..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Doğru şeritte olsanız bile, olduğunuz yerde kalırsanız er geç ezilirsiniz. -Will Rogers
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Öykü > Halk Öyküleri > Hülya Atakan




16 Haziran 2005
Zor Yıllar  
Hülya Atakan
...1914 senesi, yurdun her hanesinden cepheye en az bir kişinin askere alındığı gözü yaşlı bir yıl olmuştu...


:BEHH:
Memleketin her yerinde yokluk ve çaresizliğin en şiddetli yaşandığı savaş yıllarıydı. Uzun bir kış geçiriyorduk. Neyse ki üzerinde yaşadığımız topraklar bereketliydi, bu nedenle diğer yerlere kıyasla çok şanslıydık. Yazdan hazırlanan erzaklar kışı rahatça geçirmemize yetecek kadar boldu.

Kuzinenin yarı aralık üst kapağından, gündüzden amcamın dışarı istiflediği odunları yavaşça kora dönüşen ateşe, uzun bir maşayla tek tek ilave ediyordu annem. Yaptığım tüm maskaralıklara rağmen annemin gözlerine doğuştan işlemiş olduğunu düşündüğüm hüznü hiç silemedim Babaannem her zamanki gibi ocağın yanındaki divana bağdaş kurarak oturmuş tespih çekiyor, okuduğu duaların mırıltısı ve birbirine vuran tespih taşlarının sesi duyuluyordu ara ara. Bir zamanlar annemle birlikte yattığımız şimdi annemle amcamın kaldığı bitişik odanın oturduğumuz odaya açılan penceresinin kafesleri duvardaki çengellere takılı ardına kadar açıktı. Gelin odası da denilen sofaya açılan asıl evimiz babam askere gittiğinden beri kullanılmıyordu. Halam dilimlere ayırdığı limon armudunu sahanın kenarına diziyor, benden on yaş büyük amcam İdris, biraz sonra söndürülecek kısık gaz lambasının altında benim için hazırladığı düdüğe her zaman büyük bir maharetle kullandığı keskin çakısıyla son şeklini veriyordu. Lambanın titrek ışıkları, her gece yatmadan önce sevip okşadığım asker üniforması içerisinde yakışıklılığı daha bir belirginleşmiş alfabemin arasına sıkıştırdığım babamın fotoğrafı üzerinde oynaşıyordu.

Büyük amcam Tevfik’in askere alınmasından birkaç ay sonra tıpkı babam ve amcam gibi büyük dedem de bizi terk etmişti. Babaannem tıpkı babası büyük dedem gibi temiz kalpli kanatsız bir melekti. Kökleriyle birlikte devrilirken gördüğü asırlık çınar ağacını anlattığı hoca efendinin “hayra yor Fatma Nur Hanım hayra yor” dediği gibi o gece gördüğü rüyayı hayra yormaya çalışması büyük dedemin ne yazık ki ani ölümünü engelleyememişti. Büyük dedem tıpkı pamuk sakalı gibi yumuşak, merhamet dolu temiz bir yüreğe sahipti. Elinin dokunduğu her şeye güzellik ve bereket katardı. Bunu yüzlerce kez denemiş köy halkı ona evliya gibi inanır, saygı gösterirdi. Hastası olan, evlenme yaşı geçmiş kızı oğlu olan, bebeği olmayan, eşi, dostuyla dargın olan, borcu, alacağı olan işi o dereceye vardırmıştı ki ilk önce dedeme koşar ondan hayır duası isterdi. Dedem onlara hayranlıkla dinlediğim kıssadan hisseli hikayeler anlatır, damarları dışarı fırlamış, etleri kemiklerine yapışmış uzun, ince süt beyazı şeffaf parmaklarıyla sırtlarını sıvazlayarak hayrı Allah’tan beklemelerini tembihler, arkalarından okuyup üflediği dualarla onları evlerine, kalplerine serpiştirdiği huzurla birlikte uğurlardı.

Köyün en büyük eviydi bizimki. Bahçe kapısı yoldan gelip geçen herkese yaz kış ardına kadar açık olurdu. Nerde darda kalmış gariban, yolda kalmış yolcu, elinde sazı dilinde koşması bir aşık varsa bu kapıyı kimseye sorup danışmadan eliyle koymuş gibi bulur, savaşın hüküm sürdüğü o zor yıllarda dahi ocağın üzerinde kaynayan büyük kazanda misafir için ayrılmış fazladan bir pay hep olurdu. Tarif edilemez bir bereket doluydu evimiz. Kimi yerleri dereden toplanan iri taşlarla, kimi yerleri çitlerle çevrili üzüm bağından ancak hava karardığında eve döndüğümüz vakitler, büyük dedem kapıdan çıkmadan bastonuna dayanarak arkasını döner, mırıltılarını ancak duyabildiğim dualarla çocuğu gibi üzerine titrediği ağaçlarıyla adeta onları kutsayarak vedalaşır, değirmene kadar da dudaklarındaki mırıltılar devam ederdi. Sabah bağa döndüğümüzde bostandaki sebzelerin bir gün öncesinden sanki hiç toplanmamış gibi durduğunu, yine bir gün öncesinden meyveleri derilmiş dalların üzerlerindeki yemişlerin ağırlığından yerlere eğildiğini görür büyülenirdim. Atalarımızdan miras kalan bu topraklar üzerinde, yaşlarına rağmen son derece güçlü ve sihirli bir berekete sahip meyve ağaçlarının ne zaman ve kimler tarafından dikildiğini büyük dedem bile hatırlamazdı.

O gün büyük dedem ve İdris amcamla gittiğimiz bağda çalı çırpılar toplanmış, kurumuş dallar ocakta yakılmaya hazır hale getirilmişti. Ben de onlara elimden geldiğince yardım etmeye çalışıyordum. Bunda belki yıllardır askerde olan babamın payının da olduğunu hissettiğim, dedemin bana olan sevgisinin çocuklarından, torunları olan amcalarımdan, halalarımdan bile daha çok olduğunu bilir, onun söylediği her görevi eksiksiz yerine getirmeye çalışırdım. Bu koşulsuz sevginin her an yanı başımda olması bana büyük bir güç verirdi. Küçük yaşıma rağmen büyük dedemin benimle büyük bir adam gibi konuşmasına, her konuda fikrimi almasına alışkındım.

Sonbaharın esen hafif yeline rağmen büyük dedemin alnından süzülen damlalar ucu hafif sararmış pamuk beyazı sakalında yol buluyordu. Üçümüz de yorulmuştuk, gelirken içinde yolculuk ettiğim eşeğin üzerindeki boş küfelerin her ikisi de bostanın son ürünleriyle dolmuştu. Güneş, günün hatta güzün son ılık ışıklarını gökyüzüne öbek öbek dağılmış pamuksu bulutların arasından cömertçe yollamaya devam ediyordu. Ağır ağır giden eşeğin yanında yürüyen dedem sık sık yeleğinin cebinden çıkardığı mendiliyle alnının terini silmek üzere duraklıyordu. Onun halinde ve tavırlarında her zamankinden farklı bir şey bulunduğunu sezmiştim. Köyün girişinde bulunan değirmen ve önündeki taşlığa dizilmiş, üzerlerinde kime ait oldukları işaretli üst üste istifli una, bulgura dönüşmeyi bekleyen buğday çuvalları karşıdan görünmüştü. Köyün içinden kıvrılarak nazlı nazlı akıp giden değirmendere ismini üzerindeki bu eski su değirmeninden almıştı. Değirmenin yaz kış hızla dönen çarkının sesi bana sonsuz huzur verirdi. Biraz ilerisinde suyun hızının azaldığı küçük koyda yeşil başlı ördekler dolaşırdı. Yalnızca nane limon kokusunu hatırlayabildiğim babam aklıma geldiğinde soluğu sazlıkların arasında uçmaya çalışan ördek yavrularını izlemek üzere değirmende alırdım.

Üzerine inşa edildiği yılın kazılı olduğu tek gözlü, taş kemer köprü, derenin karşı yakasındaki üzüm bağlarını köye bağlardı. Büyük dedem yol boyunca sessizce yürüdü. Sorduğum sorulara uzun bir aradan sonra kesik kesik cevap veriyordu. Köprüye henüz varmıştık ki dedemin kirece dönüşen benzi beni ürküttü. Çocuk elim korkuyla eline uzandı. Amcam hemen koluna girdi. Dedemin bir an elimi sıkıca kavrayan parmakları yavaşça çözüldü ve yere yığılıp kaldı. Amcamın attığı tek çığlıkla değirmenci ile bağdan dönen insanlar yanımıza geldiğinde dedemi amcamla birlikte umutsuzca ayağa kaldırmaya çalışıyorduk.

Büyük dedem ne o gün ne de daha sonra bir daha ayağa kalkamadı. O günden geriye hatırladığım güz gecesinin soğuk ayazı ve altında büzülüp kaldığım ağaçlar oldu. Dünyada yapayalnız kalmış gibi hissediyordum. Haşin esmesinin tersine rüzgarın kulağıma fısıldadığı sevgi sözcükleri arasında tıpkı dedemin merhametli, sevecen elleri gibi ara sıra başımı okşayan ağaçların dallarına, gövdesine sarılarak, onlarda teselli arayıp bütün geceyi iç çekerek üzüm bağında geçirdim, o gece annem dahil yokluğumu kimse farketmemişti.

O sonbahar, dedemi köyün mezarlığında, bulunduğu yerden bağını ve her birine ömrünü adadığı sevgili ağaçlarını görebilecek şekilde defnettik. Dere boyu günlerce arayıp çıkardığım en büyük çakmak taşları sayesinde biz de onu bağdaki ağaçların üzerine çıktığımız zaman diğer mezar taşları arasından hemen seçebiliyorduk. Ertesi bahar babaannemin diktiği sarmaşık gülleri neredeyse tüm mezarlığı baştan sona kaplamıştı. O yaz mezarlıktan köyün dört bir yanında hissedilen gül kokuları yayıldı çevreye.

Büyük dedemin mezarı, babaannemle birlikte hemen hemen her gün yaz kış demeden Cumaları ve özellikle bayram arifelerinde ise ziyaret etmeyi görev haline getirdiğimiz orada olmaktan huzur duyduğumuz bir mekan olmuştu. İkimiz de salkım saçak mezarını kucaklar gibi dallarını sarkıtmış söğüt ağacının altında kuş şakımaları dışında başka bir ses duyulmayan bu sonsuz sessizliği özlerdik. Babaannem baş ucundaki gülleri sever, onlarla konuşurken aslında babasıyla sohbet eder, ben de mezar taşını okşar, yıkar, ıslanınca dereden çıkardığım gün gibi parlayan şeffaf çakmak taşlarının üzerindeki güneş ışıltılarının izlerinde, bir gün babamla birlikte aramıza yeniden dönecekleri günü, beni büyümüş görünce nasıl sevineceklerini düşler ve yüzümde koca bir tebessüm, hayaletler ülkesinde yolculuğa çıkardım.

Cuma günleri aynı zamanda annemin uzun süredir hasta yatan anneannemi ziyarete, komşu köye gittiği günlerdi. Onunla birlikte köye gitmediğim günler, babaannemin her Cuma günü sabah erkenden abdestini alarak çeyiz sandığını açma törenini kaçırmamış olurdum. Asma yaprakları ve üzüm salkımları işlenmiş kabartmalı ceviz kapağını besmele çekerek sağ eliyle kaldırır, yine sağ eliyle çevresi ince oyalarla kaplı, rengarenk kuyruklu tavus kuşu kanaviçeli bohçanın içindekileri birer birer çıkarır, okşar, sever, koklar geri yerine koyardı. Neler yoktu ki bu bohçanın içinde. Babama, amca ve halalarıma ait lime lime oluncaya kadar kullanılmış bebeklik patikleri, üzerlerine her biri ayrı motif işlenmiş önlükleri, zıbınları, gelin olduğunda giydiği sırma işli kadife kaftanı, dedem için işlediği sırma nakışlı aynı renkten damat yeleği, düğün günü başına taktığı kıymetli taşlarla parıltılara boğulmuş gümüş bir taç, gümüş gelin telleri, üzerlerine padişah tuğraları basılı boy boy altın liralar, babasının düğününde taktığı misket taneli altın kolyesi, burma bilezikleri, askerden döndüğünde babama vereceğini söylediği dedeme ait bir cep saati, asker künyesi ve bir azı dişi, İdris amcama ait göbek bağı, şimdi siyaha dönüşmüş küçük halama ait sapsarı bir tutam bebek saçı ve diğer ne olduklarını anlayamadığım bir yığın eşya çıkardı bohçadan. Bohçadan çıkarılanlar aynı saygıyla yerine yerleştirilip sandık kapağı tekrar besmeleyle kapatıldığında ben de babaannem gibi geçmişte yaptığımız bu uzun yolculuktan daha günün ilk saatleri olmasına rağmen bitap düşerdik.

Yaya olarak bizden yaklaşık bir saat uzaklıkta komşu köyde en küçük teyzem Gülnihal ve dayımla birlikte oturan anneannem, uzun bir süredir köyün hem doktoru hem de imamı olan kara hocanın bile isim koyamadığı ne olduğu anlaşılmayan amansız bir hastalığa yakalanmıştı. Günden güne eriyen bir deri bir kemik kalan ince narin bedenini hemen her gün teyzem kekik yağı ile ovuyordu. Annem ziyaretine gittiğinde o da bir parça nefes alacak kadar zaman ancak bulabiliyordu. Köye ziyaretlerimiz bu nedenle son günlerde iyice sıklaşmıştı. Arada kasabada oturan büyük teyzem de köye gelir, dayım kuzenlerimle beni, uydurduğu türlü türlü oyunlar ve masallarla oyalamaya çalışır, böylece büyüklerin ayakları altında dolaşmamış olurduk. Büyük teyzemin anneannem için kaynattığı hatmi çiçeği, yonca, kırk kilit ve yavşan otlarının kokusu birbirine karışır, nazar için tütsülenen evde, ocağa atılan bir avuç kuru üzerlik tohumu ve bir tutam çörek otunun giysilerimize sinen kokusu benimle birlikte ta babaannemlere kadar taşınırdı. Ne kara hocanın okuyup üflediği dualı sular, ne babaannemin gönderdiği ballı karanfilli zencefil ne de teyzemin kaynattığı şifalı otlar anneannemin ölümcül hastalığına derman olamadı. Yazın en sıcak bir gününde o da bizi terk etti. Öldüğünde annem, teyzemler ve dayım yanı başındaydı. Köye haber geldiğinde babaannem, büyük dedemin atının eyeri üzerine serdiği çeyizlik ipek halısının üzerine beni de alarak birlikte anneannemin köyüne gittik. Hasta olduğu son bayram hariç, her bayram benim için yaptığı en sevdiğim tatlı olan tarçınlı sütlacın, kiraz, ayva ve fasulye yapraklarından sardığı ekşili köftelerin doyum olmaz tadı da anneannemle birlikte geçmişin izlerini hayal meyal sürdüğümde ancak anımsayabildiğim hatıralarda kaybolup gitti.

Anneanemlerin köydeki lakabı gül kızlardı. Yetiştirdiği üç kızı gibi kendisi ve iki kız kardeşi de köyün en güzel kızlarıydı. Kuzenlerle bir araya geldiğimizde onların şiirlere benzeyen isimlerini saymaya bayılırdık. Anneannemin adı Gülistandı. Büyük abla Gülfidan, küçüğe ise anneleri Güldeste adını vermişti. Anneannem ise büyükbabamın tüm direnmelerine rağmen kızlarında bu geleneği devam ettirmiş, bir tek dayımın adını büyükbabamın tercihine bırakmıştı. Annem Tazegül, teyzelerim ise Goncagül ve Gülnihaldi. Büyük dedemlere ise Veliyollar derlerdi. Osmanlının savaştığı her cepheye tıpkı bugün gibi aralıksız kendilerinden geriye bir tek künyeleri dönen yiğit kahramanlar göndermişlerdi.

Gerçi 1914 senesi, yurdun her hanesinden cepheye savaşmak üzere en az bir kişinin askere alındığı gözü yaşlı bir yıl olmuştu. Köyde yalnızca yaşlılar, kadınlar ve biz çocuklar kalmıştık. O yıllar herkes postacının yolunu gözlerdi. Babadan, ağbiden, amcadan, dayıdan gelecek en küçük bir haberin peşinde olan tüm köy halkı daha postacı köyün ufkunda görünmeden genci ve yaşlısıyla muhtarın evinde yerini almış olurdu. Her asker yazdığı veya yazdırdığı mektubun köyde herkes tarafından dinleneceğini bilirdi. Bu nedenle mektup tüm köye selam sabahla başlar sonra her akrabanın isimleri belirtilerek ayrı ayrı hatırı sorulur, mektup karargahtaki tanıdık askerlerin de ayrı ayrı selamlarıyla devam eder, hasret kokuları taşan satırlar daha sonra yine selam sabahla son bulurdu. Muhtarın kasabada okuyan oğlu isimlerin üstüne bastırarak kişilerin adını hece hece okur, asker anaları göz pınarlarından süzülüp yanaklarından kilimlere damlayan gözyaşlarını yazmalarının ucuyla silmeye yetişemezdi. Ana, bacı ve gelinlerin iç çekişlerini hoca minarenin tepesinden duyduğunu söylerdi. Cephelerden oldukça ender ve geç gelen mektupların birinde o kış en son Hasankale’de olduğunu öğrendiğimiz babamdan son bir haber aldık. Muhtarın oğlu, zemheri soğukların hüküm sürdüğü sarp ve karlı Allahüekber dağlarında, sıkıca sarıldığı tüfeği ve atıyla birlikte babamın donarak öldüğünü yazan satırları mevlit okur gibi titreyen içli sesiyle duyururken kaskatı kesilmiş babaannemin gözleri bir boşluğa bakar gibi uzaklara dikilip kalmıştı.

Mektup bittiğinde anneannem öldüğünde dahi dimdik ayakta kalabilmiş annemin beli bükülmüştü sanki. Gözünden ne o an ne de daha sonra tek damla yaş düşmedi. Bütün yaşlar sel olmuş içine akıyor gibiydi. Doğuştan hüzün dolu buğulu gözlerin son umut kırıntılarında saklanmış muhteşem ışıltıları bir daha asla göremeyecektim. Babam askere gittiğinde annem beni emziriyormuş. Ondan hatırımda kalan tek şey babamın sık sık ağrıyan hassas midesi için kaynatılan nane limon kokusuydu. Ne zaman bu kokuyu duysam babamın üniformalı asker fotoğrafı, dedemin gül kokusuna karışan mezar taşına sürükler beni.

Hepimiz için çok zor bir yıl olmuştu, sonbaharda büyük dedemi, yazın anneannemi toprağa vermiştik. Tevfik amcam askere alınmış, nereye sevk edildiğini bile öğrenememiştik. Babamın ölüm haberi ise hepimizin kolunu kanadını kırmıştı. Yaşam tüm acımasızlığıyla devam ediyordu. Babamın ölümünden bir yıl ancak geçmişti. Babaannemin ısrarlarıyla annem gözyaşları içerisinde benden yalnızca on yaş büyük İdris amcamla evlenmek zorunda kalmıştı. Aynı yıl babamın dönüşüne ertelenmiş sünnetim de tıpkı annemin bu talihsiz evliliği gibi sessizce olup bitti.

Sünnetimde babaannem tıpkı babam gibi şehit olan hiç görmediğim dedemin gümüş saatini bana hediye etti.

Büyük dedem, anneannem, babam ve Tevfik amcam iki yıl içinde bu dünyadan sanki hiç yaşamamışlar gibi sessiz sedasız ayrılıp gittiler. Büyük dedemden geriye bebekleri gibi baktığı sevgili ağaçları kaldı, anneannemden ise halen duyabildiğim mangala atılmış bir avuç üzerlik tohumunun yanık kokusu, kullanılmaktan lime lime olmuş bir tek patik Tevfik amcamdan, bir de geçmişten kalan babaannemin karyolasının hemen yanındaki konsolun devasa aynasının çercevesinde yıllarca kaldıktan sonra çıkarılıp albüme alınan şimdilerde ise alfabemin arasında her gece yatmadan önce üniformalı resmini okşadığım asker babam.

Beyaz sessizliklerde yitip giden şehit oğlu şehit babam...

.Eleştiriler & Yorumlar

:: çok güzel
Gönderen: Kâmuran Esen / Bolu/Türkiye
28 Haziran 2005
Merhaba Sevgili Hülya Atakan; Zor Yıllar'ınızı okumadım, sanki yaşadım.Zaman zaman buğulandı gözlerim....... Anlatımınız açık ve etkili.Bir paragraftan başka paragrafa geçişte, asla bir kopukluk veya karmaşa hissedilmiyor.Araya sıkıştırdığınız tasvirler; okuyucuyu sıkmayan, aksine bilgilendiren yan cümleler, gerekli detaylar; hepsi çok yerinde.Uzun bir yazı olmasına rağmen, parlak ekrana rağmen ; bir çırpıda okunabilecek bir anı....Paylaştığınız için teşekkürler......Keşke benim de anlatacak bir dedem, bir ninem olsaydı.Onların eksikliğini, yazınızı okuduktan sonra bir kez daha hissettim.......Sevgiyle kalın......Kâmuran ESEN




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın halk öyküleri kümesinde bulunan diğer yazıları...
Beyaz Sessizlik

Yazarın öykü ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Karlovy Vary'de Bir Gün...
Salih Ustanın Düşü

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Bacon, Montaigne, Russel ve [Deneme]
Hiç mi Değerleri Yok?.. [Deneme]
Arka Bahçeli Ev… [Deneme]
Karafatmaya Karşı Gelin Böcekleri [Deneme]
Batıdan Doğuya Ilık Esintiler [Deneme]
Küçük Dostum [Deneme]
Marguerite Duras ve Karasineğin Ölümü [Deneme]
Serin Sıcak Bir Ağustos Gecesi [Deneme]
Charles Köprüsünden Notlar [Deneme]
Gerard Tepesinden Budapeşte [Deneme]


Hülya Atakan kimdir?

-

Etkilendiği Yazarlar:
-


yazardan son gelenler

bu yazının yer aldığı
kütüphaneler


 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2020 | © Hülya Atakan, 2020
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.