir ses duydular, Sude kapattıktan sonra çatının diğer köşesinden gelen.Dönüp baktıklarında biraz şaşırdılar; teknolojinin bu kadar ilerleyebileceğini ve bilim adamlarının ‘gen’ transferinde daha önceden yasak olduğu halde bu kadar yol kat edebileceklerini ve şu an karşılıkları yaratığa dönüştürülebileceğine olanak vermiyorlardı ancak yeni gelen, sarışın olanın bahsettiği yeni türdü.

“Şimdi ne yapacağız İgnacio,”
“Tabii ki kaçacağız,”
“Ama onu altedebilme şansımız var. Bize bir nevi hediye edilen güçlerimizi kullanabiliriz,”
“Şimdi olmaz, kendimizi daha fazla açık etmemeliyiz. Bizim hakkımızda bir şeyler biliyorlar ama onların bildikleri yüzeysel. Şu durumda derine inmeleri için olanak vermemeliyiz o yüzden şu atlayışı yapalım hadi,”
“Sude ne olacak,”
“Onu haberdar ederiz,”
“Keşke şu elbisenin daha fazla özellikleri olsaydı,”

Yanındaki birlikte atlarken gülümsedi.

Haziran- Temmuz 2014


Osman Altınbaş hakkındaki bilgilerin basılmasını istiyorum.
Eğer basılmamasını istiyorsanız tıklayın.

  Osman Altınbaş kimdir?

 


Bu yazıyı basmak istiyorum.

İzEdebiyat'da yayınlanmakta olan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Tüm yazılardan birinci dereceden sayfa düzenleyicileri sorumludur. Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.

Yazarların izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin —kısa alıntı ve tanıtımlar dışında— herhangi bir biçimde basılmaması/yayınlanmaması önemle rica olunur.

© 2000-2002, İzlenim.com - Tüm hakları saklıdır.