"Gelecek, şimdiki zamandan çok da farklı değildir; sadece daha pahalıdır." - George Orwell"

Yaratıcı Yazarlık

Devran-i Şairane

35 görüntülenme · 149 ileti
??? #41
Karanlığa gömüldüğünde tüm şehir, daha akşam yeni oluyordu. Birkaç kuş havalardı semadan, ve nereye konduklarını takip etmedi hiçbir göz, aldırış etmedi. Herkesinin sırları vardı. Paylaşmaktansa saklamayı, saklayarak unutmayı umut eden bir şehirdi bahsettiğim. Gece iyice demlendiğinde, mumlar yakılmaya başlandı. Titrek ışıklarda, titrek siluetler. Duvarlara her yansıyan beden, mum kokuyordu bu şehirde. Saklanmış ve ağır bir kokuydu bu içime çektiğim. Evler sıkıcıydı, her gün aynı mumdan havayı solumak değil ama, başka kişilerle paylaşmak mumlarını. İşte bu sıkıyordu onları. Ama yinede mumların eşliğinde aydınlanmayı, mumdan hayatlar yaşamayı seviyorlardı. Yıldızlar gökyüzünde bir iki belirmeye başladığında, pencerelere çıktılar. Ellerinde mumlar, dışarıda yağan yağmur. Sonra yağmur hızlandı, damaklarda buruk bir tad. Ellerde yine mumlar, Dışarıda yine yağmur. Ellerindeki kibrit çöpleriyle, her deşelediklerinde mumun dibini, yağmur biraz daha hızlanıyordu. Pencerelerde birbirlerine düşmanca bakan mumlar ve insanlar. Sonra mumlar söndü. Sırlar dondu kaldı mumların gövdelerinden akarak. Akıllar durdu, kitlesel hafıza kayıpları yaşandı farkına varılmadan. Unutkan bir şehirdi resmettiğim. Yataklarına girdiler, yanlarındaki yabancıdan uzaklaşmak için yatağın en ucuna sinerek. Sabah olduğunda içlerinde nedenlerini bilmedikleri bir nefret ve evlerinde ne zaman söndüğünü hatırlamadıkları mumlar vardı. Nedensiz nefretlerini yaşadılar gün boyu ve gece kullanmak için yeni mumlar aldılar kendilerine.
??? #42
bu siteye bugün kayıt oldum.her odada yazılanları okudum ve bu yazıyı yazma isteği doğdu içimde.yorum,eleştiri,yergi,aşağılama,kutlama,küfür değil duymak istediğim.sadece yazmak ve paylaşmak istedim,hepsi bu.
??? #43
neden bu kadar gereksiz vakit harcanır ki..
??? #44
Yaşama dair, Yaşananlar, Yaşanmaya değer şeyler, Bazen umut pınarları, Bazen de dert dağları. Bazen yemyeşil çayırlar, Bıcırdayan böcekler, Uçuşan kelebekler, Bazen de kara bulutlar, Boralar, fırtınalar. Bazen zift gibi bir karanlık, İçinde ince, parlak bir ışık, Bazen de sonsuzluğa dek uzanan, Ve hep yalnız gidilen, Şairin o uzun ince yolu. Dönüp bak, Ne kaldı, Yaşama dair, Ya yapamadıklarımız, Ya bir türlü söyleyemediklerimiz, Aşka, sevgiye dair. Yaşamayı bilmek, Yalnız anını, Sevmeyi bilmek, Koşulsuz ve yargısız, Sevdiğini söyleyebilmek, Yalansız, riyasız, Yaşayabilmek, Yarınsız ve gözyaşsız, Ve vermeyi bilmek, Karşılıksız. Bilirmisin, Belki de bugün son gün, Belki yarınlar için bir başlangıç, Tıpkı ilk gün gibi, Fırtınalardan uzak, Öncesiz, Günahsız ve masum . Bir gün, Sarıldığında beyazlara, Arkandan gözyaşları dökenler, Seni kimselerle paylaşamayanlar, Seninle bir gün, Belki birkaç gün, Sonra, Kalırsın yalnızlığınla bir başına, Islatır gözlerini birkaç damla yaş, Sarılırsın yeni yastığına yorganına, Belki yeni hayaller, Yeni birkaç çiçek, Ve birkaç damla yaş için... Semih
??? #45
bir roman daha...yazdım...
??? #46
Sabahları kapısının önünden her geçtiğimde onu dua ederken görmek beni ne kadar mutlu ederdi. Posterlerde ki gibi; yatağının başucuna oturmuş, ellerini açıp yakaran bir melek. Hayatının her anını dolu, dolu yaşamayı başaran, sevgi dolu yüreği ile her duyduğunun yardımına koşan iyilik meleğim benim. Gün geldi, zamanı geldi bundan tam iki yıl önce bir bahar gününde Ayça’m gerçek bir melek olmak istedi. Sevdi güzel Allah’ımda onu kırmadı. Ayça’m şimdi gökyüzünün parlayan en güzel yıldızı. O her gece büyülü ışıkları ile odasının penceresinden içeriye girip anacığının ve benim yüreklerimizi ısıtıyor. Bize anlatıyor, anlatıyor, anlatıyor… Ayça’m gittikten sonra başucundaki hatıra defterinin arasında; bir kağıda el yazısı ile özenle yazılmış bir dua buldum. Sabahları izlerken mest olduğum duasıydı bulduğum. O kadar güzel bir dua ki, sevgili İzedebiyat ailesi ile de paylaşmak istedim. Sevgili gençler, sabahları sizde Ayça’m gibi bu kısacık duayı okuyup güne hayırlarla başlayın ne olur. Göreceksiniz kalbiniz sevgi ve hoşgörü ile dolacak, pozitif enerji yüklendiğinizi hissedeceksiniz. Aslında yaşamın ne kadar basit olduğunu, zorlukları tamamen kendimizin yarattığını keşfedip, kendinizi terapi edeceksiniz. Belki de yeniden, farklı boyutlarda yaşamaya başlayacaksınız. Olur ya bir melekten size küçük bir armağan olur. Sağlıcakla kalın, mutlu kalın. İsmail Semih Köker Ayça’ mın duası: Bismillahirrahmanirrahim, Allah’ım, lütfet ki gittiğimiz her yere barış götürelim. Bölücü değil, bağdaştırıcı olalım. Nefret olan yere sevgi, yaralanma olan yere affedicilik, kuşku olan yere inanç, umutsuzluk olan yere umut, karanlık olan yere aydınlık ve üzüntü olan yere sevinç dağıtıcı olmayı, bize lütfet ya rabbim. Kusurları görenlerden değil kusurları örtenlerden, teselli arayanlardan değil teselli edenlerden, anlayış bekleyenlerden değil anlayış gösterenlerden, yalnız sevilmeyi isteyenlerden değil, sevenlerden olmamıza yardım et. Yağmur gibi hiç bir şey ayırt etmeyip; aktığı yere canlılık bahşedenlerden, güneş gibi hiçbir şey ayırt etmeyip; ışığıyla tüm varlıkları aydınlatanlardan, toprak gibi her şey üzerine bastığı halde; hiçbir varlığını esirgemeden nimetelerini herkese verenlerden ve gece gibi; ayıp ve kusurları sarıp örtenlerden olmayı bize lütfet. Alan değil veren ellerin, affedici olduğu için affedilenlerin, hak ile doğan, hak ile yaşayan ve hak ile ölenlerin ve sonsuz yaşamda yeniden doğanların safına katılmayı bize nasip eyle. Amin
??? #47
Şairlerin yazgısı Çiçekten, o tenhaların ışığı var ya, Uzaklarda gümbür gümbür yaşam, Bir de düşlerimiz, korkutucu, sessiz, Asıldır hep en yalın sözü etmek. Dalgaları böler bir de gemi burunları Böyle, kavisli bakışları ile, böyle Süzülür öksüz öksüz, kanatlar, -bir albatros, Az öteden, devrik, yorgun, bize küskün. Bir günse, sulara dökülmüştür beyaz beyaz Ve öyle bekler narin kiraz çiçekleri; Ağlaşır melekler, yaldızlı göz yaşları, Tenha mı tenha bahçelerde, Yeryüzüne yakın, gülüp oynar çocuklar. Suyel
??? #48
LETHE'DEN DİLEĞİM Ah Lethe! Kayıp düşen gözyaşım ol. Zarif yaraların tuzunu yıka... Unutayım sızılarını! Çağla kayıp giden kaldırımlarda, Sök yerinden at kenara... Sende yıkanmış bir çalı gönder Her çizik silsin beni Kanatsın bu onsuz bedeni Kanım kumuna karışsın. Toprağım nasılsa öder bedelini.. Sakla içinde yanan zehrimi Siyah damarlarım görünmez olsun Yıka al götür gittiğin yere Ölümlü gezim huzur bulsun! Demet
??? #49
Lethe nehrinde yıkananların bir perimsi hali olur; nedendir bilinmez ama „unutmak“, ancak beşeri ilgi ve duyarlılığımızı yitirme pahasına insana sunulan bir lütuftur. Hangi bağlamda olursa olsun, unutan kimse, unutma hakkına ve liyakatına erişmiş demektir. Bir berrak damla iç şu sudan, ve arın bu ağlayış ve gülüş dolu dünyadan. Ne büyük bir huşu, ne deruni bir yalnızlıktır bu! İnsan unutmak ister. Şairse hafızasıdır onun. Büyük kapıların önünde ciddi bir nazarla ve sükut içinde yüzümüze bakan o büyük hafıza. Platon, „mnemosyne“ adını verdiği hafiza, aynı zamanda bilmenin temel yurdudur; ideaların aslı ve kendilerinin ikamet ettiği anayurt. Ta o zamanlardan beri, bugüne kadar, Adler ve Jung gibi en güncel yorumcular bile, aynı savda bulunmuyorlar mı? Deniliyor ki: Düşlerde gizlidir büyük bilgi, ve düşler ortak bilinçaltımızda gözlerini açar bize, -farklı, şifrelli bir dille haber iletirler bize, tıpkı bu anlayışla bir Avusturyalı genç şairin dünya sırrı ile ilgili dediği gibi: Derin kuyu elbet bilir onu, Bir zamanlar herkes suskundu Ve herkes bilincindeydi onun. (Hugo von Hofmannsthal) Unutmak, hatırlamak, uyumak, düşlemek. Ölmek…ölmek, ah ne güzel düşler gelir o zaman…genç Hamlet’in o tekrarlana tekrarlana okunması unutulan monoloğunda bu denmiyor muydu? Deniyor, -yine deniyor, yine deniyor, her yerde bize hayat aynı sırrı şifreli bir karanlıkla iletiyor: ölüm, bir tür son unutuştur. Son unutma anıdır. Unutmanın sonudur, tamamlanır unutma. Peri dünyasına giriştir. „Hetera“lar da Lethe’ye yakın değil midir? Miranda, Nausikaa, ve diğer solgun yüzlü –isimlerinin çehresinde bir gizemli karanlığın dolaştığı- o varlıklar? Hepsinin yolu Lethe’ye dayanmıyor mu? Mitlerde söylenenleri değil, gizlenen ve söylenmeyenleri asıl ileti taşıyıcı olarak görmek gerekmez mi? Örneğin Odiseus niye uyuyarak –en sonunda- bir kayıkta kendi memleket topraklarına, İthaka’ya, varır ve bunun „bilincinde“ bile değildir ilk an? Burada dile getirilmeyen, ama iletilen açık bir bilgelik var? Aynı şekilde Delphos tapınağın içine girerken geçilen o büyük kapının üstündeki –o zamanlarda bilinen dünyanın en başlıca sözü olan- kitabe –kendini bil (nosce te ipsum)- karşısında insanlar yüzünü ve başını örterdi? Bunun anlamı, buradaki suskunluğun ve söylenmeyenlerin anlamı, söylenenlerden çok daha derindir. Günümüzde –hele genç- bir insanın Lethe’nin kıyılarına kolay kolay ulaşmaz diye düşünenler olabilir. Demet Demirhan’ın şiiri, böyle düşünenleri yalanlıyor. Lethe bir isim olarak eşantiyor ve biçimsel bir (lüks) tüketim malı olarak da geçebilir, -günümzde her şey, ad marka mal ürün vs (virgülsüz bilçimde eklemlenerek) zengin zihinsel reyonlardan edinilebilir: fakat, bu şiirde Lethe bir eşantiyor, tüketime heveslendiren bir „imge“ filan değil. Lethe duyusal anlamda burada, önümüzde, tüm gerçekliği ile. Bu şaşırtıcı bir başarıdır. Bu şaşırtıcılığın dibini kurcalamak ve dolaylandırmak, ne buraya (bu yazı çerçevesinde) aittir, ne de bana düşen bir yükümlülüktür. Şaşırtıcılığı olduğu gibi kabullenmek en doğrusudur, en entelektüel duruştur bu durumda. Şiirde noktasal veya birimsel „aksayan“ unsurlar yok mu? Olabilir, var belki de; ama: ne fark eder ki? Hiç, şiirin özündeki o sarsıcı „ben buradayım; bu kadar“ şeklindeki söylemsel „ciddiyet“ her türlü küçük hesabı anlamsızlaştırmakta; gereksizleştirmektedir. Ayrıca, Lethe’ye burada yadsınmaz bir sahicilikle kanıtlanan özlem ve duyusal aşinalığın kaynağı şu veya buymuş, hiç önemli değil; böyle bir eğilme (Türkçe’de en güzel eylemlerden biri: „ağmak“ belki de en makul ifadedir bu bağlamda: Lirik ben resmen „Lethe’ye ağıyor“) aşk, dünyevi acı, zorbalık, kötülük, nefret kin güvensizlik, ne isterseniz, yüce aşağı her şey olabilir, hiç fark etmez: Lethe’ye arınmış insan ulaşır sonunda, ve tüm nedenler ve gerekçeler geride, o uzaktaki insan dünyasında kalmıştır. Ne fark eder. Sonuçta „Üçü birdir: bir insan, bir nesne, bir düş“ (Hugo von Hofmannsthal). Geriye ne kalıyor? Demet Demirhan’a buraya kadar gelmişken, işinin ne kadar ciddi olduğunu unutmamasını tembihlemek kalıyor sadece. Fakat, o derin unutuşta, derin hatırlamaya geçmiş olan birine böyle gündelik bir tembih yapmaya kalkışmanın anlamı var mı ki artık? Suyel
??? #50
Tamamen çeviri... Demet'e ait bir şiir değil ki.
??? #51
Ah ulan Fırat Dinginliğin zıttı Karpuz kıran Köy göçüren Zılgıtta tabut “Desem şimdi pamuğa kan damlamış” Takkeli efsane Mahmut Zincir bozan Kazıklı mağara adamı “efsaneye göre hala kan sızarmış mağara duvarlarından”
??? #52
Nida iddianı kanıtlamanı rica etsem hata yapmış olmam sanırım.. Ortaya bir laf atıp çekilmekle olmuyor ... Nasıl böyle bir şey söylediğinide anlayamıyorum doğrusu ... Sırf yazmak için 6 aydır kimsenin kitabını elime alıp okumadım... Bir de işin garip tarafı varki çat pat ingilizcem dışında bir dilde bilmiyorum ... Çeviri yapmak şöyle dursun .. Ben kendimden eminim nerden çeviri yaptığımı düşünüyorsanız buradan yayınlayın lütfen... BU yaptığınıza edebi adapla çamur atmak mı deniyor yoksa... BUnu terbiyesizlik sayıyorum ... Lethe'den dileğim her kelimesiyle içimden çıkan bir şiirdir.. 2 ARALIK 2005 01:28 sularında son noktası konmuş bir kıtası çıkartılmıştır... Çıkarılma nedeni şiirle bütünlük içermemesidir. Aşağıdadır... Lethe çağla gözyaşı pınarımda toz et duman et dünyamı savur kanımı karışsın kül toprağa leş olayım yesinler sancılarımı
??? #53
Nida'ya Not: Ne zaman böyle bir yorum yapacağınızı merak ediyordum ... Sanırım Letheye kısmetmiş... Keşke bu kadar değer verdiğim birşeye bulaşmak için acele etmeseydiniz sevgili nida ... Söylemeden geçemeyeceğim BUnu yazmakta Lethe'ye beni çekende çok sevdiğim Dark Tranquility nin Lethe isimli brutal vokalli şarkısıdır.. Benim için önemlidir değerlidir Anlamlıdır ...
??? #54
Çevirmen ile yazar arasındaki farkın, berikinin, ötekine oranla hırsızlığını resmen ilan etmemesinde ve gizlemesinde olduğu söylenir. Katılıyorum. Suyel Not: Türkçeye çevirisi: çevirmen ve çeviri eylemi içinde olan kimsenin, metin üreten kimseden farklı olduğunu düşünmek için, hem yazar hem çevirmen olarak işlemlerin ne olduğu konusunda bir bilinç eksikliği ile ilgili de olabilir kim durumda. Bu söz konusu metinle ilgili bu durum şöyle anlaşılabilir: 'Lethe'den dileğim'in (sözde/gerçekteki) "çevirmeni" o kadar iyi çevirmiş ki (işi), insan özgün metin görüyor karşısında. Asıl başarı belki de buradadır. Son: şiirler (yazınsal ürünler) şiirlerden (yazınsallıktan) doğar; gerçek hayattan değil. Edebiyatın oluşumsal kaynağı, kendisinin içindedir, kendisinin dışında değil. O halde sonuçta "en iyi yazar hırsızlığını en iyi gizleyen çevirmendir" denmesi, hoş ve matrak bir gerçekliği de içerir. (Goethe, Shakespeare gibi mükemmel "çevirmen örnekleri" bunu kanıtlıyor ayrıca!)
??? #55
Değerli Demet, Dağlara doğru yapmaya karar verdiğim yürüyüşü yarıda –daha doğrusu başında- keserek, döndüm, aklımdan geçenlere hakim olamadım (bu bende ender bir durumdur). Sizin şiirinizin bir çeviri olarak nitelenmesi, kanımca, o şiire –benim sadece sezinlediğim- yüce değeri tescilli olarak sunuyor; bir daha da bu şiirin değeri konusunda tartışmaları bitirmiş oluyor. Düşünsenize: insanlar Oscar Wilde, Mallarme, Goethe, Elizabeth Browning veya Keates’in çevirilerini yapıyor; sizin kendi metninizin çevirisini yaptığınız gibi bir değerlendirme yapılıyor! Demek ki, kaynağı o kadar güçlü olmalı o metnin (Lethe’den dileğim) ki, bir çeviri adledilebiliyor bile. Keşke bana böyle bir kısmet nasip olsaydı; yani ben bir şiir yazıyorum, ve insanlar “bu bir çeviridir” diye bakıyor. Demek ki metin (kendi başına, çeviri olup olmaması durumundan bağımsız olarak) çok sağlam olmalı! Ben de aslında şiirinizin değerlendirmesinde bunu dile getirmeye çalışıyordum; demiştim ki: buradaki durum, bir eşantiyon, veya imgesel tüketim anlayışından uzak, insan sahiden de Lethe’nin duyusal gerçekliği ile karşı karşıya geliyor (ve buna benzer noktalar). Çeviridir şeklindeki değerlendirmenin kendisine (daha doğrusu –sunulmayan, fakat bu haliyle açık- gerekçelerine) gelince, böyle bir savda bulunan anlayışın, sizin okuma kültürünüzün üstünde bir okuma kültürüne sahip olduğu yönünde bir “öncel” veya ön-yargı var. Bu önyargıyı yargılamak veya değerlendirmek bana düşmez (ben kendi kişisel okuma kültürüm konusunda çok fazla kasılmayı başaramayan bir insanım; bu da yalancı bir alçak gönüllülükten ötürü değil, hayır: çok kıt ve kısıtlı bir kütüphanem, çok cılız bir kitap beğenim var da ondan!). Değerlendirmek bana düşmez ama, anlamakla yükümlüyüm elbette. Anladığımı da sizinle paylaşmak istiyorum: BU (Lethe’den dileğim) bir çeviridir diyen bir anlayış; çevirinin değerine dönük bir değerlendirme sunuyor mu sunmuyor mu? Varsayalım ki böyle bir değerlendirme isabetlidir, o zaman ben şahsen, böyle bir değerlendirmede bulunan kimsenin, bu çevirinin değeri konusunda bir şey söylemesini beklerdim. Kötü çeviri, ya da eksik, ya da ne bileyim, çeviri eleştirel bir tutum sergilemesi bana kaçınılmaz görünüyor. Fakat, böyle bir gereklilik yerine getirilmiyor; bu bir çeviridir deniyor sadece. Eh, bu durumda insan, ne güzel diyebilmektedir (hele hele “bu bir çeviridir” yargısı hiç kanıtlanmıyorsa, kanıtlanmayacaksa, ki kanıtlanmayacaktır, o zaman gençliğin diliyle: sizin metniniz “yırtmış” demektir.) Şimdi yine yürüyüşe çıkabilirim sanırım. Sevgiler Suyel
??? #56
sıra sıra dağları saran bulut olsam yokluğunun soğuğu kar diye yağdırsa gözyaşımı yüksek tepelerinden omzunun eteğine kadar örtsem seni gitmeden,gidersem susuzluğun bahara açacak çiçeğine, goncana derman olsam ismimi söylediğinde çığ gibi aksam yanına titretsin dağları tepelerden kopan telaşım yanına yığılsın tüm mutluluğum, sellerim sürüklesin hüzün çamurunu ve sen bahara uyansan eriyip gitsem goncaları açan o üşüyen dudaklarında Dersaadet
??? #57
sıra sıra dağları saran bulut olsam yokluğunun soğuğu kar diye yağdırsa gözyaşımı yüksek tepelerinden omzunun eteğine kadar örtsem seni gitmeden,gidersem susuzluğun bahara açacak çiçeğine, goncana derman olsam ismimi söylediğinde çığ gibi aksam yanına titretsin dağları tepelerden kopan telaşım yanına yığılsın tüm mutluluğum, sellerim sürüklesin hüzün çamurunu ve sen bahara uyansan eriyip gitsem goncaları açan o üşüyen dudaklarında Dersaadet
??? #58
Dünya dumana sarılıp içilmez. Kaldı ki içtin, nefesinle savurduğuna duman denilmez… Maydanoz: “Nida'ya Not: Ne zaman böyle bir yorum yapacağınızı merak ediyordum... Sanırım Letheye kısmetmiş... Keşke bu kadar değer verdiğim birşeye bulaşmak için acele etmeseydiniz sevgili nida ... Söylemeden geçemeyeceğim BUnu yazmakta Lethe'ye beni çekende çok sevdiğim Dark Tranquility nin Lethe isimli brutal vokalli şarkısıdır.. Benim için önemlidir değerlidir Anlamlıdır ...”. Benim, senin yazdıklarınla ilgili yorum yapma lüksüm var tabi. Lakin bunu senin takıntı yapma lüksünün anlamı ne? Merak ettim sana sataşma eğilimimi. Sen bana bir tek şiirini gösterir misin “Lehte” benzer. Bu sazdan, bu ses çıkmaz… Ekabirin biri de çeviri üzerine mırıldanmış, neyse. Çokluğundan olmalı çevirileri ki kendi yazdıklarını dahi parantez içinde çeviriyor. Anlaşılma kaygısı içine düşmüş değirmen savaşçısı, sadece. Size gelince; sadece ve sade siz bu şiiri yazacak kapasitede değilsiniz. Diğer şiirleriniz kötü (!).
??? #59
Bunu beğendiğinizi görüyorum demek ki iyi yoldayım .. Eleştirileriniz için teşekkürler sevgili nida ... Diğerlerini beğenmediyseniz sizden ricam o değerli yorumlarınız kendinize saklamanız... Kapasitemi değerlendirmek için kendinizi ve parmaklarınızı yormayın ... Forumları da bir zahmet bu konuyla ilgili meşgul etmeyin artık.. Nasıl olsa çeviri diye yargıladığınız Lethe'den Dileğim isimli şiirimi şahsi görüşlerinizle yargıladığınızı kanıtladınız ... :) Çok teşekkürler. BU konu tarafımdan kapatılmıştır... Sözü olan bir zahmet İzedebiyat'tan özel yolla bana ulaşsın.
??? #60
Aşağıdaki metin üzerinde yoğunlaşan bir ilgi, nedendir bilmiyorum, öncelikle ritimsel bir şaşkınlık veya anlama çabası içine giriyor; üç defa okudum; metin şu: sıra sıra dağları saran bulut olsam yokluğunun soğuğu kar diye yağdırsa gözyaşımı yüksek tepelerinden omzunun eteğine kadar örtsem seni gitmeden,gidersem susuzluğun bahara açacak çiçeğine, goncana derman olsam ismimi söylediğinde çığ gibi aksam yanına titretsin dağları tepelerden kopan telaşım yanına yığılsın tüm mutluluğum, sellerim sürüklesin hüzün çamurunu ve sen bahara uyansan eriyip gitsem goncaları açan o üşüyen dudaklarında (Dersaadet) ...ve her seferinde farklı bir metin okuduğum hissine kapıldım. Bir olasılık bu benim kişisel okuma durumum veya anlayışımla ilgili olabilir; buna aslında inanmak istemiyorum, ama bir olasılık böyledir kuşkusunu da taşımıyor değilim. Bu, olayın şaşırtıcı tarafı, beni şaşkınlığa iten boyutu. Belki -işte metni üçüncü okuyuştan sonra vardığım geçici sonuç bu!- belki yazarın kendi okumasını bilsem, yani kendi intonasyon ve ritimsel tercihlerini "duysam", daha güvenilir bir çözüm bulabilirim. Eğer bu salt benimle igili değilse -ki böyle varsayıyorum, umuyorum- daha çok metnin kendine göre yapısı ile ilgili bir durumsa, o zaman tartışmaya değer bir ortamla karşı karşıya kalınmış olur. Bir keresinde Dersaadet başka bir bağlamda kendisinin kendi Türkçesi konusundaki (olumsuz veya yetersizlik yönündeki) yargısını belirtmişti. O sözlerinde samimiyet görmüştüm, yani, bunu sadece laf olsun diye veya ironik bir boyutta söylediğini düşünmemiştim. Şimdi bu metni okurken Dersaadet'in o öz-yargısını anımsadım. Acaba metnin ritimsel "çok-yönlülüğü" veya "açıklığı" bu "Türkçe'ye hakim olamamak"la mı ilintili, daha doğrusu "Türkçe'ye farklı ve doğal konuşucu olmayan bir eksen veya kanaldan yaklaşıldığı" gerçeği ile mi ilgili bilemiyorum. Tek bildiğim: dil ritimsel birimler (sözdizimsel ve mısra-biçimsel yapı oluşturucu etmenler) burada farklı bir denklemle ele alınmış (somut örnekler sayısızca sunulabilir, ama şu anda en bariz ve ilk görüleni sunmakla yetinmek istiyorum: İkinci kıtanın ilk iki mısrağındaki söylem (dilek kipi odaklı sözdizim: aksam vs.). aynı kıtanın üçüncü mısrağından sonra başlayan gizli emir kipi -titresin, yığılsın...- ) söylemine birden geçiyor; burada da bir tür kilitlenme hissi doğuyor...dediğim gibi örnekler daha ince boyutlara kadar çoğaltılabilir). Şiiri okurken en ilginç yan da şu: göreceli olarak değişen okumalara göre metnin içeriğinin de değişmeye yüz tuttuğunu insan iddia edebilir. Ama, böyle bir iddia, sanırım, metni oluşturan kişi, yani Dersaadet, konuyla ilgili kısa bir açıklama yapmadan pek anlamlı ve doğru görünmüyor. Bu, biçim ile içerik arasındaki ilişikinin ne olabileceği yönünde bir tartışmaya sevkedeceği umuduyla sevgiler Suyel Not: belki de sorun sadece imla kullanımı ile de ilgili olabilir; yani bazı yerlerde virgül var, bazı -çok sayıda- yerde ise yok; belki de bu kafa karıştırıyor.
Başa Dön