..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
İçine koyabileceğin bir karanlığın olmadan, bir ışığın olamaz. -Arlo Guthrie
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Öykü > Modern > Bilal ÇIĞRIM




8 Nisan 2018
Filozof Serkan  
Bilal ÇIĞRIM
Hikayede babasını erken yaşta kaybetmiş ve annesi ile beraber yaşamakta olan Selahattin ile en yakın arkadaşı Serkan'ın başından geçen trajik-komik olay anlatılmaktadır.


:GH:
Serkan, okuduğu kitaplardan alıntılar yapmayı ve o alıntıları kendi söylemiş gibi davranmayı seviyordu. Bir keresinde çekirdek çitlenen o muhteşem yaz gecesinde “Fiyakalı bir ölüm rezil bir yaşamaktan iyidir oğlum” demişti. Nereden aklına gelmişti bu söz anlamamıştım. Ama esaslı söz olduğu belliydi.

-Kim söylemiş bunu?

-Ben söylüyorum işte oğlum, güzel değil mi?

-Siktir ulan oradan, pis yalancı.

-İnanma oğlum, sana yalan borcum mu var? Göreceksin bak ilerde çok büyük yazar olacağım ben. Yazar olamasamda harika bir düşünür olur benden.

-Ne düşünürü lan. Sen düşünebiliyor musun?

Enteresan insandı. Sevdiği insanların ona kötü konuşmasına alınmazdı. İnandığı şeylere onların da inanmasını bekliyordu. İkimizde lise öğrencisiydik. Türk edebiyatına yeni bir soluk getirmek istiyordu. Afilli birkaç cümlenin insanı değiştirebileceğine inanıyordu. Sınavlarda başarısız olmasını ise hocalara bağlıyordu. Ona göre o; keşfedilmeyi bekleyen muhteşem bir yazardı.

Hayaller insanı A noktasından B noktasına götürmüyordu. 12 yaşında babamı kaybettiğimde Annemle beraber hayallerimize tutunmak yerine hayatın gerçekleri ile yüzleşmeyi tercih ettik. Babam çok sevdiği dedesinin ismini vermişti bana. Selahattin. Adımı uzun bulduklarından mıdır yoksa çok daha kolay olduğundan mıdır, Selo diyorlardı bana. Onlara kızmıyordum. Ama insan dedesinin ismini taşırken kendisine değil, dedesine haksızlık yapıldığını düşünüyor. Dedem hayatta olsaydı torunluktan reddedebilirdi beni. Bir hayalimin olmaması bana değil Serkan’a tuhaf gelirdi en çok. Ona göre insanın hayalleri olmalıydı. Ulaşamasa bile, o hayal orada bir yerlerde durmalıydı. Benim ise daha gerçekçi sebeplerim vardı. Ölü bir babam, yaşlı bir annem ve sevdiğim kız Aslı vardı.

Aslı’yı seviyordum. Ama onun bundan haberi bile yoktu. Aynı mahallede oturuyorduk. Onların evleri maviye boyalı bizim ki gri. Dışardan bakıldığında o evin içerisinde muhteşem bir aile yaşıyor sanırdınız. Aslı’nın küçük kardeşi dışarıya toprakla oynamaya çıktığında hemen yanına gidiyordum. Bir kızın nasıl tavlanması gerektiğini biliyordum. Kızlar babacan erkeklere hayran olurlardı. Klasik yöntemdi. Kardeşine ablası ile ilgili sorular sorup bilgi almaya çalışıyordum. Ne yazık ki 5 yaşında bir çocuk,sizi istediğiniz bilgiyi verme konusunda oldukça yoruyordu.

-Ablan nerede Mert?

-Evde.

-Ne yapıyor evde?

-Oturuyor.

-Ablanın konuştuğu biri var mı peki, arkadaşı falan?

-Çok var.

-Kim onlar tanıyor musun?

-Evet.

-Mert, sen uzun cümle kurabiliyor musun?

-Uzun cümle ne demek?

-Boşver.

-Ablanın sevdiği birisi var mı?

-Var.

-Hadi ya, kim?

-Annem, babam, ben, dayım, teyz….

-Öyle değil lan, konuştuğu, aşık olduğu biri falan diyorum?

- Aşık ne demek?

5 yaşında bir çocuğun ağzından laf almak dünyanın en zor işiydi. Üstelik platonik bir aşıksanız bu daha zordu. İş başa düşmüştü. Serkan ile muhteşem bir plan yapmak için bizim evin bodrumunda buluştuk. Bodrum deyip geçmemek lazımdı. Orası bizim gizli gizli sigara içtiğimiz, avazımız çıktığı kadar bağıra bağıra şarkı söylediğimiz mabedimizdi. Birkaç kere yanlışlıkla bazı yerlerini yakmıştık. Çıkardığımız yangınları söndüremeseydik annemin gazabından beni Allah korusundu.

Uzun uzun düşündükten sonra Serkan;

-Bak, bu aşk işlerinin adamı benim. Benim laflarıma hayran olmayacak kız tanımıyorum. Düşün, sen tessadüfen çıkıyorsun kızın karşısına, “Aşkından Kerem gibi kül oldum Aslı” diyorsun. Nasıl?

-Bok gibi. Olur mu ulan öyle? Oğlum, kızın daha sevgilisi var mı,yok mu? Onu bile bilmiyorum. Şiirle falan olacak şeyler değil bunlar. Benim kızı etkileyecek birşeyler yapmam lazım. Beni fark edecek bir şey, anladın mı?

- Şöyle yapalım o zaman. Kız şimdi yolda yürüyor diyelim, ben arkasından laf atayım. Sen, tam o sırada çıkıp beni döv kızın gözlerinin önünde. Sonra ben oradan kaçayım. Sen kızın yanına git havalı havalı; “Beni öldürmeyen şey güçlendirir Aslı” de.

-Siktir lan, o nasıl laf.

-Olmaz mı?

-Olmaz tabi. Bırak oğlum şu aforizmaları. Ama kurgu güzel. Seni dövdükten sonra beni fark edecektir. Gerisini ben hallederim.

Planı yapmıştık. Tek sorun Aslı’yı yolda yürürken yakalamaktı. Pazartesi günleri arka mahallede pazar kuruluyordu. Çoğunlukla annesi ile bazen de tek başına pazara gider alışveriş yapardı. Onu takip ettiğim günlerden bir gün pazardan kırmızı bir sütyen almıştı. O kırmızı sütyen, devam eden günlerde rüyalarımdan hiç çıkmadı. Onu o kırmızı sütyenin içinde görmek beni hem utandırıyor hem de heyecanlandırıyordu. Ama bunun pek önemi yoktu. Onu seviyordum. Sütyeninin rengi umurumda bile değildi.
Evlerinin yakınında bulunan inşaatta pusu kurduk. Umudum evden tek başına çıkmasıydı. Bazen o küçük kardeşinide yanına aldığı olurdu. O çocuğun söylediğim her şeyi anladığı halde bana işkence olsun diye öyle cevaplar verdiğini düşünüyordum. Sinir bozucuydu. Bir saat kadar sonra çıktı kapıdan. Daha kapıdan çıkar çıkmaz kalbim ağzıma gelmişti. Aşık olmak nasıl bir şeydir bilirsiniz. Hani, Kalbinizde saatte yüz kilometre hızla koşan atlar vardır,hissedersiniz. Göğüs kafesinizin kırılacak bir organ olduğunu keşfedersiniz. Eliniz kalbinizin üstüne gider, her atışta öleceğinizi zannedersiniz. Öyle bir şeydi.

Tek başına çıktı kapıdan.Elinde pazar sepeti vardı. O basit pazar sepetinin bazı kadınların elinde muazzam güzellikte bir aksesuara dönüştüğünü o zaman fark ettim. Annemin elinde bile o kadar güzel durmuyordu çünkü. Arkasından sessizce yürümeye başladık. Niyetimiz pazara varmadan planımızı gerçekleştirmekti. Sokağın sonuna geldi, etrafına bakındı ve sağa döndü. Serkan sol tarafı göstererek; “Oğlum pazar bu tarafta değil mi? Nereye gidiyor bu?” dedi. “Bilmiyorum” dedim. Devam ettik. Yürürken arada saçını başını düzeltiyor. Küçük cep aynasından kendine bakıyordu. Pazara giden bir kızın bu kadar kendine bakması normal değildi. Pazarda bizim bilmediğimiz güzellik kriterleri mi vardı? Çirkin kızların pazara girmesi yasaktı da bizim mi haberimiz yoktu?

Serkan, planın gerçekleşmesi için işe koyuldu.Hızlı hızlı yürümeye başladı. Ben de gömleğimin kollarını kıvırdım usulca. Tamam belki en yakın arkadaşımdı ama, bu fırsatı kaçıramazdım. Onu başka bir zaman ağız tadıyla dövemeyecektim çünkü. Plan tam istediğimiz gibi gidiyordu. Kız önde,Serkan arkasında, ben Serkan’ın arkasındaydım. Serkan arkasını dönerek ‘başlıyoruz’ manasında göz kırptı. Hazırdım. Kızı etkilemek için Serkan’ın ağzını burnunu eline vermeyi bile kafaya koymuştum.

-Off yavrum hepsi senin mi?

İşte beklediğim an gelmişti. Serkan lafı attığında kız dönmüş ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Ben hızlı adımlarla Serkan’a yürüyor birazdan olacakların heyecanı ile yumruklarımı sıkıyordum. Kızın beni fark etmemesi imkansızdı. Ben geliyordum. Onu kötü adamların elinden kurtaracak ve kahramanı olacaktım. Onun için basit bir Selo değil, kahramanı olmayı hak etmiş, kötü adamların üstesinden gelmiş Selahattin olacaktım.
Serkan’ın yanına çok yaklaşmıştım. Tam o sırada, bir şeyler demem gerekiyordu. “Ne diyorsun ulan sen hayvan” tarzında. Ama heyecandan aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Neredeyse yanındaydım Serkan’ın. Birden bir çocuk belirdi Aslı’nın yanında. Uzun boylu, kaslı, yakışıklı bir tip. “Ne oluyor ulan” diye bağırdı. O bağırdığı anda ben Serkan’ın yanına gelmiştim. İkimizi aynı karede gördü. Ben durumu pek çaktırmamak için “Bir şey yok bilader ben hallediyorum” dedim.

-Ne diyorsun ulan sen? Benim sevgilime nasıl laf atarsınız?

-Sevgilin mi?

Donmuştum. Bildiğim her şeyi unutmuş, ne yapacağıma, ne diyeceğime karar veremedim. Serkan, bir şeyler söylemek isteyince; “Dur Serkan,sus iki dakika” dedim.

-Serkan mı? Siz tanışıyor musunuz ulan?

-Eve…t. Ama Sandığın gibi değil.

Dinlemedi. İkimize de Allah ne verdiyse saydırdı. Bir kişinin iki kişiyi aynı anda dövebilmesinin temel kuralları vardır. Birincisi haklı olmak ikincisi dövüşmeyi bilmektir. Çocuk siyah kuşak kareteciydi. Karetenin inceliklerini ondan öğrendik diyebilirim. Tam yerde yatan iki adama nasıl tekme atılır öğretecekti ki, Aslı girdi araya; “Aşkım yeter, bırak zaten derslerini aldılar.”
Beklenmedik gelişme planımızı altüst etmişti. Üstelik fena halde dayak yemiştik. Mahalleye gidecekken yolu en az üç defa şaşırdık. Yeni aldığım gömleğim paramparça olmuştu. Annem bu halimi görse dayanamaz bir tanede o vururdu. Mahalleye girerken Serkan ağzındaki kanları temizleyerek gülmeye başladı. Anlamsızca gülme krizine girmişti. Sinirlerim bozulmuş onunla beraber ben de gülmeye başladım. Biraz sonra sustu;

-Çocuk bizi güzel dövdü Selo, kabul et?

-Evet.Hakkını yememek lazım. Güzel dövdü.

-Oğlum keşke sen dövseydin beni, daha az acırdı. Salak helif senin yüzünden dayak yedik. Ne diye bilmediğin kızın peşinden gidiyorsun mal.
-Oldu oğlum bir kere, bir de sen başlama. Ölüyorduk az kalsın.
Gülmeye başladı. O kadar çok güldü ki karnına giren acıdan kaldırıma oturdu. Hayatta her şey istediğiniz gibi gitmez bazen. Siz muhteşem bir plan yaparken hayat daha iyisi ile çıkar karşınıza. Babamı kaybettiğimde Annem pencere kenarında çiçekler yetiştirmeye başlamıştı. Önceleri kızmıştım. Sonra hayattan daha fazla bir şey beklemeyen tüm kadınların pencere kenarında çiçek yetiştirdiğini öğrenmiştim.

-Senin bir lafın vardı ya hani, neydi o? Ölümlü, yaşamaklı bir şey?

-Şey mi? Fiyakalı bir ölüm rezil bir yaşamaktan daha iyidir.

-Evet. Yazalım mı onu şu duvara?

-Sahiden mi lan? Altına benim imzamı atacağız ama.

-Tamam.

Duvarı kazıya kazıya yazdık yazıyı. Sonuna da ‘Filozof Serkan’ yazdık. Hiçbir şey değişmeyecekti belki ama ben hayal kurmayı o zaman öğrendim. Benim hayal kurmam için, yüzüme kocaman bir yumruk yemem gerekiyormuş. Birilerinin dişlerimi elime vermesi gerekiyormuş. Karar verdim eve vardığımda Anneme onu ne kadar çok sevdiğimi söyleyecektim. Pencere kenarında duran çiçeklere su verecektim. Gözümden iki yaş düştü. Sarıldım Serkan’a.

Bilal ÇIĞRIM






Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.


Bilal ÇIĞRIM kimdir?

28 yaşında. Gazeteci-Yazar.

Etkilendiği Yazarlar:
Ahmet Ümit, Emrah Serbes


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2018 | © Bilal ÇIĞRIM, 2018
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.