..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
"Gülün dikene katlanması onu güzel kokulu yaptı." -Mevlana
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Görüş ve Eleştiriler > ishak




10 Nisan 2008
Hangi Mutsuzluğun Gölge Ağacıyım?  
ishak
Sen düşüme gerçek katan bir zamanın, dönüm noktası olmuştun ayrımında olmadan.. Basmakalıp bir hikaye değildi bizimkisi... Gözlerinden hiç uzaklaşmayan hüzün; gri bir gecenin koynunda dişlerinin minesine yansısa da ay ışığında gülüşün eksikti..


:BEID:
Sen düşüme gerçek katan bir zamanın, dönüm noktası olmuştun ayrımında olmadan.. Basmakalıp bir hikaye değildi bizimkisi... Gözlerinden hiç uzaklaşmayan hüzün; gri bir gecenin koynunda dişlerinin minesine yansısa da ay ışığında gülüşün eksikti..
Yarım bırakılmak istenmeyen gerçeğin acıtan yanında sarhoş olmak; " Hepiniz küçük burjuva orospu çocuklarısınız! " diyebilmek, benim için:yarım bıraktırılmış sızılgan bir öfkenin öyküsünden süzülen çelikten kelimeler olsa da senin için anlamı bendim...
Ne bulmuştin ki bende? İsyan, öfke, sıradışılık ya da hiç birşey değil de çocuk saflığında büyümemiş bir insan mı?
Tek ilkem inanmaktı belki de; Sana, ona, buna, hayata, sevdiğim herşeye... Düşleri prizmatik ayna yansımasında değişik formatlar üreten şekiller yumağı gibi kırılgandım...
Belkide ikimiz; Mantığı ve Yüreği arasında gelgitleyen med cezirdik...
Zaman silüetini düşürüyor maviye, korkunç bir yalnızlıkta ki şeyler ucuz manifatura kumaşları gibi sırıtıyor... Orkinoslar, Tombikler, Sardalyalar, Kolyoslar, İstavritler yalnızlıktaki seçilmiş özgürlüğüm benim...
Ara sıra Yıldızlar takılıyor ağlara; Lila, Kırmızı, sarı... Tutup atıyorum Denize o saydam fosfora karışıp gidiyorlar... Onlar ki geldikleri yere aittiler. Yaşamak geldikleri yer kadar güzeldi, Ayrı koymakta düşmezdi bize...
Ya ben:
Senden önce ve sonrası olan uçuk kaçık bir özgürlük. Öncelerinde bir yerim vardı... Senin gibi, onlar gibiydim; İyi bir baba olmasam da " Babaydım..." İyi bir eş olmasam da tek gailemiz: Elektrik, su, telefon, doğalgaz bir de camekanlardaki elbiseler... "Ah bu kapitalizmin gözü kör olsun!"
Sonra sen geldin. Usul usul girdin attığım adımlardaki ayak seslerine... " Neden geldinse?
Varsay ki: Bir Deniz Yıldızıydım ben. Neden bırakmadın ki beni ait olduğum yere?
Tutuverdiğin özgür olmayan yanım da eksik kalan birşeydi... " Var adını sen koy! "
Hani İstanbulu fetihe çıktığımız birgün, Rakı Yatsısı sonrası dudaklarından dökülmüştü ya Dünya yüreğime; " Senden sonrası o zaman başlamıştı! "
"Hadi gidelim!" dediğimde ait olduğun yeri terkedememenin alışkanlığımı bilinmez susmuştun...
Mamafih sabah kahvaltılarında; senin gelmesini beklediğin, benimde bir an önce varmak istediğim bir öyküydü bizimkisi... Hiç bir yerden başlanılmayan ve sonu olmayan.
" İnsanın en zayıf yanı, en güçlü yanıdır aynı zamanda! " Cümlesini senden sonra öğrendim. Bir sırt çantası ve yalnızlığımı katarak yolculuğuma; Görmediğim kıyıların özleminde açlığa, parasızlığa inat direnmeyi öğrendim ama yalnızlığıma gömüldüm. Senden, sizden kaçtım! Kaçtım! Kaçtım... Maviye o hep ait olduğum yere geri dönmenin sonsuz hazzında sarıldım Gök yüzüne, Deniz suyuna... Sen ve siz varken ağlamayı biliyordum, gariptir unuttum. Köreltilmiş bir sızıda: Figenler,
Aslılar, Dilekler çıktı karşıma; " Senden sonrasından hiç korkmadım.çünkü korku: Bir düş dizininde, gerçek olan umudun önünde duran kocaman bir engeldi...
O kadar ki; Yazılmış bir öyküde katık olduğun düşlerimde olmadı bundan dolayı...
Henüz yeni bitmişti Denizle kavgamız, sabahın şafağında gün uyanırken belki otobüste, belki serviste, belki yanında akşamdan kalan biri ya da yalnız bir uyanış hazırlığındaydın. Kahvaltı yaparken düştün usuma bunca yıldan sonra, sanki Mayın tarlasında unutulmuş bir Mayının toprağında büyüyen ilk yaz çiçeğiydin.Toprak aşımı zamanlardan gelip, Boğazdan geçerek kokunu düşürmüştün Dip Karpas burnuna; Patlamayı ben bile duymadım, çayın tadında bir acılık, peynirin tadında bir ekşimeklik, öylesine çok istedimki ait olduğum yere dönmeyi, lakin ait olduğum yer yoktu...
Düşündükçe açıyordum kendimi, düşündükçe aşıyordum. Sabah salıncağında, Güneşi seyredişin az birşey miydi ki bu evrenin durduğun merkezinde...
Açık denizlerde kulaçlamak zamanı, sığ suda korkak yürüyüşler yapmaktan iyidir ya hep öyle yapmaya çaba gösterdim. Senden öncesine ve sonrasına ait herşeyi yerle bir edip, koca kentin karabasan düşlerinden sıyırmaya çalıştım kendimi, karınca kararınca bir inatla... Her aç kalış; Tokluk rehavetinin doyurucu bir unsuruydu bu düzen için, adam gibi durmayı becermeye çalıştım.
Uzaktasın ya özlemek kolay oluyor seni sevebilmekte; Yakınımda ya da yakınında olsaydım.soluk alışverişlerin bu düzenin çıkar sevdalarından uzak bir mübadele aracı gibi sıcak olsaydı! " Ne olurdu bilemem! "
Mesela: Teninin dokularında balıkların denizi saran o mayhoş kokusu olmalı mıydı? O kokuyu hiç duydun mu? " Bilmiyorum. " Müthiş keyif verici; İyot kokusuna karışan bir duman çökerdi suyun üstüne, bakakalırdım sımsıcak Maviye; Ana kucağına koşan çocuklar gibi gülerdim. Kybele bile görse kıskanırdı bu manzarayı....
O zamanlar ki Deniz suyuna banılmış tuz kokusu gelirdi burnuma, dokunduğum da tenine.. Bundan dolayıdır ki ilk retedişimde seni, rededilmenin dayanılmaz öfkesinde saldırmıştın.İçindeki intikam duygusu sessizce çıkıvermişti günışığına... " Haklıydın haklı olmasına ya! " Kendince vazgeçemediğin bir ikilemde tek bir tercih bırakmayı istemiştim sana kendimce...
Karmaşık bir birliktelikti bizimkisi, tezatları çok olan; Çevresel baskıların şiddetine dayanamayacak kadar güçsüzdük belki de zamanda ve mekanda, Dünyanın geniş insanın yerinin dar olduğu anlarda buluşmuştuk sessizce ve hayata randevu verememiştik daha...
Ürkü sevgiyi bastırıyorsa eğer; Deniz suyunda buğdaya başak verdiremez. Bundandır ki incitmek istemedim seni, sessizce çıkıverdim hayatından... Belkisi olmayan bir gerçekte; zamansız bir sevişme sanatının korkaklığından sıyrılıp, mahir bir bir usta gibi bedensel nakış dokumak bir zamanlıktı ve harami bir sevişgenlikte sabahı doğurturken yorgunlamıştık.eksilen bir yan katarak yeni güne...
Artik ait olduğum bir yer olmadığının bilincindeyim. Birgün zamansız düşersen usuma; kış güneşine filizlenen ilkyaz çiçekleri düşer toprağa, ıslak güneşin çiy düşen yanına seni düşürürüm ne düşünürsen düşün. Hayatımda sana ait bir yer mutlaka olacaktır, kimbilir olur olmaz bir zamanda serhoş mevsimler geçerken yüreğimden.
Sen ki Filizkıran fırtınalarına yakalandığım bir vakit dişediş kavgasına tutuştuğum Deniz öyküsünün kahramanıydın... Sessiz soluklanışında asi bir öfke sevgiyi yenmeli miydi? Bu soruyu kendine sormalısın. Şunu yapmalısın! Bunu yapmamalısın! Yönermelerinden öte kendin gibi yaşamalıydın, yaşıyorsundur belki de yarım bıraktığın düşlerini yitirmeden...
" Sığınacak liman ariıyorsun! " Demiştin sonrada eklemiştin " Ben mutluyum! "diye mesajında...
oysa ki " Her mutluluk,başka bir mutsuzluğun gölge ağacıdır, yaşamaksa apayrı bir sanat... Ekmek, emek, sevda, su gibi apayrı...
Bu küçük kıyı kentinde, Sahilde bir Güneş bahçesi kurdum kendime, minyatür bir kale yapıp içinede insan koydum, Birilerinin " Umut abisi " birilerinin takılmaya çalıştığı sevgili, birilerinin iki üç günlük yaşanılan aşkları... Fırtınaya tutulan geminin yol bulamadığı denizde halen " Küçük Burjuva orospu çocuklarına inat " yaşayabiliyorum Anarşisttin bireyleşmiş yanından...
Geçenlerde İstanbul kokan bir arkadaş aradı: "Nasılsın? "diyerek " Hayırdır başına taş mı düştü? "dedim:
-Vapurdayım karşıya geçiyorum, yanımızdan geçen geminin bandırasında " Albatros " yazıyordu, usuma düştün;" İyi misin?" dedi...
Yani demem o ki: İnsan " Suya iz bıraktığı kadar insan!" ne kadar akıntı bir yerlere doğru sürüklese de bir su çatımına denk düşen zamanı mutlaka olacak hayatın bir yerlerinde...
Senden sonrasına bundan dolayıdır ki daha bir sıkı sarıldım. Hopa'dan,Cebelitarık boğazına kadar gezerken, kıyı kentlerinde beş on günlük misafirliklerde bir iz bırakıp, başka kentlerdeki görmediğim insanların yüzlerini özledim ve gittim...
Ya sen: Aynı yerdesin yine, aynı evde oturuyor, aynı işe gidiyor, aynı rutini yaşıyorsun... Belki bir zaman kemiklerimi kırmak istercesine sarıldığın o an düşüyor usuna. " İnsanın birtek kendine yalanı olmaz! " Kocaman bir yaşamı sundun ayrımında olmadan, metasal değerlerin ötesinde kendime ait aidiyetlerin sofrasına saldın; olumluluğunun bu boyutuyla bir güzel yanını daha katarak.. Seni yaşamımın Milat noktasına koyup senin umduğundan bile fazla sevdim...
Ya sen: Zaman post modern aşkların yüzeyselliğinde alışkanlık katıyor ezberletilmiş yaşamlara.. Sıradışı aşklarda ki damıtılmış sevdalar ağır bir ivmeyle yol alıyor zamandan...
Cinsellik ve gereksinim: İnsanı kendine yabancılaştıran o gudubet." Kapitalizm "
O zaman seni anlamak gibi bir kaygım yoktu şimdi çevremde birliktelik kurmak isteyen sairleri gördükçe seni anlayabiliyorum ama sığınılacak liman olmadın hiç bir zaman; Sadece saçlarını rüzgarda savuran özgür düş zamanlarına göç etmiş sevda masalıydın...
Şimdi sıcaktır İstanbul. Yaşadığın semtlerden biraz daha eksilerek ayrıldığım bu kent, sabah sularında yüzünü yıkardır güzelliğinin, mutlusundur umudunu bilemem...
Ama bilirim ki sen yinede çay bahçelerinde ya da ona yakın mekanlarda yudumluyorsundur çayını: " Bir tanede benim için iç! " Bu sıradan adam, sırasını bekleyen zamanlarda yine savar sırasını kimbilir.
Bu mevsim de Heybeliada'nın tam ortasından batardır güneş, belki prenses plajına gidip, bir ufak takılıp, batan grubun ardından, keyfe keder bir gecede selam salarsın İstanbul'a...
İnsan nedir ki çoğu zaman; güzel yaşanan günlerin özleminde kendi gerçeğinde soluk alıp verirken. Hadi bir parça İstanbul'da benim için soluklan; Yorgun ve terli emek sarfettiğin bir günün ardından gece kordona çıkıp, balıkçı teknelerinin fat fatlarında; Adalardan, Bodrum koylarına bir soluk İstanbul getir İmbat yelinde bir serinlik, bıraktığım İstanbulun kirlenmemiş gözelerinden...
Bir pazar sabahı erkenden kalkıp daha yeni demini almış bir çay bahçesinde yudum yudum duyumsa hayatın anlamını, rakıyı bir başka bahara bırakarak...
Henüz doğmamıştır gece, sokak lambaları yanar yine de karanlığa alışkın olmayan gözlerin ürküsünü aydınlatarak..
Ben ne yazarsam yazayım, anlayabildiğin kadarını anlayacağının ötesine geçmezse de hayat; Agaçlara su vermeyi unutma sakın! Dosta selam vermeyi; yüreğe sevda koymayı... Sıcak yaz atığı zamanlardan sıyrılan, çöl iklimlerine gebe, mevsimsiz bir hayat yaşanılan! "Gülüm!" Serin tutma yüreğini, Mavi sulardan iyot çalan sevdalı hırsız, ağaca can veren su misali...Ömür dediğin nedir ki; " Can soluğuna gizlenen su çürüğünden başka..

Hangi Mutsuzluğun Gölge Ağacıyım Kimbilir?

Soğuktu ve yağmur çiseliyordu, üşümeyen çocukların dinledikleri masallar kadar uyutulmuşluk egemendi geceye, Kurulmuş kabinelerde devletçilik oynayanlar istifa
ediyordu, Salih adasının Fransız işgalindeki satılmışlığına üzülerek... Yosuna düşen pasın, suyun dibine çöken balçığın ayrımında değildi kimsecikler... Satranç masasında piyonlar yeniliyordu en çokta ve birilerinin altına milyarlık çıkarları için peşkeş çekiliyordu; " Bekaretine tutsaklanmış zar yırtılmaları! " Çığlıklar anlık bir acının can tutsağından savrulan özgürlük şekilleniyordu hayat; Ağır ağır nedametlerinin unutkanlığından yol bulmaya çalışıyordu gecenin ayazını yitirmiş can soluklanmalarında; Ne de çok ucuza satılıyordu hayat... " Bedavaya gitti kızcağız! " diyordu birileri... Bedava yaşamıyor muyduk zaten; Hava bedava, su bedava, bacak arasına düşen sızılar onlarda bedava..." İsteseydi bir villa bile alabilirdi garibim! " Neden almamıştı ki haz duyumluğu hırıltılarda gelecek olan yorgunluğun can sızısına dayanma adına yaptığı fedakarlığın güvercin korunması kanatlarında...

Elleri üşüyordu, yüreği kadar soğuk gecede, bir insana aşık olmadan ve sevdalanmadan, gezginleyen bir sabahı selamlayan buğulu gözlerinde henüz demini almamış bir hüzün, Denizde balıklar kadar içine edilmiş kent çöplüklerinde gezinen umutları; Hiç aşık olmadan yaşayan insanlar kadar yükünü almış yolculuklarda gezinmelerdi hayat...
Bir adama aşık olmuştu kendinden büyükçe ve olgunca ve çocukca yazgınlığında bir öfkenin hoyratça... Korkmuştu yine de bekareti bozulmuş kentlerin asi
öfkesinden...
Bir adam bir kadına neden aşık olurdu ki ya da bir kadın bir adama? Aşık olmak hangi yürek izdüşümünün vurucu timlerinin öldüren duruşlarına gebeydi de doğumlarından üreyen sancıya tanık olmuştu?
Vurgunluk;
Bir ağacın sürgünleyen toprak salmaları gibi yaygın ve umutlu, sonradan üreyecek filizlerin ilkyaz hazırlıkları kadar tazelenmiş bir aşk üretkeniydi ve yoktular...
Yüreğinden geçen bir sızımlık zoraki haz alış ve metazori bir sevişgenlik; İsterik duygularda yaşanmış zamanın konu mankeniydi belki de bastıralamayan bir
aşağılanmışlık duygusunun hükmüne katil bir gecenin farz-ı misal deneme tahtasının megolaman ürküsüne gizlenmişti zaman ve kendisinin olmadığı bir yerlerde geziniyordu hayat...
.....

" Soğuk ve güneşli bir Ayazma gecesinde, Rakı içen insanların dönülmez akşam safaları kadar serzeniş ve kumkapı meyhaneleri kadar, keyfe keder geceden neşe çalış..."

Bu kıyı kentlerinde elzem olmayan bir zamanda, elimine edilmiş bir kimlikler bütünlemesinden tekilleşen yalnızlık ve acıyışın dayanılmaz hafifliği, barlarda söylenen türküler kadar serhoştu hayat ve mutluluk; Olmayan bir mevsimin alışkanlık yaratan düşleri gibi ataletine sığınılmış huysuzlayan bir boşvermişlik kadar aranan birşeydi ve insan yoktu gecenin teninde...
Elleri üşüyen kentlerin sokak çocukları kadar öksüzleyen bir hayat işgal edilmiş sabahlara seyircilik yaparken, umut vari bir bekleyiş güneşin doğacak olan ilk ışıkları kadar yıldızlar saydıran bir zamandı...
" Bir bilseniz neler yaşadığı mı derken yüzüne teğet geçen çizgilerde, tek başına kalmış bir ayakkabının eşini arayan umut kadar beklentilerde geçen zamana paspal gecekondu düşlerinde acınacak hayatlara serzeniş yapıyordu kendince...
Geceye rengini düşürmüştü sarı teninden basmalarda rengarenk bir alacalık; Sokaklarda yürüyen sessizlik şekillenmiş formasyonlarda direnirken hayata, otomobillerde gezinen kızlar, havalı kornaların düş yitiminden habersiz sevincil bir aşka hazırlıktaydılar, ipek yorganlara düşen izbe otel
odalarındaki kan lekeleri kadar masum bir hayat, ayrıştıran bir kirliliğin can damarı gibi bir kış gecesinden kalan ılık ve kaygan yapışıklıklarda acıtıyordu hayatı...
Kendinden büyükçe aşklarda küçülen yüreğinde daraltılmış bir umutsuzluk; Sessizce çıkarıverdi sesi dudaklarından...
- Ne olacak şimdi, evlenecek misin benimle?
Adam upuzun çıplaklığından utanmadan ve karşısındakinin utandığını umursamadan; Odanın sıcaklığındaki rehavetle:
- Ne olacak diye sormanın bir anlamı var mı? Yaşadık ve yaşayacağız, gidebildiği yere kadar..
Kadın:
- Ama ben senin beni sevdiğini düşünüyorum. Yanılıyor muyum yoksa? Konuşmalarındaki güzellikten yattıktan sonra eser kalmadı geriye... Yaşayabildiğimiz kadar yaşarız hangi anlamı içkinleştiriyor sence?
Adam:
- Seni sevdiğim kadar hayatı sevdiğim anlamını da kapsıyor ve sen o hayatın bir öznesisin ama en özeli değilsin sadece özeller içinde olanısın hepsi bu! Ben seni Devrim düşlerimin bir yanına koyarak yaşarım, sen de beni kendi düşlerinin bir yanına koyarak yaşarsın. Daha bende göreceğin çok şey var!
Kadın:
-Hepsi bu kadar mı? Sen Devrime adanmış bir yaşamın parçası olarak göreceksin beni; Ben de senin Devriminden daha değerli olmayan bir özel olarak kalacağım öyle mi? O zaman sokakta eleştirdiğin insandan ne ayrımın kaldı söylesene! Onlar bir şeklin aşkını yaşıyorlar, sen de bir idealin aşkını! Yanılıyorsam aç kendini biraz... Bir cinselliğin başladığı yere kadar mı aşkın tanımı? Haz almanın bitim noktasında aşkta bitiyor mu kendiliğinden? Adam: İnsan nasıl birşeydir söylesene bana? Örneğin ben seninle çıkana ya da beraber olana kadar yüreğimdeki eksik bir yan gibiydin, Tamamlayan olarak görüyordum
seni... Gezerken, dokunurken, birşeyleri paylaşırken belki bu anın imgelemini kurmamıştım. Çünkü bu olması gereken bir gerçeklikti ve yaşamak zorunluydu ama sanki bir elin tılsımından etkileniş kadar bir iç çekişmesinde seviştikten sonra bozulan büyü gibi alışkanlığım oldun. Bunu çözemiyorum çoğu zaman! nedenini de bilmiyorum ama birden bire Mantık en acımasız bir biçimde devreye giriyor ve bütün duygu yüklemlemesi zamanları soğurtuyor... Yani senin anlamın mantığın işlediği kadar gerçek oluyor, berbat bir anlamsızlık bunun adı! Bundan dolayıdır ki; Öznelerin çoğulluğundan türeyen çok özel biri olarak öncelik taşımıyorsun. Yer ve zaman kavramında öncelikler kendini sağaltarak başka bir önceliğe sıra veriyor yaşamsal doğruluk çerçevesinde...
Kadın:
Ama sen benim özelimsin; En azından şu an ve paylaştığımız zaman kadar. Bu tavırların seni benden soğuttuğu zaman kadar mı aşkın ömrü? Ben önceliğin olmak istiyorsam ya da yaşamındaki yapı taşlarından biri; " Her üstüne koyduğun tuğlanın altında ezilip kalan olmaz mıyım? " Bir de şunu denesen; Yaşamındaki yapı taşlarının en üstüne koysan ve ağırlığında ezmesen beni, ben daha çok ama daha çok sevsem seni ve sende beni! Lanet olası bir yaşamda hiçbir şeyi değiştiremeyecek kadar erk olamazken; Kendi gerçeğimizin gözelerinden bir hayat süzümleyip, taşların altına ikimiz beraber koyarak elimizi bir kavganın içine girsek daha iyi olmaz mı? Sen demez miydin hep " Aşk bir Devrimdir,Devrimse kollektif bir aşk! " Öncelik aşkın neresinde saklı kaldı lanet olası söylesene! Hangi devrimden geriye kendinden emek veren insanların düş yitimlerinden başka birşey kaldı? Yetmedi mi? Bunca acıların içinden süzülmüş edebiyatlarda, iç yolculuklarda özümsenemeyen hayat... Bırak bana kendini, ben de kendimi sana gidebildiği yer burası olsun hayatın!

Öfke kınından sıyrılmış bir sevdanın asi bekleyişinde; Yol almaktadır geçmişin aydınlık penceresinden güneşe perde çekilmiş aşklara...
Adam ve kadın iki tane insandan bir yarın yaratmanın çelişkisinde, geçmişten gelen anıların ölümcül düşlerinde bakmaktadır birbirlerinin yüzlerine... Baktıkları yüzlerin her mimiğin de bir çok insan gezinmektedir...
Kadın her baktığı an'da; İlk öpüştüğü insandan sıralanarak bir gezginliğin içine doğru sessizce yol vermektedir. Tarığın öptüğünden daha bir somurtarak öpmektedir adam, Uğur'un sevişgenliğinden daha bir nazik ve hoyrattır ve sosyalliği hepsinden daha güçlüdür... Çocuk adamla büyük adam arasındaki gezginlikteki haz verme sanatı hepsinden daha iyidir kendince... " Kendini büyük gören küçülmüşlüğünün dışında..."
Adamsa bir tek kadının anatomisinden tamlamalar yapmıştır hayata dair. Her kadında bir parça tümlenen mozaikler bütününde hep o ilk kadını aramıştır. Sayısal oranların çokluğundan üreyen hayat; Her zaman damıtılmış bir sevişgenlikte mutluluk dağıtmaktan öte bir anlam içermemiştir kendince; Hep dağıtılanın olduğu bir yaşamda kendini dağıtarak büyümek ve çocuk kalmak; Ortalarda bir yerlerde gezginlenen mayın patlaması gibi patlamıştır hayatın olur olmaz zamanlarına...
Fahişeliğin dizboyu çamurlarda potansiyelleştiği yaşamlarda, egemen erkin yengisine tanık olunan zamandır. Aşk ucuzdur ve sevda giderek çoğalan yalnızlığında hilkat garibesi gibi engel tanımayan bir yenilgiye tanıklık etmektedir...
Evren kendi döngüsünde tamamlarken turunu; Günlük haberler rutin benzetmelerde giderek yaygınlaşan etik çöküntünün hatboylarındadır... Egemendir ya kapitalizm tüm kurumlarıyla; İşgal etmiştir ya hayatı! İnsanın en öznel yanlarını kapsayacak kadar umutludur yarınından... Azgelişmişliğin sömürgeleşmiş toplumlarından elde ettiği rant kadar sağlamıştır ekonomik refahını... Aşmıştır sorunsalını kendince... Suçların geceye gizlenemeden ayyuka çıktığı zamanlardır yaşanan ve hırsızlıklar, sevişmeler, işgaller; Bir tarihin içinde yaşayan insanların etki alanı kadar gerçektir. Korkunç bir alışkanlığın içinden geçen zaman sıradışılık denen o marijinalleşmiş kavramın yenik öfkeleri kadar mağrur ve kendi doğrularını koruma
çabasındadır...

Zaman sana ait olduğu sürece, gerçekle düş arasındaki kurmak sana kalır...
En kısa zaman an olduğu kadar, yaşamsal donelerde fırsatlık zamanlarda kayganlaşan sınıfsallık, uçurtma kanadı iletilerde bir imgelem yaratsada, her zaman sevgiye ait kavramlar, izafi aşkların gerçek yanında başka bir gerçeğin görünmeyen yüzü kadar sırıtır,kimseler farkında değildir; Farkındaksızın kaybolan bir düşün, aşkını aramaktadır hayat ve sevgi soyuttur....
Aslında herşeye bir ad koyan başlığın yaşamsal anatomisinde, insan denilen varlığın biyolojik yapıtaşlarından bir format türetmek zor değildir ama sevgiyi tanımlamak zordur ya da en zoru başarmak adına verilen kavganın, kolaycılığa kaçan yanlarında; Sistemsel dokulardan özümlenerek sunulan hayatın başka bir boyutu, bütün gerçeklerden gizlenen yüzüdür... İnsan mutludur kendince; Kendince kederli, kendince sevincemeli; " Ya Sevgi? "
Adı konulmamış zamanların neresinde saklıdır, metasal değerlerin adına aşk derken, soyutlanmış bir resim çizen ressamın fluğ tablosu kadar pahalıdır ve değerini bilen olmamış( mı) dır hiç bir zaman...
Umut değil midir sevgi? Emek, üretgenlik, direngenlik, vargısından üreyecek erimsellikse materyalist değer değil(mi)dir?
Bir Sosyalizm düşü; İçinde insan, içinde toplumsal kurtuluş...
Bir sevda düşü vardır insana dair; Her şey kendi gizil gücünde saklıdır. Bulmaksa insana kalan(mı)dır?
Sarı Güllerin solduğu zamanlarda insana düşen hayat; Tüm arayışların neresine düşerse, bir bulmuşluk anı kadar sevinçli olmak işten değildir... İşten değildir bir aşka serzeniş faslından umuda iç çekiş...Gelinmiş bir yolun yarı sapalarından dönüşler bir mevsim geçişidir ve balıklar İstiridye incilerinden tek ve nadide insanlar üretmektedir...

Geceye İstanbul sisinden çöken bir görüntüsüzlük egemendi ve ay puslu bulanık gölgelikte sandalların yolunu kaybeden sevdalarını aramaktaydı; Yalnız adamın kordonboyu iç çekişlerinde, havlu kokularına istemleyen bir özleyiş; Zaman sürüyordu ardında kalan ne varsa sessiz sedasız... Kalmakta olanın bir zaman şiirlerine düşen yalnızlık? Sardunya gölgelerinde terkedilmişlik tatminkarlığına sırasız bir bulut geçişlerinden nemini çalan gözyaşlarına tanıklık etse de; Gitmekte olanın asi isyanlarında çoğullaşan yalnızlık umutları serpilmişti yollara...
Anarşist bir düşün aşkları kadar sevda üreten hayat, açlığın diz boyu korkaklığından sıyırarak yaşananı; Yaşanacak olanın Ebruli desenlerinde usta bir sanatkar işciliğinde kendiliğindenci bir yaşama sürgitlemekteydi...
Kadın ya da erkek özlüyor muydu zamansız; Yaşanmış bir mevsimin erken yediveren tohum salgılarını bilinmez ama iz düşüyordu; Gitmiş ya da kalmış olandan bir katre toprağın ana göğsüne....
Özlemek: Bir mayıs sabahında; erken kalkışlarda işci bayramının heyulalı telaşına hazırlık ve sloganlardaki umuda haykırış kadar gerçekti... Kolkola ve omuz omuza durulan yan yanalıkta, ara sıra bakışan gözlerdeki heyecan; Birazdan gelecek olan üniformalıların jop ve köpek saldırısına direnecek kadar bir hazırlığın telaşını taşıyordu... Kadın sımsıkı kavramıştı erkeğin kol kaslarını hiç ayrılamayan bir zamk kadar kuvvetli ve ihtiraslı... Aynı anda düşündükleri herşey yaşanacak olan bir gerçekliğin tutkulanışı kadardı, akşama hazırlığı olmalıydı zamansızca sevişmelerin... Tutulmuşluk seramonisinden gözaltı sonrasına düşen direniş formatı, akşamcıların serhoşluğu kadar ayık, Hayyam kadar şairane ve isyankar aynı zamanda keyfe kederdi....
Düz topuklarında koşar adım eylem doğallığı, rüzgarın ve hızın savurduğu saçları; Erkek kadına bakıyordu sadece, kadında erkeğe...
Eylemsel atıklarından kalan bir sevişgenliğin ön hazırlığı kadar isterik, yorgunluk çıkaracak kadar kırmızı şaraplardaki ham serhoşluk, balık ve salata sefası kadar
baygınlık... Mutluluk yarında saklı kalan ve hep birşeylerin gölgesinde saklanan saklambaç oyunu ... Sadece bakmak yetmiyordu hayata ve yaşanan bir zamanda dengesiz bir duruşun farkındasızlık savrulması saklı kalmıştı her eylem atığı adımlardan arda kalanlarda...
Düşleri çalınmış bir sabaha uyandıklarında;
Kadın:
- Bugün yağmur yağıyor, senin gitme zamanlarından geriye ne kalacakki? Erkek:
- Ne demek bu? Kadın:
- Bilmem; İçimden geldi söyledim işte! Ne demek olduğunu bende bilmiyorum. Uzun boylu adam sessizce çekip gidecek ve ben terkeden olacağım sözde... Merak ediyorum; Giden midir terkeden, yoksa kalan mı?
Erkek:
- Aslında zor bir soru değil ama kolayda değil... Biçim ve özün duruşuna bağlı bir olay belkide! Hangimiz özümüzdeki ayrışmışlığa yenik düşecek kadar zayıfsak belkide o olacak terkedilen... Belki de biçim ve özlerin ayrışmasından bir hayat türeyecek başka bir gerçeğin düşlerinden uyandıracak sabahları...
Kadın:
- Belkide böyle değil; Ben seni toplumsal yasaklarınla severken çekim merkeziydin. Öyle ya! Her yasağın içine saklanan bir aykırı sevdalık vardır. Senin yaşadıklarına öykünerek sana ulaşmak istedim. Başardımda; Senden alacağımın muhasebesini yaparak... Ya sen! Yasak savan anarşistliğinle korkuttun beni! Ben sana senin verdiğin özverinin ne kadarını verebilirim ki herşeyi retederek bir yerlere koydun beni... Ne kadar kaldırabilirim ben bunu hiç düşündün mü? Bu bağlamda ne kadar sen terkeden olsan bile aslında benim terkeden... Seni illegalitenin içinde sevdim legalleşmemiş yanlarınla beraber ama sen legalliğe zorluyorsun bu da benim korkaklığım; Her zaman kaçan değil midir terkeden?
Erkek: - Doğru; Ben kalmakta olan oluyorum ozaman ki hayatı yaşamak bana kalıyor sana kalan sa kendine ait bir yaşamda yolunu bulmak. Beş yıl sonrasının sevmelerinden... Üstelik yorgun sonbahar yüzünde savrulan sevdaların çöpçüsü olabilmek zor sanat. Sen bir aldatılmışlığın sancılarında, ihanete puşt bir zamanın alışkanlığını yaşarken; Ben se her insanda kendime ait bir parça arayarak bir sevdanın ardına takılacağım.bulmak ya da bulamamak benim sorunum olacak. Mamafih; Kurduğumuz düşlerin gölgeliğinden üreyen Eylül Faşizminin yıpratamadığı bir insan sevdası bizimkisi... Belki mutlu olmak gibi bir kaygımız olmayacak ama ya sevginin adı sosyalizm olacak, ya da yeniden sevmekle başlayacak her şey... Hayatı, insanı, doğayı, aşkı... Metasal değerlerin gölgesinden süzümlenmeyen hayat, belki de bir aşktan aldığı heyecanla bütün metasal değerlerin doymuşluğunu türetecek. Olmaz mı sence?
Dayatılanın bizlere verdiği tek değer metasal ve bu olmadan aşk olmaz dedirtiyor ki bunu yapmazsa eğer varolan sistemin çürüyeceğinden korkuyor ama bir aşktan kocaman bir evrenin nasıl işgal edileceğini dayatmıyor. Çünkü her sistem kendi içindeki çelişkileride beraberinde üretir. Kendi tek doğrusundaki çelişkileri yok etmeye yönelik saldırılarıyla beceriyor bunuda... Sokaktaki insan ilişkilerine baktığımızda ayna gibi sırıtıyor insan; Omurgalı duruşların yerine geçen şekilcilik aşka da ona göre formatlar yüklüyor... Bunun adınada mutluluk diyor... " Ben mutluluğu satarım, almaktır size düşen! " derken aslında kendi mutsuzluğunun gölgesinde psikosayrı insanlar türetiyor. Senin korkunda burdan kaynaklanıyor bence...
Kadın öfkeli bir çıkışla doğruldu oturduğu koltuktan, ellerini adeta adamın gözlerinin içine sokarcasına bir devingenlikle, bağırarak konuşmaya başladı... - Sen hep korkudan bahsediyorsun. Nerde yaşadığını zannediyorsun, Komünist bir ülkede mi? ya da kendi başına bağımsız biri misin de bu kadar fevrisin? Sensin asıl korkan! Yaşamın gerçekleriyle yüzleşmekten korkan sensin! Şu an ikimizde çırılçıplağız ve dokunuyoruz biri diğerimize; Manyakça sevişeceğiz birazdan sonra ben sokağa çıktığımda yüzüme bir maske takacağım sen bir maske... Yüklenen rolleri oynamaya başlayacağız, kim iyi oynarsa o kazanacak. var mı ötesi? Ben senin üstüne basarak yükseleceğim ya da sen benim, hangimizin kazandığı önemli değil o kadar! Kazanmakta izafi bir kavram senin dediğin gibi, herşeyin boktan olduğu bu dünyada neyi doğrultmaya çalışıyorsun tek başına bırak gitsin gidebildiği yere kadar... Lanet olasıca! Diğerleri gibi ol sende, kıyamet kopmaz merak etme...
Adam, kadının öfkeli tepkisini gülümseyerek izlemekle yetiniyordu sadece; Kol kıvrımlarına, Gözlerindeki öfkeye, ileri geri gidişlerindeki göğüslerinin diri duruşundaki erotizmin devinmesini... Çıplaklık çok şey anlattığı kadar, doğallığın gereksiniminden doğan sevişme sanatının uzun süreli serenatlarında bir haz sanatı olarak kalıyordu, doyum almak için yırtmaçları açılmış bir etekliğin altından görünen düzgün hatlı bacaklar kadar isterik değildi cinsellik.. Hangisi daha iyiydi bilinmezdi! Belki de kişiden kişiye değişen kavramlar kargaşasında, hazlarda değişik formatlarda şekilleniyordu kategorize edilmiş kimliklerde....
Aniden kayıtsız duruşun asi bir sevişgenliğe dokunuşunu algılamaya başlamıştı adam. Kadında öfkeden yükselen sesinde adrenalin yülselten bir anda aynı duygularda sımsıkı sarılma gereğini hissetmişti adama... İçinden geçenin adamda yaratacağı tepkiyi düşünerek bastırmaya çalıştı us yürüttüklerini... Çoğu zaman böyle zamanlarda adamın isteksiz duruşlarında bir anı yakalayıp, kayıtsızlayan tepkisizliğine tanık olurdu...
Adam: Bazı zamanlarda eşiyle tartışırken onu sevdiğinden dem vurur, elinden kayan bir şeylerin tutunmacı mevsimlerine sığınırdı; Hiç bakmazdı kadının gözlerine, baktığı zamanda öfke selinde bir zamansız çaresizlik, tutunacak bir dal arayanların tutunmasız savruluşu gibi kalırdı adamın gözlerinde o zaman daha bir bırakmamak gibi sendrom geçişi yaşardı... " O uzun sevişmelerde haz aldığı zamanlara; " Adamın sokaktaki duruşundaki kendine güven, insanlarla konuşurken kendi doğrularına duyduğu eminlik; Usundan " Bırakma bu adamı! " diye geçirirdi içinden... İnatla onu bırakmak istemediğini ima edercesine, bakardı gözlerinin içine içine; Bu bakışlarda bir kez daha yenik düşürmenin hazzının doyumunda keyfe keder bir bekleyişte sabırla durma gerektiğini empoze ederdi yüreğine...
Halbuki adam; Paylaşılmış, emek verilmiş bir zamanın göz göre göre kaybolup gitmesini istemeyen bir vicdan muhasebesinde, bitkinliğin gözlerine oturan kan
birikintisinde, umarsız bir duruşla sessiz öz ölümlere tanıklık ederdi.
Sadece üzülmemesi için söylenmiş " Seni seviyorum! " Cümlesinin savrulmacı yenilgilerinin sızısını saklardı yüreğine, geçmişine döner, işkence ve baskılarda geçen zaman direngenliğini arardı zamane duruşlarında...
Artık olmayan bir zamanın, gerçekçi bir zamana yenik düşmüş doğrularında, icazetçi bir sevgi dilenmesi; Ucubelerden örgünlemiş bir sistemin, aidiyetçi kimliklerinde geçmiş zaman sevdalarından çalan modern hırsızlar kadar cesur değildi... Öykünülmesi bol nostaljik kalıplara sığdırılmış bir dinazorluk; Post Modern zamanlara inat ayakta kalmanın onurlu savaşı gibi dursada, önüne geçilmez bir akımın öncülüğü; İşleyen çarkların elinde acımasızca yok ediyordu geride kalanı... Geride kalan; kendini yenileyenle eşit koşullarda savaşmadığı sürece, bir yenilgisi olacaktı hayatın ve kaçınılmaz sonlarda umut, her yenilgiden sonra yeni bir yengiye doğru yol alacaktı sessiz ve derinden....
Yazılmamış bir tarihte; Bilinmez yolculuklar bir balığın gözyaşları kadar belirsiz, bir göç ediş kadar, bırakılan kentlerde anılardan geçerek yol alacaktı hüzün köprülerinden. Gitmekte olanın öyküsüydü bu; Sevinçle hüzün arasında gezinen zaman, anlık yaşamsallıklar da hazsız sevişme sahnelerine tanıklık etse de her sevişme haz alınmış bir anın imgelemini düşürecekti, geçmiş bir tarihin gölgesine...
Sloganlardaki umutlar, aşka dair olduğu kadar gerçekti ve aşk her terkedilişin ardından gelen yalnızlık düşleri kadar gerçek... Sızı bırakıp çekip gidiyordu ait olduğu yere doğru, sırasını savan hayat geçişlerinde... Kadının gözlerinde gezinen bulut mevsimleri, yağmur yağdırmayacak kadar gerçekti ve acı savrulan saçlarında ilk kadının rüzgarını bırakarak, oyuklamış bir yolculuk
taşıyordu düne... Baskıcı dönemlerin tenhalığından yükselen "Yaşasın Sosyalizm! " sloganı korkak bir zaman diliminden adete hız limitini aşıp geçerken; Dünle bugün arasında gezinen nedamet sızıyla beraber geçip gidiyordu sessiz bir kedere doğru anıları taşıyarak...

Sevişmek için kederli bir zaman diliminden duygu yoğunluğu taşıyordu hayat dudaksal somurtuklanmalarına... Her yer aynıydı; Elektrikleri kesilmiş kentlerin, aydınlık gemi sancaklarından gelen loşluğundaydı ve Denizde yosun kokusu, Bahara serenat zamanlarında dalgın bakışlarında bir umudun haz alım noktasındaydı... Dinginlik burunu döndüğün zaman kaybolan İyot kokusunundan uzak ve hüzün sarkıtıyordu geceye... Denize bakarak, anılara yapılan yolculuklarda, gülüncemeli ve acemi iç çekişler soluk alıp, soluk çalıyordu zamandan... Her vefasızlıktan sonra çelişkiler taşıyarak yol alan nedamet; Kör gecenin koynundan üreyen aydınlık kadar gönençli gülüşler salıyordu Deniz bakışlarında, Kırlangıç göçerten sevdalara....
Aşk bir ayrılığın birleşen yanından soğurtulmuş özlemek sanatı kadar, sağaltılmış iç yorgunluğu gibi çökerken geceye, türkü sömüren barlarda serhoşluk ve evladiyelik bir zamandan kalan gönençlik! " Aaaaaaaahhhh bu sevdalığın gözü çıkmasın emi! " diyerek, yerde serili halının çizgilerine odaklanan göz süzgünlüğü ve düşündüren geceye bir düş düşüren kadın silüetleri geziniyordu anlarda...
Demir almaya hazır gemiler Agantada beklerken, kalkışa hazır zamanlarından insanlar geçiyordu... Kadınlar bir vardılar, bir yoktular... Özgürlük denen o menem kavram, kendi iç çelişkisinde savrulup dururken; Bağımlılığın içinden üreyen bağımsızlık, el kapatması bir yüreğe sığdırılmış, insan parçalanmışlığından su yol alımlarına yolculuk hazırlığındaydı...
Ürkek insan gezinmelerinde çekinceli üreyen sevişgenlik, kırık kanatlarında ileti salsada martı düşü umutlara, her başlangıç noktasında adımlanamayan zaman kadar soru sormaya korkarak geçip giden bir hayatın hiç başlanamayan noktası kadar zamansız gezintiler taşıyordu kendiliğindenci hayatlardan...
İnsan güzeldi kendince ve yalnızlık insan güzelliğinden arda kalan sarhoşluk... Bağ mevsimlerinden şarap yapma zamanı geçmemişti daha
Erkek:
-Senden bir zaman çalacak yalnızlığa gideceğim ben, şu an ki bıkkınlığımdan arda kalacak olan bir özleyiş olacaksın zamanın bir yerine düşen notlarda... Onu bulduğum zaman, telepatik bir kesişme anımız olur mu! " Bilinmez! "
Kadın:
-Varsayalım ki Ege' nin bir kıyı kasabasındasın ve Türkülü bir an yakaladın; Benim sevdiğim bir parçada kendiliğinden çalıverdi... Zaman kavramı ne olursa olsun, yanında kim olduğu da farketmez ara beni olur mu? Kesişme ya da kırılma noktalarımızı açıkca vurgulamakta fayda var kanımca, kopuşumuz daha bir ivmeli unutkanlık taşır o zaman... Benim vereceğim ya da senin vereceğin, ikimizden birinin baştan savma yanıtı olduğunu algıladığımız zaman; Ne kesişmeler kalacaktır geriye ne de kırılmalar, belki Telefonlarımızı bile sileceğiz rehberden...
Erkek:
Beyin denen bu bilgi depolayan zımbırtı varken, reelde neyi silersen sil olmadık bir anın izdüşümünde canlanır belleğimizde, hiç olmadık bir ayrıntı takılıp kalıveririz tüm
olumsuzluklarını unutarak yaşanılanın... Sadece o an kalır aklımızda o zamanı kıramaz ve engelleyemezsin...
Kadın:
Ne farkeder ki; Aslolan yaşanılan değil midir? Ne çıkar bir saniye düşüversen usuma, takarım yüzüme bir maske ve yaşarım. Her zaman yaptığımız gibi... Herkes sen değil unutma! Hiç kimseden de sen olmasını bekleyemezsin. O anlarını yaşadığın an yalnızlığa en çok gereksinim duyduğun an olarak düşer yaşamına ve kaybedeni sen olursun. Bir doğruda dönmüyor Dünya, sabitlenmiş bir doğruda yok! Sen ya da ben kendi doğrularımızda diretirken, her yenilgide bir umut bırakarak yaşamak senin deyiminle; Lastik gibi süzümleniş olur, çelik gibi kırılma olmaz....
Tanklar geçerken, işgal edilmiş kentlerin sokaklarından, korkak insan yüzlerinde gerginleşen zamansız bir acının gözbebeklerine saklı kalan hayatlarda kaçışlar başlar; " İnsanın kendinden uzaklaştığı yerlere..."

Kırık aşklardan bir zaman yaşanmışlarıdıydık belkide, dışarda üşüten bir rüzgar.... Şubat Baharlarına serenat yapan asi iklim çocuklarıydık... Her fırtına sonrasında inadına türkü söyleyen çoğulculuğumuz kadar sevdalanmışlığımız; " Yangındık! " Su üstü köpürten sevdalarda bir direngenlik, el yazması yazılarda; Gün basması aydınlık; " Umutluyduk! " Her umutta adını koyamadığımız mutluluk... Kıyı rüzgarlarında korunaksız aşklar geçerdi üstümüzden, isyankarlığımız hat boylarından geçen neferlerin marşları kadar umutsuz değildi elbetteki, kaybedilmiş kentlerin işgalci ruhu sarmalarken bedenimizi....
Sonyaza çok vardı daha; Yaprak Dökümü zamanlar gelmemişken, gelivermiştin usulcacık, kapıyı vurmak gereğini duymamıştın, bastığın her Arnavut kaldırımında, geçmişinden iz süren sürükleyiş; " Doluklaşmıştın! " Bir köşede saklanıp sobelenmeden kurtulduğun anlar az değildi elbetteki, az değildi umuda iz sürüş, yeşil parkalı çocuğun gözlerindeki fer, şimdiki zamandaki aşka bekleyen randevulaşma olsada... Gözlerinin altına düşen morluk ve şişlik; Suya iz düşüren kızın göğsünde avuntuya durulacak kadar gerçeklikti...
İnsan kendi gerçeğinden bir başka gerçeğe bağ kurarken; Depremler arta kalanından bir umuda seslenir ya belkide öyleydin, belkide değildin bilinmez soru işaretlerinden, yanıtlanmaya çalışılan aşka ibare yapan türkülerden geçen aşk insanı kadar saf ve masum ama bir okadarda korkaktın...
Yeşilin eteklerinden vücuduna gizlenen çıplaklığın, gizemli sevişmelerine tanık olma zamanı... Özölümden biraz almışlığımız az olsa da hergün biraz daha büyüyor içimizdeki çocuk, biraz daha küçülüyor... " Yoksun! "
Sahi yok musun? Yani hiç olmayacak mısın? hiç beklenmedik bir zamanda kapıyı vurup girmeyecek misin içeri? Küçük kentlerdeki sevişmeler ürkek doğaçlamalar mevsiminden geçer ya öyle işte! Anlamsızlık ve kifayetsizlik ve yalnızlık tatmin olma duygularından arta kalan çoğul yalnızlığım.... " Ne kadarda çok insanla yaşarken o kadar azınlıkta kalan düşlerimi saklamışım sana! " Almıyor musun?
Satılık düşlerim var... Bu katran karası zifatların baharına gizlenmiş satılık düşlerim. Artık satmaktan vazgeçtim benden gayrısına bana ait bir yaşamı! Biliyorum korkuyorsun ya da oynuyorsun. İster kork, ister oyna herşeye rağmen güzel rol yapıyorsun...
seni sevebilmek gibi bütün nedenleri piç ederek oynamak rolünü; Aslında kendi korkaklığından başka birşey değildir kendince... Bilir misin insanın en zorlandığı kendi rolünü oynamayı becerememektir hayatın içinde. Maskeler takılmış bir evrenin kirlenerek büyüyen bir çocuğu olmaktansa; Çırılçıplak bir zamanın doğaçlamasını oynamak güzeldir her zaman...
Bu küçük kente yağmur yağıyor ahmak ıslatan yanından, ıslanıyorum; Sahi bir ahmak mıyım ben? Sevdasında gezinen türküler söyleyen, mutlu olmak için o kadar çok nedenim varken; Olmamak için yapıyorum elimden geleni. Düşlerim var mı? " Göremiyorum! " düşünecek bir zamanı... bir uğrayıp çıkıveriyorsun. İncecik vücudun, çocuksu gözlerin... Sen olduğundan emin olmadığım bir düşse bu? " Korkuyor muyum?
Belki de! Değil belkide; Bu küçülmüş kente yağmur yağıyor. İlk cemre toprağa düştüğü gün burdaydın, ikinci cemre suya düştüğü gün yine burdaydın... Yağmurlar ıslaklığından geçerken üşümeyen çocuklara selam verdim sessiz ve kedersizce, sesini kaybeden bu kentte aşklar düşüyorken kıyı boylarına; Üçüncü cemrede ben çırılçıplak olmak istiyorsam: Tüm yüreğinle hazırlamalısın beni buna... Çocuklar kıyı boylarında Güneşli bir günün ateşle dans edenleri gibi Nevruz sabahlarından selamlamalı ilk yazı... " Sen olmalısın! " Sen olmalı mısın? Bunu kendine sormalısın! Benim kabul etmişliğim senin olmuşluğun ya da olmamışlığın olacaktır şüphesiz... Sen olmuşluğunda bağ bozumu üzüm tadının; Şarabi mevsimlerden geçen harami aşk hırsızları seni çalarsa olmamış olacaksın. Hayat senin ve ben ya olacak ya da olmayacak olan olmayacak mıyım? Kaçtır Güneşe bir sabah selamı verememenin uykulu tembelliğinden uyanamadım. Gece başlıyor, bütün görüntüleri karaltan yüzünde... Sabah; Güneşle sevişen dişi ve bakire Venüs;ün bir başka coğrafyasında; Ben göremiyorum! Kybele olmalısın sen! Ben bereketinden üreyen aydınlık... Tüketmişliğimiz bir aşka dair olmasada; Tükenmişliğimiz zamana dair olmamalı... Yağmur yağıyor; Çocuk ıslanmalarında gezinen bir zamanı o kadar çok seviyorum ki selam salmak; Bir ülkenin ikliminden geçen asi sevişgenliklerin, gün dönümüne düşüyor... Mutlu olmak için bir nedenim yok ama umutlu olmak için var. Bundardır ki beklemek denen o göreceli kavram biraz daha anlam katıyor hayata, her bekleyiş iç karartan sancılara serenat yapsada acı ve beklemek olgunlaştırıyor insanı...
Kısaltılmış sevgilerde eksiltilmiş insanlar vardı ve soğuktu yağmur çiseliyordu. Kuşatılmış bir sabaha uyanıyordu kıyı kasbalarının ölgün ışığında hayat. Karşı yakanın ışıklarının geceyi aydınlatan yüzünde, suçları gizlemek bir neden yoktu. Bütün suçlar ve suçluları gün aydınlığına düşen huzmeler kadar buluttular ve hoyratca yağdırıyorlardı Gökyüzün den asit yağmurlarını... Meskun mahalden gelen yoksulluk gibi çığlığını salarken, icazetciliğin çaresizleyen yanı; " Yoksulluk hep var olduğu kadar gerçekti ve bütün aşklar payına düşeni almıştı payına düşeni..." Mutluluk neydi? Sıradan bir insan gözünde, umulanın ötesinde dayatılandan başka... Mutluluk neydi? İmge yanılsamasından öte bir şey miydi? ki bütün insanlık aşık olmak ya da sevdalanmak için can atıyordu... Portakal çiçekleri ilkyaza ileti salarken, gelecekte birgünün nevruz ateşini körükleyecek olan insanlık, aşkın dibine düşen ateşinde, heyecanlı ve sabırsız , son cemrenin düşmesini beklemekteydi... Ne kadar ozon tabakası delik olursa olsun; Henüz bozulmamış mevsimler vardı ve izdüşüm coğrafyasından sıyırıp zamanı ağır ağır yürümekteydiler hayata...
Yaşanılandan öte bir anlamı vardı hayatın ve onlar bu hayatın temsilcileri gibi inadına yaşamaktaydılar
Zaman ivedi bir geçiş seramonisinde mağrurca yol alıyor Beyaz bir Geminin pervane sularında; Güzel insanlar ne kadar umutlu bir yolculuğa çıksa bile; Dümen suyuna takılan hayatların sancılı doğumundan arta kalan Prematüre çocuk el sallıyor... Belli ki kalmakla olanla, gitmekte olanın arasındaki farkındasız yaşamın alışkanlığından bi haber. Aidiyet duygularıyla bağlı olduğu yaşamda her ne kadar kastlaşmamış olsa bile o kadar esnek değil... Sessizce sallanan mendilde, umursamaz aldırmazlık; Köşe başlarını tutan işgalcilerin sergiledikleri aşklardan satın almak zorunda kalıyorlar... Mutlular ( mı ) kendilerince?
Neden insan ansız yaşadığı anlarda, hayatı içkinleştiren şeylerden yoksun ve anlamsızlaşır! Yok mudur ki hayatın bir değeri? Herşey boşlanmış bir iç yolculuğu sessiz iç çöküşlerine tanıklık eder? Sıradan bir gün soğuğu yaşanırken, Zaman eşkiyasının hükmüne girmiş bu kıyı kasabasında; " Şimdi İstanbul'da olmanın! " Hüznünü ve özlemini yaşamak görsel medya ekranından geçen vapurlarda... Binilmemiş ya da geç kalınmış yolcular gibi; Yeni bir vapur saatini beklemek, telaşesi heyecena katık dilen ürkülü bir bekleyiş... Ya bir sevgilinin geciken randevusu ya da geç kalınmış işin mazeret üretme sıkıntısı... Akşamcı bir sabaha yorgun uyanacak düşlerde, varsıl sofralarda gezinen hüzünlerde; Düş çalmak Boğazda geçiş yapan gemilerden... Herşeyler Sarı Güllerin orospu bakışlarında düğümlerken yaşamı, bir yerlerde yeni yanlışlar yapmanın nedametinden uzak; Başka bir yanlışın kucağından seslenmek hayata... Artık bir başka zaman çocuğunun doğum sancısıdır evrilmekte olan... " Suçlar ve pişmanlıklar! " Gecenin öteki yüzünde gezinen sokak çocukları kadar masum ve safiyane, uyuşturulmuş gözkapaklarından süzülen Evrenin aşk çocuklarıdır aslında...
Biz ki; O masum gecenin saf sevişgenliği kadar ihtiraslı ve delişmen bir isteriklik; Mutluluk aramaktayızdır geceyarısı çalınan düşlerimizde... Bir kez kendimiz olabilme şansını yakalamışızdır; " O da yalnızlığımıza denk düşmüştür. " Her ne kadar demişse de Üstatlardan biri: " Yalnızlık paylaştıkca azalır! " Yalan söylediğinin kendiside farkındaksızın yaşamıştır aslında çoğullaşmayı ve kendi farkına varamadığı avutmaların öykünülmüş yanında, aslında yazdığı bir tek kendine olan aşıklığının kıyısından geçen Post Modern aşklardan yalıtılmışlıktır...
Mutlu olmak için ne çok neden varsa, umutlu olmak için bir o kadar daha çok neden vardır ve gizlenmiştir hayatın bir yerlerinde aşk-ı izdivaca düşen yürek nemi... Bulmak; Zaman kaybından gelen korkaklık ve Sarı gülün esnek yanlarında gezinen alışkanlık. Yarın; İzdüşümünden yoksun beyinler kadar güneşsiz ve soğuk...
Soğuktu ve Yağmur çiseliyordu... Kar yağmıyordu bu lanet olası kentin toprağında özlem duyan sevdasına... Toprak kirliliğinden arındıramadığı bir yoksullukta aç ve çaresiz insan taşıyordu kendiliğinden gelen göç mevsimine... Zaman kayıtsızlanmış insan değişiminde, aşk çalarken yolcusu olmayan gemilerde; " Zulasında saklayacağı! " Mutluluk bu kıyı kentin ırağından " Bir İstanbul sabahına düşüyordu... "
Baygın gözlerindeki boşvermişlik ve sex içilen rakının beynindeki sarhoşluk; " Sizler küçük burjuva orospu çocuklarısınız! " demek için erken bir sabahtır ve henüz güneş uyanmamıştır... Güneş uyandığında büyüyecek bir zamanın, geç kalınmış ertelenmişliğine yakılacak olan ağıt, gelecek bir zamana mutluluk saklamış mıdır? Bunu bilmeyecek kadar saf mıdır ki de; Denizde korkak gezen balığın suskunluğundan çalınan bir hayata sığınmıştır...
Kocaman bir İstanbul olunan anlarda, Aşka aldatmaca düşüren evcilik oyunlarından, oyuncakları çalınan çocukların ağlamasına sığındığı bir savunma alanıydı onunkisi ve mutluluk gölge çiçeklerinden saksılara tohum veren izdüşüm. " Yalnızlığım sığınmacı aşklarda sevişgenliğimin orgazma ulaşma sanatının ustaca çizilmiş tablosu... " Derken; Kendince ne kadar haklılık taşıdığı iç çelişkisinin sorgulayan ve her yanlışta yeni doğrular üreten, yeni doğrularında zamanda yanılsayan yanlışlarda kendini yenileyen biri gibi; Elbiselerinden sıyrılıp çırılçıplak kalacağı tam doğrunun anını düşlemekteydi kendince...
Belki de birden aydınlanıverecek bir Dünya'nın bekleyişndeki çocuk tedirginliği ve Albatros vari gezintilerde yalnızlığa yüklenen sarhoşluklar, bir Karadeniz kasabasının hırçın öfkesinde damar bulan Anarşistlik ve terkedilmiş kentlerde gezinen yalnızlık kadar üretken olacaktı; " Kimbilir! "
Aşk; Bulunması gereken yitik ülkenin kayıp çocukları kadar hoyrat ve isyankar, bir o kadarda kaybedilmiş bir zaman ötelenmişliğiydi...
Soğuktu ve yağmur çiseliyordu, oyun bahçesinde oyun oynayan çocuklar; saf soğuğun ısıtan yüzünde yükledikleri sinerjinin pozitif enerjisini boşaltmaktaydı kendiliğindenci hayatlara; Boşa harcanmamış her an, yaşadıkları sevinceme kadar özgürdü ve özgürlük yaşadıkları kadar gerçekti... Büyümemiş insan kadar umutlu ve yarınsızlık taşıyan imgesellik düşürüyorlardı hayata...
Ya Sarı Gül özgürlüklerinden dem çalan aşklara özgürlük şarkısı söyleyen esaret ve bağımlılığın içselleşmiş yolculuğu? Hangi maskeyi takarsa taksın, Kendi maskesinden bir Dünya yaratamaycak kadar statik ve edilgendi... Açlık diz sürten alışkanlıkların paydasına eşit bıçaksırtı duruştu ve kesemiyordu hayatı... Kuru ekmek kavgasının ardında eksilten yoksulluk; Ne kadar gelir dengesinde üçe beşe bölsede hayatı; Az doyanlar, çok doyanlar ve açlıktan ölecek olanlar diyerek; Aşk hep vardı... Ne kadar sınıflansa bile, kaygan sınıf bölünmüşlüğünde, sıçramalı geçiş modellerinin varyasyonları umutta saklıydı...
Ya umut! Beklentisine durulan mutluluğun gölge ağacıydı ve hep olacaktı...

.Eleştiriler & Yorumlar

:: merhaba edebiyat dostları
Gönderen: ishak / /Türkiye
17 Mayıs 2008
bu roman konusunda yazdıklarıma kriter olacak gerçek ve dost eleştirilere gereksinimim var... teknikde kurguda, dilde yapıcı ve yazıyı olgunlaştıracak eleştirilere sevgilerimle edebiyat dostları




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.


Yazarın roman ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Denize Düş Salanlar

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Derinlere Yolculuk [Öykü]


ishak kimdir?

Daha çok mavi ve deniz imgeli şiirler, biraz özgürlük, biraz sosyal eleştiri, günümüz yaşamındaki olgulara göndermeler. . . Ufuktan baktığınız zaman, yaşamanın büyük bir erdem olduğunun bilincine varıp, daha bir sorgular hale geliyorsunuz Dünya' yı ve yaşadıklarınızdan sorumlu hissediyorsunuz kendinizi. . .

Etkilendiği Yazarlar:
Yok, kendi baktığım açıdan yazmaya çalışıyorum ama Orhan Veli, Büyük üstad Nazım Hikmet Ran vazgeçilmezlerim...


yazardan son gelenler

yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2020 | © ishak, 2020
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.