..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Şiir, tarihten daha felsefidir ve daha yüksekte durur. -Aristoteles
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Deneme > Yapıtlar > Salim Öz




3 Temmuz 2007
Şiir Hırsızlarını Enseleme Enstitüsü  
Salim Öz
Çalabilmek en büyük erdemdir Bir piyanoyu mesela Ellerin iki küçük kız çocuğu Parmakların beyaz tebeşir tozu Çocuklar sek sek oynar gibidir Çalabilmek en büyük erdemdir Mesela bir davulu Kolların iki tüy sıklet boksör Bıraksalar sabaha kadar Davul zurna eşliğinde dövüşecektir Çalabilmek en büyük erdemdir Bir saksafonu mesela Alt ve üst dudakların iki Afrikalı çocuk Hazır bulmuşlar süt dolu beyaz memeyi Ölesiye emeceklerdir Bu şiir uzar gider Öyle uzar ki, öyle abartılır ki Namık Kemal fıkraları yanında halt eder Devam etsem ey hırsız Nasreddin Hoca'nın eşeğinden düşmüşe dönersin Şairliğin asılsız Erdemi anlatabilmek için Erdemli olmak gerekmez Ancak anlayabilmek için erdemi Bir erdemin olması gerekir Piyano çaldıysan kana kana Davul tokmakladıysan, -Ramazan davulu bile olur bak- Ya saksafon, saksafon üfledin mi -Üflemişsindir de, bilirsin sen hangisini- Yok üstadım yok, bunların hiçbiri Bir şiirden önce küçük bir kaç sözcük Olmadı güzel mi güzel bir mısra Olmadı kocaman bir imge aşırdın Aşırdıklarının "hepsi de iç kımıldamayan bir duman gibi asılı" Lakin şair olmana yetmez


:ACFD:
Tesadüf bu ya yolum Assos'ta bir köyden geçti, baktım bir köy kıraathanesi, motoru iyice yorulmuş arabamı park ettim önüne, daldım içeriye. Köyün adı lazım değil. Unuttum da adını zaten. Çünkü Filozoflar Köyü dedim, bir daha gerçek adı aklıma gelmedi. Unutmak da işime geldi ne yalan söyleyeyim. Uzun bir yolun yolcusuydum. Bir çay molası vermek hakkımdı. Şöyle tavşan kanı bir çay yorgunluğuma iyi gelecekti. Küçük bir çay ocağı, her biri elli yaşını devirmiş yaşlı sayılabilecek müdavimleri vardı kıraathanenin. Kağıt, okey gibi oyunlar oynanıyor olacağını sanmıştım ama yanılmışım. Kıraathanenin müdavimleri aralarında hararetli hararetli konuşuyorlardı. Allahın selamını verip yanlarına sokuldum. Muzipçe karşıladılar, hatta abarttılar, şaşırdım doğrusu. Birbirlerine pandik atmaya çalışan yaramaz erkek çocukları gibiydiler.

- Selamın aleyküm, oturabilir miyim?
- Aleyküm sütlaç, nı ha ha hangimizinkine?

Hemen bir arkadaşı tavır koydu, uyardı. Ama fırlamalıkta, o da ondan aşağı görünmüyordu.

- Len Dekart yine saçmalıyon, senin yüzünden köye doru dürüs bi adam gelmiyo, herkeş kaçıyo len..

Sonra bana döndü ve şöyle dedi:

- Geç otur bayım şööle, şiir sever misin?

"severim" diyebildim ama, açıkçası aşık atışması falan yapacaklar sanmıştım. Adamlar bana kafayı yedirtmeye and içmişlerdi adeta. Resmen iki şairin şiiri üzerine tartışıyorlardı. Üstelik konu çok derindi. Zira içlerinden birine göre, bir şair diğerinden çalmıştı. Diğerleri inanmak istemiyorlardı. Beni dalga geçerek karşılayan Descartes lakaplı olan yanında yer açarak, ciddi davranma belirtileri göstermeye başladı. İnanamıyordum, enteresan bir yerdeydim. Kendimi çimdikledim rüyada olup olmadığımı anlayabilmek için. Geçtim Descartes'ın yanına oturdum. Kulak kabarttım.

- Len oğlum adam çalmış diyom ya, interinette gezinirkene gordüm oğlum, yazının linki bile vardı.

-Süreyya Berfe böyle bişi yapmaz, ihtiyacı yok ki len çalmaya, felsefe okumuş adam, senin gibi koylümü ki çalsın.

Anladığım kadarıyla Süreyya Berfe'nin bir şairin şiirini çaldığını iddia ediyordu kasketli olan -tüh hepsiyde kasketliydi- şu bıyıkları sigaradan sararmış olan -hay allah hepsinin bıyığı sigaradan sararmıştı- söze girdim, dayanamadım:

-Afedersiniz, ister istemez kulak misafiri oldum. Sizin isminiz nedir?
-Neye soruyonki cenderme misin, komünis falan değiliz ha, filozoflar yaşamış daha önce bu köyde, biz de merak sardık böyle şeylere, onnarın ruhlarına fatiha okuyoz annayacağın genç adam, de gari neye soruyon bakem?
-Ben bir hikaye yazıyorum da, isminizi geçirebilmem için bilmem gerek diye düşündüm.

Yine tarifi zor biri söze girdi.

-İyi ya, roman yazmıyon ki, hikaye yazıyon, uydur bişi, illa gerçek mi olacak? Biz ona Konfiçyüs diyoz mesela, sen de de, napçen gerçek adını?

Benim cevap vermeme kalmadan bütün kıraathane aynı tonla bağırdı.

-heee konfüçyüs diyoz biz ona. İçimizde en bilge odur.

İnanılmaz bir müzikal oyun sahnesinde rol almış acemi tiyatrocular gibiydim. Sanki baş rol oyuncusu gelmemişti ve kıçıma bir tekme atılarak sahneye itelenmiştim. Bu kadarı fazlaydı. Bu gerçek olamazdı.
"Tamam" dedim.

-Ben de gerçek adını istememiştim. Konfüçyüs ne diyor, bir anlatın bakalım.

Yine hepsi birden aynı şeyi zamanlamayı tutturamayarak anlatmaya başladılar.

-Deyor ki Konfiçyüs, Süreyya Berfe, Edip Cansever'in bir şiirini çalmış, aynı onun gibi yazmış, tıpkısının aynısı diyor.

Merak ediyorum:

-Hangi şiiri bu?

-Nabiga diye bi kitabı varımış, Berfe'nin, üstelik Adam Yayınları'ndan çıkmış, 2002'de basılmış. Emme ve lakin daha önce Behçet Necatigil Şiir Ödülü vermişler o kitaba, 2001'de...

Ne diyorlardı bunlar ya. Ben ki, öykü, şiir yazan biriydim, bal arıları gibi kendime malzeme toplamak üzere yollara düşmüştüm ki, şu halime bakın. Allahın köylük yerinde neler öğreniyor, nelerle karşılaşıyordum. Tekrar söze girdim:

-Peki kanıtı nerde?

Yine hepsi birden aynı ses tonuyla bağırarak Konfüçyüs'e döndüler:

-Heee nerdeee?

Söz Konfüçyüs'e geçti.

-Demin annattım ya, bi daa annatayım. İnterinette sörüf yapıyodum, gogleye girdim şiir yazdım bi sürü site çıktı. Hepsine göz attıydım lakin bi link dikkatimi çekti. Çünkü diyodükine "Edip Cansever'e özür borcu olanlar var" ben de dıkladım linke. Ordan öğrendim.

Ben tekrar sordum:
-Link adresi yok mu yanında

Alay etmeye başladı:
-Ha tasmalı it gibin yanımda mı gezdirecem? Oğlan çıkar gelir az sora leptopunan gorürsünüz linkini minkini.

Kulaklarıma inanamıyordum. Nereden nereye. Oğlan leptopuynan gelecekmiş, vay anam vay.

Konuşmasına devam etti:
-Bu Süreyya Berfe'de suç neyin yok. Adam neredeyse aynısın yazmış, asıl suç o jüridekilerde. Adama hırhıs muamelesi yapacaaana adamı ödüllendirmişler. Behçet Necatigil'in kemikleri sızlıyordur valla şimdin.

Hiç konuşmayan ve yine tarifi zor biri söze girdi. Bunların hepsi birbirine benziyordu.

-Doğru söylüyor Konfiçyüs. Biri gelse bizim kel Heredot'un bağından üzümleri toplamış ossa burda satsa bilmez miyik? Dimez miyik bu bizim Kel Heredot'un bağının üzümleri.

İnanılmazdı, yine bütün kıraathane ayağa kalkarak bir müzikal ruhuyla aynı tonda:

-heee biliriiik, adamı da bi gozel benzetiriiiik

Konfüçyüs- Bizim jüri ise benzetmiş adamı ama şaire benzetmiş

Lafa girdim:

-Jüride kimler varmış, biliyor musunuz?

Konfüçyüs-Doğan Hızlan varımış, Füsun Akatlı, Poroföser doktur Cevat Çapan, Adalet Ağaoğlu, Hilmi Yavuz, Fethi Naci, neydi bi porofesör daha varıdı o da dohturdu kimidi o yav, hah Tahsin Yücel.

Birden herkes ayağa kalktı. Kapıya doğru dönmüşlerdi. Ben yaşlarda bir adam elinde çanta içeri girdi. Top sakalı vardı ve kasketsizdi. Onu tarif edebiliyordum. Yine aynı ses tonuyla bağırdılar:

-Aha geldi senin oğlan Heraklitos

Konfüçyüs- Gel lan aç şonuda gostert şu linki.

Heraklitos- Yav dur buba zati kaç kilometire traktör direksiyonu salladım.

Yine bütün kıraathane Heraklitos'a dönerek bağırmaya başlar:

-Aç! Aç! Aç! Aç! Açamaz! Açamaz! Açamaz!
Açamaz! Açamaz!

Heraklitos laptopu bırakarak kaçmaya başlar, kıraathanedekiler peşinden yine bağırarak koşmaya başlarlar. Kustirica'nın filmlerinden bir sahnesinde gibiyim, inanılmaz bir şey. Sonradan öğrendim ki, Heraklitos, askerliği sırasında bir aç aççı kadına aşık olmuşmuş. Köylüler bu aşk hikayesini bildikleri için onun zaafıyla dalga geçmeyi pek severlermiş. Müthiş bir dram var ama bunu eğlence haline getirebilmişler çünkü yine öğrendiğime göre aşkın külleri çoktan havaya savrulmuş. Yine de kaçıyor olması bazı şeylerin yaşadığına dair bir kanıtsa da, bu da onların bileceği iş. Laptop nasılsa kıraathanedeydi, Konfüçyüs hemen kurmuştu ve linke tıklamıştı bile.

http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=48941



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.


Salim Öz kimdir?

Boy:1. 63, Kilo:71

Etkilendiği Yazarlar:
Nietzsche, Voltaire, Doğu Perinçek:)


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2019 | © Salim Öz, 2019
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.