Gökyüzünden birbiri ardına atılan bombalar, gecenin karanlığında, çakmak çakmak şehrin siluetini ortaya çıkarıyor. Kameramanın çamur birikintisi içinde görüntülediği eski, küçük bir ayakkabı teki. Kim bilir hangi isimsiz çocuğun ayağından fark edilmeden düşmüş ve o anki arbedeye tanıklık ediyor. O çocuk.., şimdi nerede acaba? Yer altındaki bir fare deliğinde mi yoksa anne ve babasının kucağında hastaneye mi taşınıyor? Belki de bu çirkin savaşın ilk kurbanı. Uzun uzun çalan acı siren sesleri ve sonra derin, kısa bir sessizlik. Hemen ardından başlayan cankurtaran sesleri, gecenin karanlık örtüsünü yırtar gibi yükseliyor. Oysa hain bombaların sahiplerinin ülkesinde çocuklar korkusuz ve sıcak yataklarında tatlı rüyalarla sarmaş dolaş. Adını bile duymadıkları, dünyanın diğer ucundaki bir şehir yerle bir ediliyor. Bir gece yarısı, hiç tanımadıkları çocuklar evlerinden, yaşamlarından koparıp alınıyor. Gökyüzünü ardı ardına ışık yağmuru ve dumana boğan bombalar, onlar için hazırlanmış havai fişeği şöleni gibi, bir yanıp bir sönüyor.
Çocuklar neler olup bittiğini anlayamadan uyandılar o gece. Aylardır hazırlanan sığınaklara kaçabilecek zamanı kolladılar aileleriyle. Biz onları ekranlardan izledik. Kiminin korku dolu, koca koca açılmış endişeli gözleri takıldı kameralara, kiminin düşmüş bir ayakkabısı. Hastanede yaralı bir çocuk, masum gözlerle bakıyordu etrafa, kanayan yarasına iliştikçe gözü acıyla kıvranıyordu. Öylesine korkmuştu ki, canı çok yansa da ağlayamaya cesaret edemiyordu. Sonra uzadı bu görüntüler. Her gece aynı trajedi, tekrar tekrar yaşandı. Dünya atılan bombaları, ambulans çığlıklarını, hastaneleri dolduran çocuk ve yaşlıları, ölen masum insanları kanıksadı. Bir savaş nasıl kanıksanırdı ki?
Sonra savaş böcekleri belirdi ekranlarda. Ülkelerini işgal edenleri aratmayacak ustalıkta bir anda her yeri istila ettiler. Düşmanın yerle bir ettiği ülkelerinde komşularını ve kendi tarihlerini talan etmekten çekinmeyen savaş fırsatçıları. Mezopotamya medeniyetlerinin, Ninova ve Babil’in kıymetli eserlerinin sergilendiği Bağdat Müzesi. Acımasızca yağmalanan dünyanın ortak mirası. Leşten daha büyük parçalar koparabilmek için birbirlerini gagalayan gözü dönmüş akbabalar sardı çevreyi.
Diğer yanda, imparatorluk sarayının sakinleri, bombaların yağdığı saatlerde, köpeklerinin başlarını şefkatle okşarken kameralara poz veriyorlardı. Böyle durumlarda şüphesiz kendilerinin de insan olduğunu hatırlatmaya ihtiyaçları vardı. Dünyanın yılmaz bekçisiydiler. Şimdiye kadar gittikleri her yere barış, kardeşlik ve huzur götürmemişler miydi? Dünyanın süper gücüydüler, yaptıkları her şey dünyanın geleceği için doğru olandı. Onlara meydan okumak da kimin haddine. Her nasılsa olmayan teknolojisiyle biyolojik ve kimyasal silahlar üretebilmiş, sahip olduğu zengin yer altı kaynaklarıyla, yoksul kalabilmeyi başarabilmiş ülkenin diktatörü sonunda devrildi, üstelik yerini daha acımasız başka bir diktatörlüğe devrederek. Dünya üzerinde oynanan akıl almaz senaryolar, takip edilen sinsi stratejiler ve çıkarcı politikalar. Yapay gerekçelerle girişilen savaşlar ve asılsız çıkan bahanelerle dünya önünde, dalga geçecek kadar pervasız süper güçler.
Ve bu çirkin oyunların birinin sonunda, çamur birikintileri içinde küçük pabuçlar, bomba ışıkları altında korku dolu, yürek yakan kocaman masum gözler kaldı geriye. Çocuklar kendi oyunlarına hiç benzemeyen kumpasların ortasında korumasız kalakaldılar. Yarına ait bir planı olmayan, günü kurtarmakla meşgul, kendisini yönetmekten ve uzağı görmekten aciz kalabalıklar ise başkaları tarafından yönetilmeye bir kez daha mahkum oldular.