"Yazdıklarım bir gün anlaşılırsa, bu, benim de bir şey anlamadığım anlamına gelir." — Franz Kafka"

Edebiyat Tartışmaları

Bir Yazar

12 görüntülenme · 39 ileti
??? #21
cemil kavukçu. okuduğum öyküleri kafamda kalmıştır....silinmezler... lacivert dergisinde 'sessizlik'adlı öyküsü var... bu adam güzel yazıyor.... okuyun...mutlaka....
??? #22
mavi ada sakinleri, kahraman tazeoğlunun az ama öz olan şiirlerini okuduğunuzda bi ömürlük hisler taşıycaksınız..seni içimden terk ediyorum, bunlardan bitanesi..
??? #23
Türküler doğdu birden içime , türkü türkü filizlendi şuramda bir çığlık.Bir çift göz gördüm / aydınlık.Yürek gördüm , gören bir yürek... Vurmuş saza mızrabını , vurmuş yüreğime mızrabını... Gözü olupta göremeyenler utansın... BENİ HOR GÖRME KARDEŞİM Beni hor görme kardeşim Sen altındın ben tunç muyum Aynı vardan var olmuşuz Sen gümüşsün ben saç mıyım Ne varise sende bende Aynı varlık her bedende Yarın mezara girende Sen toksun da be aç mıyım Kimi molla kimi derviş Allah bize neler vermiş Kimi arı çiçek dermiş Sen balsın da ben cec miyim Topraktandır cümle beden Nefsini öldür ölmeden Böyle emretmiş yaradan Sen kalemsin ben uç muyum Tabiata Veysel aşık Topraktan olduk kardaşık Aynı yolcuyuz yoldaşık Sen yolcusun ben bac mıyım _______________________________________________________________ KARA TOPRAK Dost dost diye nicesine sarıldım Benim sadık yarim kara topraktır. beyhude dolandım, boşa yoruldum Benim sadık yarim kara topraktır. Nice güzellere bağlandım kaldım Ne bir vefa gördüm ne fayda buldum Her türlü istediğim topraktan aldım Benim sadık yarim kara topraktır Koyun verdi, kuzu verdi, süt verdi Yemek verdi, ekmek verdi, et verdi Kazma ile dövmeyince kıt verdi Benim sadık yarim kara topraktır Adem'den bu deme neslim getirdi Bana türlü türlü meyve bitirdi Her gün beni tepesinde götürdü Benim sadık yarim kara topraktır. Karnın yardım kazmayınan, belinen Yüzün yırttım tırnağınan, elinen Yine beni karşıladı gülünen Benim sadık yarim kara topraktır İşkence yaptıkça bana gülerdi bunda yalan yoktur herkes de gördü Bir çekirdek verdim, dört bostan verdi Benim sadık yarim kara topraktır. Havaya bakarsam hava alırım Toprağa bakarsam dua alırım Topraktan ayrılsam nerde kalırım Benim sadık yarim kara topraktır. Bir dileğin varsa iste Allah'tan Almak için uzak gitme topraktan Cömertlik toprağa verilmiş Hak'tan Benim sadık yarim kara topraktır. Hakikat istersen açık bir nokta Allah kula yakın, kul da Allah'a Hakkın gizli hazinesi toprakta Benim sadık yarim kara topraktır. Bütün kusurumu toprak gizliyor Melhem çalıp yaralarım düzlüyor Kolun açmış yollarımı gözlüyor Benim sadık yarim kara topraktır. Her kim ki olursa bu sırra mazhar Dünyaya bırakır ölmez bir eser Gün gelir Veysel'i bağrına basar Benim sadık yarim kara topraktır _______________________________________________________________ TÜRKÜZ TÜRKÜ ÇAĞIRIRIZ (2205 Hit) Dünya dolsa şarkıyılan Türküz türkü çağırırız Yola gitmek korkuyulan Türküz türkü çağırırız Türküz Türkler yoldaşımız Hesaba gelmez yaşımız Nerde olsa savaşırız Türküz türkü çağırırız Türklerdir bizim atamız Halis Türküz kanı temiz Şarkı gazeldir hatamız Türküz türkü çağırırız Bayramlarda düğünlerde Toplantıda yığınlarda Sıkılınca dar günlerde Türküz türkü çağırırız Yaylalarda yataklarda Odalarda otaklarda Koyun gibi koytaklarda Türküz türkü çağırırız Su başında sulaklarda Türkün sesi kulaklarda Beşiklerde beleklerde Türküz türkü çağırırız Hep beraber gelin kızlar Bile coşar o yıldızlar Koşulunca çifte sazlar Türküz türkü çağırırız İnler Veysel arı gibi Bülbüllerin zarı gibi Turnalar katarı gibi Türküz türkü çağırırız _______________________________________________________________ DOSTLAR BENİ HATIRLASIN (16008 Hit) Ben giderim adım kalır, Dostlar beni hatırlasın. Düğün olur, bayram gelir, Dostlar beni hatırlasın. Can bedenden ayrılacak, Tütmez baca, yanmaz ocak, Selam olsun kucak kucak, Dostlar beni hatırlasın. Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Gün ikindi akşam olur, Gör ki başa neler gelir, Veysel gider, adı kalır Dostlar beni hatırlasın Aşık Veysel
??? #24
Sevdanın adı Elif , hüznün adı , hasretin adı Elif...Kekik kokulu sevdaları vardı , ayın şavkın da tutuklu gülmeleri , bir de o güzel " emmi" demeseydi... Güzel Ne Güzel Olmuşsun Güzel ne güzel olmuşsun Görülmeyi görülmeyi Siyah zülfün halkalanmış Örülmeyi örülmeyi Mendilim yudum arıttım Gülün dalında kuruttum Adın ne idi unuttum Sorulmayı sorulmayı Seğirttim ardından yettim Eğildim yüzünden öptüm Adın bilirdim unuttum Çağırmayı çağırmayı Benim yarim bana küsmüş Zülfünü gerdana dökmüş Muhabbeti benden kesmiş Sevilmeyi sevilmeyi Çağır Karac'oğlan çağır Taş düştüğü yerde ağır Yiğit sevdiğinden soğur Sarılmayı sarılmayı _______________________________________________________________ Elif İncecikten bir kar yağar, Tozar Elif, Elif deyi... Deli gönül abdal olmuş, Gezer Elif, Elif deyi... Elif’in uğru nakışlı, Yavrı balaban bakışlı, Yayla çiçeği kokuşlu, Kokar Elif, Elif deyi... Elif kaşlarını çatar, Gamzesi sineme batar. Ak elleri kalem tutar, Yazar Elif, Elif deyi... Evlerinin önü çardak, Elif'in elinde bardak, Sanki yeşil başlı ördek Yüzer Elif, Elif deyi... Karac'oğlan eğmelerin, Gönül sevmez değmelerin, İliklemiş düğmelerin, Çözer Elif, Elif deyi... _______________________________________________________________ Bir Kız Bana Emmi Dedi Değirmenden gelirim beygirim yüklü Şu kızı görenin del olur aklı On beş yaşında kırk beş belikli Bir kız bana emmi dedi neyleyim Bizim ilde üzüm olur alc olur Sızılaşır bozkurtları aç olur Bir yiğide emmi demek güç olur Bir kız bana emmi dedi neyleyim Birem birem toplayayım odunu Bilem dedim bilemedim adını Elbistan yanaklı Kürdler kadını Bir kız bana emmi dedi neyleyim Karacoğlan der ki noldum nolayım Akar sularınan bende geleyim Sakal seni makkabınan yolayım Bir kız bana emmi dedi neyleyim _______________________________________________________________ ELÂ GÖZLÜM BEN BU İLDEN GİDERSEM Elâ gözlüm ben bu ilden gidersem Zülfü perişanım kal melûl melûl Kerem et aklından çıkarma beni Ağla göz yaşını sil melûl melûl Yiğit, ey sevdiğim sen seni gözet Karayı bağla da beyazı çöz at Doldur ver bâdeyi, bir dahi uzat Ayrılık şerbetin ver melûl melûl Elvan çiçeklerden sokma başına Kudret kalemini çekme kaşına Beni unutursan doyma yaşına Gez benim aşkımla yâr melûl melûl Karac'oğlan der ki, ölüp ölünce Ben de güzel sevdim kendi halimce Varıp gurbet ile vâsıl olunca Dostlardan haberim al melûl melûl Karacaoğlan
??? #25
Açılmış açılacak tüm kapılar Şah' a varırdı...Yağlı urgan Şah hürmetine boyun büker Pir' e... Ahh Hızır Paşa... Urgan neyler ölümü içinde öldürmüş yüreğe...Dost yoluna baş koymuşa , Şah yolundan dönmeze neyler yağlı urgan... Ahh Hızır Paşa... Buyruğunla Pir Sultan berdar mı olur sandın...Emrinle Şah' sız deyiş mi der sandın... Abdest de aldırmadın , namaz da kıldırmadın... Öldü sandın sen ama ölümsüzlüğü öldürmedin... Kapılar açıldı Şah yoluna... _______________________________________________________________ Açılın Kapılar Şaha Gidelim Hızır paşa bizi berdar etmeden Açılın kapılar şaha gidelim Siyaset günleri gelip yetmeden Açılın kapılar şaha gidelim Gönül çıkmak ister, şahın köşküne Can boyanmak ister, Ali müşküne Pirim Ali on ik'imam aşkına Açılın kapılar şaha gidelim Her nereye gitsem, yolum dumandır Bizi böyle kılan, ahd-ü amandır Zincir boynum sıktı hayli zamandır Açılın kapılar şaha gidelim Yaz selleri gibi akar çağlarım Hançer aldım, ciğerciğim dağlarım Garip kaldım, şu arada ağlarım Açılın kapılar şaha gidelim Ilgın ılgın eser seher yelleri Yare selam eylen urum erleri Bize peyik geldi, şah bülbülleri Açılın kapılar şaha gidelim PİR SULTAN'ım eydür mürvetli şah'ım Yaram baş verdi, sızlar ciğergahım Arşa direk direk olmuştur ahım Açılın kapılar şaha gidelim _______________________________________________________________ Bin Cefalar Etsen Almam Üstüme Bin cefâlar etsen almam üstüme Gayet şirin geldi dillerin dostum Varıp yad ellere meyil verirsen Kış ola bağlana yolların dostum İlâhi onmaya yardan ayıran Bahçede bülbüller ötüyor uyan Kula gölge olsa Allah’a ayan Senden ayrılalı gülmedim dostum Pir Sultan Abdal’ım gülüm dermişler Bu şirin canıma nasıl kıymışlar İster isem dünya malın vermişler Sensiz dünya malın neylerim dostum _______________________________________________________________ Hele Bir Yol Sefa Geldin Desene Böle midir sizin ilin töresi Hele bir yol safa geldin, desene Geçer bu güzellik sana da kalmaz Hele bir yol safa geldin, desene Öl dediğin yerde ölürüm , derdin Kal dediğin yerde kalırım, derdin Her derdine derman olurum, derdin Hele bir yol safa geldin, desene Sarardı gül benzim ayvaya döndü Hakk'ı söyledikçe müşkülüm kandı Ayrılık ateşi sinemi deldi Hele bir yol safa geldin, desene Yatarım Muhammed, kalkarım Ali Gittiğimiz on'ki İmam yolu Pirim Hünkâr Hacı Bektaş Veli Hele bir yol safa geldin, desene Kırmızı güller solmaz mı sandın Pir Sultan Abdal'ı gelmez mi sandın Bir safa geldin de demez mi sandın Hele bir yol safa geldin, desene _______________________________________________________________ Şah'a Giderim Karşıdan görünen ne güzel yayla Bir dem süremedim giderim böyle Ala gözlü Pirim sen himmet eyle Ben de bu yayladan Şah'a giderim Eğer göğerüben bostan olursam Şu halkın diline destan olursam Kara toprak senden üstün olursam Ben de bu yayladan Şah'a giderim Bir bölük turnaya sökün dediler Yürekteki derdi dökün dediler Yayladan ötesi yakın dediler Ben de bu yayladan Şah'a giderim Alınmış abdestim aldırırlarsa Kılınmış namazım kıldırırlarsa Sizde Şah diyeni öldürürlerse Ben de bu yayladan ŞAH'A giderim Pir Sultan Abdalım dünya durulmaz Gitti giden ömür geri dönülmez Gözlerimde Şah yolundan ayrılmaz Ben de bu yayladan Şah'a giderim Pir Sultan Abdal
??? #26
Dadaloğlu'nun hayatı hakkında bilgiler tahminlere dayalıdır. Bazı bilgilere şiirlerindeki ipuçlarından ulaşılmıştır. Dadaloğlu'nun konar göçer olması bazı bilgilere ulaşmamıza engel olmuştur. Dadaloğlu Avşar boyuna mensuptur. Ailesi hakkında bazı bilgileri Mene-mencioğlu Ahmet Beyin kendi aşireti tarihinde buluyoruz. Dadaloğlu bir şiirinde soyunu Nadir Şah'a kadar uzatır. Dadaloğlu'nun doğum tarihi bilinmemektedir. Tahmini doğum tarihi 1785-1790 yılları arasıdır. Dadaloğlu'nun babası da âşıktır. Şiirlerinden yola çıkarak Dadaloğlu'nun belli bir eğitimden geçmediğini anlıyoruz. Âşığın adı da tam olarak bilinmemektedir, kaynaklarda Mustafa, Ali, Veli adları geçmektedir. Dadaloğlu'nun hayatı gibi ölümü de bilinmezliklerle doludur. Çeşitli kaynaklarda verilen tarihler tahminidir. Âşığın ölüm tarihi yaklaşık 19. yy.'ın ikinci yarısı olmalıdır.(25) 19. yy.'da Çukurova'da Fırka-i İslahiye birliğinin göçebe zümreleri yerleşik hayata mecbur etmesiyle konar göçerlerle yer yer çatışmalar olmuş, yeni yaşama biçimine geçmek istemeyen aşiretlerin direnmeleri âşıkların şiirlerine konu olmuştur Dadaloğlu'nun yaklaşık olarak 130 şiiri tesbit edilmiştir. Pek çoğu ağızdan derlenen bu şiirlerin kaçının âşığın olduğunu bilemiyoruz. Âşıkların yazıya geçmeyen şiirlerinin başka bir âşığa bağlanmasını Dadaloğlu şiirlerinde de görüyoruz. Bunların sağlıklı tespiti dönemine yakın yazılı kaynak olmadığı için zordur. Dadaloğlu'nun şiirleri sanat endişesinden uzak şiirlerdir. Şiirlerindeki yalınlık içtenlik onu büyük bir âşık yapmıştır. Dadaloğlu'nun aruzla yazılmış şiiri yoktur. Koşma, varsağı, destan türünde şiirler söylemiştir. Aslimi sorarsan Avsar soyundan Ayri dustum asiretten beyimden Pinarbasi'ndan da bes yuz evinen Cikip da cana kiyanlardanim Cekerim cileyi boyl'olsun bugun Alirim mi sandin sol Kozan Dagin Biz bir kurt idik de Bozoklu koyun Urkutup surusun yiyenlerdenim Dadaloglum der de boyle olmazdim Gordugum gunlerin birini gormezdim Kavga kizisinca geri durmazdim Meydanda kardasa kiyanlardanim Dadaloğlu _______________________________________________________________ Aşağıdan Yusuf Paşam Geliyor Aşağıdan Yusuf Paşa'm geliyor Düşmanına karşı koyan merdolur Şahin kocasa da vermez avını Aslı kurt yavrusu yine kurdolur Arap atlar yağma oldu arada Fitiller işliyor azgın yarada Bana derler ne gezersin burada Ölenece yüreğimde derdolur Küheylânım yedim yedim yederler Olanca malımı talan ederler Heves güves yaptırdığım odalar Korkarım ki düşman konar yurdolur Dadaloğlu der ki göründü dağlar Aşiret kavgasın görenler ağlar Ben öldüğüme kayırmam beğler Zalim düşman üstümüze merdolur _______________________________________________________________ Kalktı Göç Eyledi Avşar Elleri Kalktı göç eyledi Avşar elleri, Ağır ağır giden eller bizimdir. Arap atlar yakın eder ırağı, Yüce dağdan aşan yollar bizimdir. Belimizde kılıcımız Kirmani, Taşı deler mızrağımın temreni. Hakkımızda devlet etmiş fermanı, Ferman padişahın,dağlar bizimdir. Dadaloğlu'm birgün kavga kurulur, Öter tüfek davlumbazlar vurulur. Nice koçyiğitler yere serilir, Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir _______________________________________________________________ Sana Derim Hasan Kalesi Sana derim Hasan Kalesi sana Alt yanında döğüş oldu, yön oldu Yiğit olan yiğit çıktı meydana Koç yiğitler arap ata bin oldu. Akşamki gördüğüm şu kara düşler Hesaba gelmedi kesilen başlar Eyerlen atımı küçük kardaşlar Hünkâr tarafından bize gel oldu. Akşamınan ikindinin arası Aldı beni şu düşmanın yarası Ecel geldi ölmemizin sırası Ağladı el-oba gözü kan oldu, Dadaloğlu'm der ki belim büküldü Gözümün cevheri yere döküldü Üç yüz atlı ile cenge çıkıldı Yüzü geldi iki yüzü dön oldu Dadaloğlu...
??? #27
Dadaloğlu ile ilgili kısa ve özlü sunumu okuyunca, edebiyatımızda ne kadar çok ihmal ettiğimiz pınar ve ırmakların olduğunu gördüm. İnanılmaz bir yazın evreni, burada karşıma çıkan. Çok çok teşekkür ederim İmdat'a bu üretken anımsatma için. Özellikle "dil sadeliği ve derinliği" (bu iki şeyin aynı anda oluşması özellikle) beni sarstı ve tekrar kendimiz (bugünün insanları) hakkında düşünmeye itti. (şimdiye kadar bu denli ihmalkar olmanın verdiği) Mahcubiyetle birlikte (bundan sonra zamanımı daha etkin ve üretken kullanmaya dönük) kararlılığım, umarım çeşitli paylaşımlara da yol açar. Tekrar İmdat'a teşekkürlerle suyel
??? #28
Biraz önce Semih Süren isimli yazarın eserini okudum. Tattığım en güzel öykülerdendi. Denemenizi tavsiye ederim Yeni bir Yaşar Kemal doğuyor dedim içinden. Semih Beye ulaşamadım bir türlü. Müthiş bir kalem. Gençtir umarım. İnşallah Beni duyuyorsa bana ulaşsın. Geç tanımış da olabilirim. Sizi takip edeceğim Semih bey
??? #29
Kenan Bey, Semih beyi (Semih Süren) birkaç gün önce okudum.Dediğiniz gibi harika. Şimdi rastgele size denk geldim. Beğenimi kustum kendisine hususi mail ine de yazdım ancak bir cevap alamadım. Semih bey size sesleniyorum eseriniz müthişti cok güzeldi indirip defalarca okudum bütünselliği harika lütfen bize ulaşın .
??? #30
Kimliğiyle ilgili iki ayrı tartışma var. Birincisi, 16 ve 17'nci yüzyılda yaşadı. Yeniçeri ocağından yetişen bir şair. 1578-1590 arasındaki Osmanlı-İran savaşlarına katıldı. Bir tür ordu şairidir. Diğeri ise Balkanlar'dan Orta Asya'ya kadar geniş bir alana yayılmış destansı ve türkülü halk öyküsündeki karaman Köroğlu. İkinci Köroğlu, Bolu Gerede çevresinde yaşadı. Asıl adı Ruşen. Devlete karşı ayaklandı. Sivas-Tokat yolu üzerindeki Çamlıbel'e yerleşip eşkıyalık yaptı. Ama adil bir eşkıya idi. Bir başka söylentiye göre de, Bolu Beyi'nin seyisi Yusuf'un oğlu Ruşen Ali asıl Köroğlu'dur. Bolu Beyi, babası Yusuf'un gözlerine mil çektirdi. Ruşen Ali, babasını sağaltmak için Aras Irmağı'na götürdü. Ama ilaç olacak köpükleri kendisi içip yiğitlik ve şairlik gücü kazandı. Çamlıbel'e yerleşip babasının intikamını almak üzere Bolu Beyi'ne savaş açtı. Köroğlu hikayesi, Azerbaycan, İran, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan ve Balkanlar'da da bilinir. Yeniçeri aşığı Köroğlu'nin şiirleri dil ve anlatım bakımından öykü kahramanı Köroğlu adına söylenen şiirlerden çok farklıdır. Köroğlu ile ilgili ilk araştırmayı Pertev Naili Borotav yaptı. Cahit Öztelli'nin de Köroğlu-Dadaloğlu ve Kuloğlu adlı yayınlanmış bir araştırması var. " yürü bre bolu beyi bu cenk amansız olacak " MERT DAYANIR NAMERT KAÇAR Mert dayanır namert kaçar Meydan gümbür gümbürdenir Şahlar şahı divan açar Divan gümbür gümbürdenir Yiğit kendini öğende Oklar menzilin döğende Sespe kalkana değende Kalkan gümbür gümbürdenir Ok atılır kalasından Hak saklasın belasından Köroğlu'nun narasindan Her yan gümbür gümbürdenir _______________________________________________________________ BENDEN SELAM OLSUN BOLU BEYİ'NE Benden selam olsun Bolu Beyi'ne Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır Ok gıcırtısından kalkan sesinden Dağlar seda verip seslenmelidir Düşman geldi bölük bölük dizildi Alnımıza kara yazı yazıldı Tüfenk icad oldu mertlik bozuldu Eğri kılıç kında paslanmalıdır Köroğlu düşer mi hele şanından Çogunu ayırır er meydanından Kırat köpüğünden düşman kanından Çevrem dolup şalvar ıslanmalıdır _______________________________________________________________ HAN OĞLUM AYVAZ Dinle sözlerimi han oğlum Ayvaz Yükletin kervanı dengine bakın Erlik meydanına girdiğin zaman Kuşanın kılıcı gencine bakın Düşmanın üstüne eyledim akın Dönüşüm yok zamanım yakın Fakir fukarayı incitmen sakın Mal yemez tamahkar zengine bakın Köroğlu her zaman kurdu meydanı Ben bilirim yahşi ile yamanı Aman dileyenden kesmen amanı Dertli olanların derdine bakın _______________________________________________________________ YÜRÜN ASLANLARIM SAVAŞ EDELİM Yürün aslanlarım savaş edelim Buna kavga derler bey ne paşa ne Haykırıp haykırıp kelle keselim Seyreyleyin eli ayağı şaşana Yürü beyler cenge harbi çalınır İyi kötü bu meydanda bilinir Kılıç değer adam iki bölünür Nusret bizim beyler neci paşa ne Gürzün kösteğini kola takmalı Arap atı sağa sola yıkmalı Kargılar mızraklar birden kalkmalı Fırsat vermen Arap atlar kaçana Köroğlu der durun edek cengimiz Bundan belli olsun yiğit hangimiz Üç saat sürmeli burda hengimiz Tarih yazın şu dağlara nişane KÖROĞLU
??? #31
1927 yilinda Diyarbakir’da dogdu, 2 Haziran 1991 tarihinde Ankara’da öldü. Ortaögrenimini Diyarbakir Lisesi’nde tamamladi. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Cografya Fakültesi Felsefe Bölümü ögrencisi iken 1950’de Türk Ceza Yasasi’nin 141. maddesine aykiri davranmak saviyla, 1952’de gizli örgüt kurma saviyla iki kez tutuklandi, yargilandi ve 2 yil hüküm giydi. Cezaevi günleri sona erince Ankara’daki gazeteler ve dergilerde teknik islerle ugrasarak yasamini kazandi. Toplumcu gerçekçi siirimizin ustalarindandir. Yasadigi cografyanin duyarliligi ve halk kaynagindaki sesini hiç yitirmeden, lirik, epik ve koçaklama tarzini kusursuz bir kurguyla kullanarak, özgün, tutkulu, müthis ezgili çagdas siirler yazdi. ANADOLU Beşikler vermişim Nuh'a Salıncaklar, hamaklar, Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır, Anadoluyum ben, Tanıyor musun ? Utanırım, Utanırım fukaralıktan, Ele, güne karşı çıplak... Üşür fidelerim, Harmanım kesat. Kardeşliğin, çalışmanın, Beraberliğin, Atom güllerinin katmer açtığı, Şairlerin, bilginlerin dünyalarında, Kalmışım bir başıma, Bir başıma ve uzak. Biliyor musun ? Binlerce yıl sağılmışım, Korkunç atlılarıyla parçalamışlar Nazlı, seher-sabah uykularımı Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar, Haraç salmışlar üstüme. Ne İskender takmışım, Ne şah ne sultan Göçüp gitmişler, gölgesiz! Selam etmişim dostuma Ve dayatmışım... Görüyor musun ? Nasıl severim bir bilsen. Köroğlu'yu, Karayılanı, Meçhul Askeri... Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini. Sonra kalem yazmaz, Bir nice sevda... Bir bilsen, Onlar beni nasıl severdi. Bir bilsen, Urfa'da kurşun atanı Minareden, barikattan, Selvi dalından, Ölüme nasıl gülerdi. Bilmeni mutlak isterim, Duyuyor musun ? Öyle yıkma kendini, Öyle mahzun, öyle garip... Nerede olursan ol, İçerde, dışarda, derste, sırada, Yürü üstüne - üstüne, Tükür yüzüne celladın, Fırsatçının, fesatçının, hayının... Dayan kitap ile Dayan iş ile. Tırnak ile, diş ile, Umut ile, sevda ile, düş ile Dayan rüsva etme beni. Gör, nasıl yeniden yaratılırım, Namuslu, genç ellerinle. Kızlarım, Oğullarım var gelecekte, Herbiri vazgeçilmez cihan parçası. Kaç bin yıllık hasretimin koncası, Gözlerinden, Gözlerinden öperim, Bir umudum sende, Anlıyor musun ? _______________________________________________________________ UY HAVAR Yangınlar, Kahpe fakları, Korku çığları Ve irin selleri, aç yırtıcılar, Suyu zehir bıçaklar ortasındasın. Bir cana, bir başa kalmışsın vay vay! Pusatsız, duldasız, üryan Bir cana bir de başa Seher vakti leylim -leylim Cellat nişangahlar aynasındasın. Oy sevmişim ben seni... Üsküdardan bu yan lo kimin yurdu! He canım... Çiçekdağı kıtlık, kıran, Gül açmaz, çağla dökmez. Vurur alnım şakına Vurur çakmaktaşı kayalarıyla Küfrünü, Medetsiz, Munzur. Şahmurat Suyu kan akar Ve ben şairim. Namus işçisiyim yani Yürek işçisi. Korkusuz, pazarlıksız, kül elenmemiş, Ne salkım bir bakış Resmin çekeyim, Ne kınsız bir rüzgar Mısra dökeyim. Oy sevmişem ben seni... Ve sen daha demincek, Yıllar da geçse demincek, Bıçkılanmış dal gibi ayrı düştüğüm, Ömrümün sebebi, ustam, sevgilim, Yaran derine gitmiş, Fitil tutmaz, bilirim. Ama hesap dağlarladır, Umut, dağlarla. Düşün, uzay çağında bir ayağımız, Ham çarık, kıl çorapta olsa da biri Düşün, olasılık, atom fiziği Ve bizi biz eden amansız sevda, Atıp bir kıyıya iki zamın Yarının çocukları, gülleri için Herbirinin ayvatüyü, çilleri için, Koymuş postasını, Görmüş restini. He canım, Sen getir üstünü. Uy havar! Muhammed, İsa aşkına, Yattığın ranza aşkına, Deeey, dağları un eder Ferhadın gürzü! Benim de boş yanım hançer yalımı Ve zulamda kan-ter içinde, asi, He desem, koparacak dizginlerini Yediveren gül kardeşi bir arzu Oy sevmişem ben seni... _______________________________________________________________ AY KARANLIK Maviye/Maviye çalar gözlerin, Yangın mavisine/Rüzgarda asi, Körsem/Senden gayrısına yoksam Bozuksam/Can benim, düş benim, Ellere nesi? Hadi gel, Ay karanlık... İtten aç/Yılandan çıplak, Vurgun ve bela Gelip durmuşsam kapına Var mı ki doymazlığım? İlle de ille/Sevmelerim, Sevmelerim gibisi? Oturmuş yazıcılar Fermanım yazar N'olur gel, Ay karanlık... Dört yanım puşt zulası, Dost yüzlü, Dost gülücüklü Cıgaramdan yanar. Alnım öperler, Suskun, hayın, çıyansı. Dört yanım puşt zulası, Dönerim dönerim çıkmaz. En leylim gecede ölesim tutmuş Etme gel, Ay karanlık... _______________________________________________________________ BU ZİNDAN, BU KIRGIN, BU CAN PAZARI Gördüler Yedi cihan, İn, cin Kaf dağının ardındakiler, Kıtlık da kıran da olsa Gördüler analar neler doğurur Aman aman hey... Dünyalar vardır elvan, Bir su damlasında, bir kıl ucunda, Meyvalar vardır, meyvalar, Ağacı, omcası yok, Sana vurgun, sana dost. Beride Kabil'in murdar baltası Ve kan değirmenleri, Kader kahpesi. Beride borazancıları o puşt ölümün, Hazır ırzını vermeğe Yiğitler vuruldukça. Timsah kısmı çünkü yavrusunu yer Akarsu duruldukça. Cadı, yalan hamurunu dağ - dağ yoğurur Aman aman hey Bu zindan, bu kırgın, bu can pazarı, Macera değil. Yaşamak, sade "yaşamak" Yosun, solucan harcıdır. Öyle açar ki murat. Susuz, güneşsiz de kalsa, koparılsa da Şavkı, bulut güllerinden daha bir suna, Daha bir burcu - burcudur. Bu zindan, bu kırgın, bu can pazarı Macera değil Sardığım toprağımın altın sabrıdır. O sert, erkek hüznüdür lahza başında Cıgara değil. Ve sevgilim uykusunda bağrır Aman aman hey... Meltemin bir tadı, ustura ağzı Biri, kız memesi, tılsım, Yağmurun bir damlası süzülmüş küfür, Bir damlası, aşk. Senin uykuların hayın, Düşlerin kardeş. Duyar mısın, anlayıp sızlar mısın ki? Gece, samanyollarında rüzgar çıkıncaya dek, Mısralarım kardeş - kardeş çağırır Aman Aman hey... Serabın bir sonu vardır, Ufkun, sıradağın sonu. Uçarın, kaçarın bir sonu vardır Senin sonun yok. Mandaların, kavakların pazarı olur, Senin pazarın olamaz. Sensiz nar çatlamaz, bebek gııı demez. Beni böyle şair, divane etmez, Kızımın çatal göğsü. Senin yüzün suyu hürmetinedir Buğdalara, cevizlere yürüyen Kara toprağın ak südü... Bir bilsen kimlere tasa, kedersin, Anlar mısın, şaşırıp ağlar mısın ki? Bir bilsen kardeşlerim ne can çocuklar Ve bilsen nasıl vurur beni bu duvar. Akşam - akşam, kara sevdam ağarır Aman, aman hey... AHMED ARİF
??? #32
Necip Fazıl Kısakürek (1905 - 1983) -------------------------------------------------------------------------------- 1905 yılının 25 Mayıs'ında İstanbul'da doğdu. Necip Fazıl'ın çocukluğu, mahkeme reisliğinden emekli büyükbabasının İstanbul Çemberlitaş'taki konağında geçti. Maraş’lı bir soydan gelen şair, ilk ve orta öğrenimini Amerikan ve Fransız kolejleri ile Heybeliada’daki Bahriye Mektebin'de (Askeri Deniz Lisesi) tamamladı. Lisedeki hocaları arasında dönemin pek çok ünlüleri vardı: Yahya Kemal, Ahmet Hamdi(Akseki), İbrahim Aşki gibi... İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdikten (1924) sonra gönderildiği Fransa'da Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümünde okudu. Paris'te geçen bohem günlerinden sonra, Türkiye'ye dönüşünde Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında müfettiş ve muhasebe müdürü olarak çalıştı. Robert Koleji, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Ankara Devlet Konservatuarı, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde hocalık yaptı (1939-43). Sonraki yıllarında fikir ve sanat çalışmaları dışında başka bir işle meşgul olmadı. Şairliğe ilk adımını on yedi yaşında iken, annesinin arzusuyla başladı ve ilk şiirleri Yeni Mecmua'da yayımlandı. Milli Mecmua ve Yeni Hayat dergilerinde çıkan şiirleriyle kendinden söz ettirdikten sonra, Paris dönüşü yayımladığı Örümcek Ağı ve Kaldırımlar adlı şiir kitapları onu çok genç yaşta çağdaşı şairlerin en önüne çıkararak edebiyat çevrelerinde büyük bir hayranlık ve heyecan uyandırdı. Henüz otuz yaşına basmadan çıkardığı yeni şiir kitabı Ben ve Ötesi (1932) ile en az öncekiler kadar takdir toplamayı sürdürdü. Şöhretinin zirvesinde iken felsefi arayışlarını sürdürüp içinde yeni bir dönemin doğum sancısını hisseden Necip Fazıl için 1934 yılı gerçekten de hayatının yeni bir dönemine başlangıç olur. Bohem hayatının en koyu rengiyle yaşadığı günlerde Beyoğlu Ağa Camii'nde vaaz vermekte olan Abdülhakim Arvasi ile tanışır ve bir daha ondan kopamaz. Necip Fazıl'ın hemen tümünde üstün bir ahlak felsefesinin savunulduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına edebiyatımıza kazandırması bu döneme rastlar. Tohum, Para, Bir Adam Yaratmak gibi piyesleri büyük ilgi görür. Bu eserlerden Bir Adam Yaratmak, Türk tiyatrosunun en güçlü oyunlarındandır. Necip Fazıl'ın şairliği ve oyun yazarlığı kadar önemli yönü, çıkardığı dergilerle düşünce hayatımıza kattığı zenginlik ve bu dergilerde çıkan yazılarla sürdürdüğü mücadeledir. Haftalık Ağaç dergisi (1936,17 sayı) dönemin ünlü edebiyatçılarının toplandığı bir okul olmuştur. Büyük Doğu dergisinde çıkan yazılarıyla İsmet Paşa ve tek parti (CHP) yönetimine şiddetli bir muhalefet sürdürmesi sonucu hakkında açılan çok sayıda davada yüzlerce yıl hapsi istendi. 163. maddeye aykırı bulunan yazıları ve kimi zaman da bulunan bahanelerle birkaç yılda bir hapse mahkum oldu. Cinnet Mustatili adlı eserinde hapishane anıları yer alır. Sık sık kapatılan ve çeşitli bahanelerle toplatılan Büyük Doğu'nun çıkmadığı sürelerde günlük fıkra ve çeşitli yazılarını Yeni İstanbul, Son Posta, Babıalide Sabah, Bugün, Milli Gazete, Hergün ve Tercüman gazetelerinde yayımlandı. Büyük Doğu'da çıkan yazılarında kendi imzası dışında Adıdeğmez, Mürid, Ahmet Abdülbaki gibi müstear isimler kullandı. 1962 yılından itibaren de hemen hemen tüm Anadolu şehirlerinde verdiği konferaslarla büyük ilgi topladı. Başta İdeologya Örgüsü (1959) olmak üzere düşünce eserleriyle kültür hayatımıza verdiği büyük hizmet, diğer tüm yönlerini bile geride bırakacak üstünlüktedir. 1980'de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü'nü, 'İman ve İslam Atlası' adlı eseriyle fikir dalında Milli Kültür Vakfı Armağanı'nı (1981), Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü'nü (1982) almıştır. Ayrıca Türk Edebiyatı Vakfı'nca 1980'de verilen beratla 'Sultan-üş Şuara' (Şairlerin Sultanı) ünvanını kazanmıştır. Necip Fazıl Kısakürek, 1983 yılının (doğduğu gün olan) 25 Mayıs'ında vefat etti. " Tam otuz yıldır saatim işlemiş ben durmuşum; Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum... " ÇİLE Gaiblerde bir ses geldi: Bu adam, Gezdirsin boşluğu ense kökünde! Ve uçtu tepemden birdenbire dam; Gök devrildi, künde üstüne künde... Pencereye koştum: Kızıl kıyamet! Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı! Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent, Ok çekti yukardan, üstüme avcı Ateşten zehrini tattım bu okun, Bir anda kül etti can elmasımı. Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un, Kustum, öz ağzımdan kafatasımı Bir bardak su gibi çalkalandı dünya; Söndü istikamet, yıkıldı boşluk. Al sana hakikat, al sana rüya! İşte akıllılık, işte sarhoşluk! Ensemin örsünde bir demir balyoz, Kapandım yatağa son çare diye. Bir kanlı şafakta, bana çil horoz, Yepyeni bir dünya etti hediye Bu nasıl bir dünya, hikayesi zor; Makâni bir satıh, zamanı vehim. Bütün bir kainat muşamba dekor, Bütün bir insanlık yalana teslim. Nesin sen, hakikat olsan da çekil! Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam! Otursun yerine bende her şekil; Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam! Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın, Benliğim bir kazan ve aklım kepçe, Deliler köyünden bir menzil aşkın, Her fikir içimde bir çift kelepçe. Niçin küçülüyor eşya uzakta? Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl? Zamanın raksı ne bir yuvarlakta? Sonum varmış, onu ögrensem asıl? Bir fikir ki sıcak yarad kezzap, Bir fikir ki, beyin zarında sülük. Selam sana haşmetli azap; Yandıkça gelişen tılsımlı kütük. Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol! Ey yedinci gök, esrarını aç! Annemin duası, düş de perde ol! Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç! Uyku, katillerin bile çeşmesi; Yorgan, Allahsıza kadar sığınak. Teselli pınarı, sabır memesi; Size şerbet, bana kum dolu çanak. Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet, Sırrını ararken patlayan gülle? Yeşil asmalarda depreniş, şehvet; Karınca sarayı, kupkuru kelle... Akrep nokta nokta ruhumu sokmus, Mevsimden mevsime girdim böylece. Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş, Fikir çilesinden büyük işkence. Evet, her şey bende bir gizli düğüm; Ne ölüm terleri döktüm, nelerden! Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm, Yetişir çektiğim mesafelerden! Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz; Yollar bir yumaktır, uzun ve dolaşık. Her gece rüyamı yazan sihirbaz, Tutuyor önümde bir mavi ışık. Büyücü, büyücü ne bana hıncın? Bu kükürtlü duman, nedir inimde? Camdan keskin, kıldan ince kılıcın, Bir zehir kıymak gibi, beynimde. Lugat, bir isim ver bana halimden; Herkesin bildiği dilden bir isim! Eski esvaplarım, tutun elimden; Aynalar söyleyin bana, ben kimim? Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa, Arzı boynuzunda taşıyan öküz? Belâ mimarının seçtiği arsa; Hayattan mühacir; eşyadan öksüz? Ben ki, toz kanatıi bir kelebeğim, Minicik gövdeme yüklü Kafdağı, Bir zerrecigim ki, Arş'a gebeyim, Dev sancılarımın budur kaynağı! Ne yalanlarda var, ne hakikatta, Gözümü yumdukça gördüğüm nakış. Boşuna gezmişim, yok tabiatta, İçimdeki kadar iniş ve çıkış. Gece bir hendeğe düşercesine, Birden kucağına düştüm gerçeğin. Sanki erdim çetin bilmecesine, Hem geçmis zamanın, hem geleceğin. Açıl susam, açıl! Açıldı kapı; Atlas sedirinde mavera dede. Yandı sırça saray, ilahi yapı, Binbir avizeyle uçsuz maddede. Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik; Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur. Içiçe mimari, içiçe benlik; Bildim seni ey Rab, bilinmez bilinmez meşhur! Nizam köpürüyor, med vakti deniz; Nizam köpürüyor, ta çenemde su. Suda bir gizli yol, pırılıtılı iz; Suda ezel fikri, ebed duygusu. Kaçır beni ahenk, al beni birlik; Artık barınamam gölge varlıkta. Ver cüceye, onun olsun şairlik, Şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta. Öteler öteler, gayemin malı; Mesafe ekinim, zaman madenim. Gökte saman yolu benim olmalı; Dipsizlik gölünde, inciler benim. Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök! Heybem hayat dolu, deste ve yumak. Sen, bütün dalların birleştiği kök; Biricik meselem, Sonsuza varmak... _______________________________________________________________ SAKARYA TÜRKÜSÜ İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya: Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya. Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak; Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak. Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir: Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir. Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kainat: Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat! Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne? Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine: Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için. Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin? Rabb'im isterse, sular büklüm büklüm burulur. Sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur. Eyvah, eyvah, Sakarya'm, sana mı düştü bu yük? Bu dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, bu dâvâ büyük!.. Ne ağır imtihandır, başındaki Sakarya! Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya? İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal; Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal, Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan: Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan! Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân; Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an! Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu? Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu? Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna? Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna? Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir? Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir! Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler; Sakarya, kandillere katran döktü geceler. Vicdan azabına eş kayna kayna Sakarya. Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya! İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su: Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu. Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek: Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek? Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl! Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl! Sakarya, saf çocuğu, mâsum Anadolu'nun, Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun! Sen ve ben, gözyaşıyle ıslanmış hamurdanız; Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız! Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader; Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider! Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz: Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber kılavuz! Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya: Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya! _______________________________________________________________ ZİNDANDAN MEHMEDE MEKTUP Zindanda iki hece.Mehmed'im lafta! Baba katiliyle baban bir safta! Bir de geri adam,boynunda yafta... Halimi düşünüp yanma Mehmed'im! Kavuşmak mi?..Belki ..Daha ölmedim! Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli, Kırmızı tuğlalar altı köşeli. Bu yol da tutuktur hapse düşeli... Git ve gel... Yüz adım...Bin yıllık konak Ne ayak dayanır buna ,ne tırnak! Bir alem ki, gökler boru içinde. Akıl almazların zoru içinde Üstüste sorular soru içinde. Düşün mü,konuş mu, sus mu ,unut mu? Buradan insan mı çıkar,tabut mu? Bir idamlık Ali vardı,asıldı Kaydını düştüler,mühür basıldı. Geçti gitti,birkaç günlük fasıldı Ondan kalan,boynu bükük ve sefil; Bahçeye diktiği üç beş karanfil... Müdür bey dert dinler,bugün"maruzat"! Çatık kaş...Hükumet dedikleri zat... Beni Allah tutmuş kim eder azat? Anlamaz;yazısız,pulsuz,dilekçem... Anlamaz!ruhuma geçti bilekçem! Saat beş dedi mi,bir yırtıcı zil Sayım var, maltada hizaya dizil! Tek yekun içinde yazıl ve çizil! Insanlar zindanda birer kemmiyet; Urbalarla kemik,mintanlarla et. Somurtuş gibi bıçak,nara gibi tokat; Zift dolu gözlerde karanlık kat kat... Yalnız seccademin yönünde şefkat Beni kimsecikler okşamaz madem Öp beni alnımdan,sen öp seccadem! Çaycı getir ilaç kokulu çaydan! Dakika düşelim,senelik paydan! Zindanda dakika farksız aydan Karıştır çayını zaman erisin Kopuk kopuk,duman duman erisin! Peykeler,duvara mihli peykeler Duvarda,başlardan yağlı lekeler Gömülmüş duvara,bas bas gölgeler... Duvar,katil duvar yolumu biçtin Kanla dolu sünger... Beynimi içtin Sukut...Kıvrım kıvrım uzaklık uzar Tek nokta seçemez dünyada nazar Yerinde mi acep,ölü ve mezar? Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz? Güneşe göç varda ,kalan biz miyiz? Ses demir,su demir ve ekmek demir... İstersen demirde muhali kemir. Ne gelir ki elden,kader bu,emir... Garip pencerecik,küçük daracık; Dünyaya kapalı,Allah'a açık Dua,dua eller karıncalanmış; Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış Gözyaşı bir tarla,hep yoncalanmış Bir soluk,bir tütsü,bir uçan buğu İplik ki incecik,örer boşluğu Ana rahmi zahir ,şu bizim koğuş Karanlığında nur,yeniden doğuş.... Sesler duymaktayım;Davran ve boğuş! Sen bir devsin,yükü ağırdır devin! Kalk ayağa,dimdik doğrul ve sevin! Mehmed'im,sevinin ,başlar yüksekte! Ölsek de sevinin,eve dönsek de! Sanma bu tekerlek kalır tümsekte! Yarın elbet bizim,elbet bizimdir! Gün doğmuş ,gün batmış ,ebed bizimdir _______________________________________________________________ KÖROĞLU Sırmalı cepkeni attı koluna, Tek elle dizgini gerdi Köroğlu. Tozlarla atılıp dağın yoluna, Yeşil muradına erdi Köroğlu. Dağlar, omuz omza yaslanan dağlar, Sular kararınca paslanan dağlar, Azatlık ufkunda rastlanan dağlar; Bu dağlara gönül verdi Köroğlu. Dağların ardında kalınca çile, Köroğlu yeniden gelmişti dile; Ak saçlı anadan geçilse bile, Dağlardan geçilmez derdi Köroğlu... NECİP FAZIL KISAKÜREK
??? #33
Necip Fazıl Kısakürek (1905 - 1983) -------------------------------------------------------------------------------- 1905 yılının 25 Mayıs'ında İstanbul'da doğdu. Necip Fazıl'ın çocukluğu, mahkeme reisliğinden emekli büyükbabasının İstanbul Çemberlitaş'taki konağında geçti. Maraş’lı bir soydan gelen şair, ilk ve orta öğrenimini Amerikan ve Fransız kolejleri ile Heybeliada’daki Bahriye Mektebin'de (Askeri Deniz Lisesi) tamamladı. Lisedeki hocaları arasında dönemin pek çok ünlüleri vardı: Yahya Kemal, Ahmet Hamdi(Akseki), İbrahim Aşki gibi... İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdikten (1924) sonra gönderildiği Fransa'da Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümünde okudu. Paris'te geçen bohem günlerinden sonra, Türkiye'ye dönüşünde Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında müfettiş ve muhasebe müdürü olarak çalıştı. Robert Koleji, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Ankara Devlet Konservatuarı, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde hocalık yaptı (1939-43). Sonraki yıllarında fikir ve sanat çalışmaları dışında başka bir işle meşgul olmadı. Şairliğe ilk adımını on yedi yaşında iken, annesinin arzusuyla başladı ve ilk şiirleri Yeni Mecmua'da yayımlandı. Milli Mecmua ve Yeni Hayat dergilerinde çıkan şiirleriyle kendinden söz ettirdikten sonra, Paris dönüşü yayımladığı Örümcek Ağı ve Kaldırımlar adlı şiir kitapları onu çok genç yaşta çağdaşı şairlerin en önüne çıkararak edebiyat çevrelerinde büyük bir hayranlık ve heyecan uyandırdı. Henüz otuz yaşına basmadan çıkardığı yeni şiir kitabı Ben ve Ötesi (1932) ile en az öncekiler kadar takdir toplamayı sürdürdü. Şöhretinin zirvesinde iken felsefi arayışlarını sürdürüp içinde yeni bir dönemin doğum sancısını hisseden Necip Fazıl için 1934 yılı gerçekten de hayatının yeni bir dönemine başlangıç olur. Bohem hayatının en koyu rengiyle yaşadığı günlerde Beyoğlu Ağa Camii'nde vaaz vermekte olan Abdülhakim Arvasi ile tanışır ve bir daha ondan kopamaz. Necip Fazıl'ın hemen tümünde üstün bir ahlak felsefesinin savunulduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına edebiyatımıza kazandırması bu döneme rastlar. Tohum, Para, Bir Adam Yaratmak gibi piyesleri büyük ilgi görür. Bu eserlerden Bir Adam Yaratmak, Türk tiyatrosunun en güçlü oyunlarındandır. Necip Fazıl'ın şairliği ve oyun yazarlığı kadar önemli yönü, çıkardığı dergilerle düşünce hayatımıza kattığı zenginlik ve bu dergilerde çıkan yazılarla sürdürdüğü mücadeledir. Haftalık Ağaç dergisi (1936,17 sayı) dönemin ünlü edebiyatçılarının toplandığı bir okul olmuştur. Büyük Doğu dergisinde çıkan yazılarıyla İsmet Paşa ve tek parti (CHP) yönetimine şiddetli bir muhalefet sürdürmesi sonucu hakkında açılan çok sayıda davada yüzlerce yıl hapsi istendi. 163. maddeye aykırı bulunan yazıları ve kimi zaman da bulunan bahanelerle birkaç yılda bir hapse mahkum oldu. Cinnet Mustatili adlı eserinde hapishane anıları yer alır. Sık sık kapatılan ve çeşitli bahanelerle toplatılan Büyük Doğu'nun çıkmadığı sürelerde günlük fıkra ve çeşitli yazılarını Yeni İstanbul, Son Posta, Babıalide Sabah, Bugün, Milli Gazete, Hergün ve Tercüman gazetelerinde yayımlandı. Büyük Doğu'da çıkan yazılarında kendi imzası dışında Adıdeğmez, Mürid, Ahmet Abdülbaki gibi müstear isimler kullandı. 1962 yılından itibaren de hemen hemen tüm Anadolu şehirlerinde verdiği konferaslarla büyük ilgi topladı. Başta İdeologya Örgüsü (1959) olmak üzere düşünce eserleriyle kültür hayatımıza verdiği büyük hizmet, diğer tüm yönlerini bile geride bırakacak üstünlüktedir. 1980'de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü'nü, 'İman ve İslam Atlası' adlı eseriyle fikir dalında Milli Kültür Vakfı Armağanı'nı (1981), Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü'nü (1982) almıştır. Ayrıca Türk Edebiyatı Vakfı'nca 1980'de verilen beratla 'Sultan-üş Şuara' (Şairlerin Sultanı) ünvanını kazanmıştır. Necip Fazıl Kısakürek, 1983 yılının (doğduğu gün olan) 25 Mayıs'ında vefat etti. " Tam otuz yıldır saatim işlemiş ben durmuşum; Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum... " ÇİLE Gaiblerde bir ses geldi: Bu adam, Gezdirsin boşluğu ense kökünde! Ve uçtu tepemden birdenbire dam; Gök devrildi, künde üstüne künde... Pencereye koştum: Kızıl kıyamet! Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı! Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent, Ok çekti yukardan, üstüme avcı Ateşten zehrini tattım bu okun, Bir anda kül etti can elmasımı. Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un, Kustum, öz ağzımdan kafatasımı Bir bardak su gibi çalkalandı dünya; Söndü istikamet, yıkıldı boşluk. Al sana hakikat, al sana rüya! İşte akıllılık, işte sarhoşluk! Ensemin örsünde bir demir balyoz, Kapandım yatağa son çare diye. Bir kanlı şafakta, bana çil horoz, Yepyeni bir dünya etti hediye Bu nasıl bir dünya, hikayesi zor; Makâni bir satıh, zamanı vehim. Bütün bir kainat muşamba dekor, Bütün bir insanlık yalana teslim. Nesin sen, hakikat olsan da çekil! Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam! Otursun yerine bende her şekil; Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam! Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın, Benliğim bir kazan ve aklım kepçe, Deliler köyünden bir menzil aşkın, Her fikir içimde bir çift kelepçe. Niçin küçülüyor eşya uzakta? Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl? Zamanın raksı ne bir yuvarlakta? Sonum varmış, onu ögrensem asıl? Bir fikir ki sıcak yarad kezzap, Bir fikir ki, beyin zarında sülük. Selam sana haşmetli azap; Yandıkça gelişen tılsımlı kütük. Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol! Ey yedinci gök, esrarını aç! Annemin duası, düş de perde ol! Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç! Uyku, katillerin bile çeşmesi; Yorgan, Allahsıza kadar sığınak. Teselli pınarı, sabır memesi; Size şerbet, bana kum dolu çanak. Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet, Sırrını ararken patlayan gülle? Yeşil asmalarda depreniş, şehvet; Karınca sarayı, kupkuru kelle... Akrep nokta nokta ruhumu sokmus, Mevsimden mevsime girdim böylece. Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş, Fikir çilesinden büyük işkence. Evet, her şey bende bir gizli düğüm; Ne ölüm terleri döktüm, nelerden! Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm, Yetişir çektiğim mesafelerden! Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz; Yollar bir yumaktır, uzun ve dolaşık. Her gece rüyamı yazan sihirbaz, Tutuyor önümde bir mavi ışık. Büyücü, büyücü ne bana hıncın? Bu kükürtlü duman, nedir inimde? Camdan keskin, kıldan ince kılıcın, Bir zehir kıymak gibi, beynimde. Lugat, bir isim ver bana halimden; Herkesin bildiği dilden bir isim! Eski esvaplarım, tutun elimden; Aynalar söyleyin bana, ben kimim? Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa, Arzı boynuzunda taşıyan öküz? Belâ mimarının seçtiği arsa; Hayattan mühacir; eşyadan öksüz? Ben ki, toz kanatıi bir kelebeğim, Minicik gövdeme yüklü Kafdağı, Bir zerrecigim ki, Arş'a gebeyim, Dev sancılarımın budur kaynağı! Ne yalanlarda var, ne hakikatta, Gözümü yumdukça gördüğüm nakış. Boşuna gezmişim, yok tabiatta, İçimdeki kadar iniş ve çıkış. Gece bir hendeğe düşercesine, Birden kucağına düştüm gerçeğin. Sanki erdim çetin bilmecesine, Hem geçmis zamanın, hem geleceğin. Açıl susam, açıl! Açıldı kapı; Atlas sedirinde mavera dede. Yandı sırça saray, ilahi yapı, Binbir avizeyle uçsuz maddede. Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik; Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur. Içiçe mimari, içiçe benlik; Bildim seni ey Rab, bilinmez bilinmez meşhur! Nizam köpürüyor, med vakti deniz; Nizam köpürüyor, ta çenemde su. Suda bir gizli yol, pırılıtılı iz; Suda ezel fikri, ebed duygusu. Kaçır beni ahenk, al beni birlik; Artık barınamam gölge varlıkta. Ver cüceye, onun olsun şairlik, Şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta. Öteler öteler, gayemin malı; Mesafe ekinim, zaman madenim. Gökte saman yolu benim olmalı; Dipsizlik gölünde, inciler benim. Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök! Heybem hayat dolu, deste ve yumak. Sen, bütün dalların birleştiği kök; Biricik meselem, Sonsuza varmak... _______________________________________________________________ SAKARYA TÜRKÜSÜ İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya: Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya. Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak; Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak. Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir: Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir. Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kainat: Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat! Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne? Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine: Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için. Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin? Rabb'im isterse, sular büklüm büklüm burulur. Sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur. Eyvah, eyvah, Sakarya'm, sana mı düştü bu yük? Bu dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, bu dâvâ büyük!.. Ne ağır imtihandır, başındaki Sakarya! Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya? İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal; Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal, Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan: Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan! Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân; Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an! Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu? Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu? Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna? Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna? Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir? Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir! Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler; Sakarya, kandillere katran döktü geceler. Vicdan azabına eş kayna kayna Sakarya. Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya! İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su: Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu. Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek: Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek? Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl! Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl! Sakarya, saf çocuğu, mâsum Anadolu'nun, Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun! Sen ve ben, gözyaşıyle ıslanmış hamurdanız; Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız! Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader; Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider! Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz: Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber kılavuz! Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya: Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya! _______________________________________________________________ ZİNDANDAN MEHMEDE MEKTUP Zindanda iki hece.Mehmed'im lafta! Baba katiliyle baban bir safta! Bir de geri adam,boynunda yafta... Halimi düşünüp yanma Mehmed'im! Kavuşmak mi?..Belki ..Daha ölmedim! Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli, Kırmızı tuğlalar altı köşeli. Bu yol da tutuktur hapse düşeli... Git ve gel... Yüz adım...Bin yıllık konak Ne ayak dayanır buna ,ne tırnak! Bir alem ki, gökler boru içinde. Akıl almazların zoru içinde Üstüste sorular soru içinde. Düşün mü,konuş mu, sus mu ,unut mu? Buradan insan mı çıkar,tabut mu? Bir idamlık Ali vardı,asıldı Kaydını düştüler,mühür basıldı. Geçti gitti,birkaç günlük fasıldı Ondan kalan,boynu bükük ve sefil; Bahçeye diktiği üç beş karanfil... Müdür bey dert dinler,bugün"maruzat"! Çatık kaş...Hükumet dedikleri zat... Beni Allah tutmuş kim eder azat? Anlamaz;yazısız,pulsuz,dilekçem... Anlamaz!ruhuma geçti bilekçem! Saat beş dedi mi,bir yırtıcı zil Sayım var, maltada hizaya dizil! Tek yekun içinde yazıl ve çizil! Insanlar zindanda birer kemmiyet; Urbalarla kemik,mintanlarla et. Somurtuş gibi bıçak,nara gibi tokat; Zift dolu gözlerde karanlık kat kat... Yalnız seccademin yönünde şefkat Beni kimsecikler okşamaz madem Öp beni alnımdan,sen öp seccadem! Çaycı getir ilaç kokulu çaydan! Dakika düşelim,senelik paydan! Zindanda dakika farksız aydan Karıştır çayını zaman erisin Kopuk kopuk,duman duman erisin! Peykeler,duvara mihli peykeler Duvarda,başlardan yağlı lekeler Gömülmüş duvara,bas bas gölgeler... Duvar,katil duvar yolumu biçtin Kanla dolu sünger... Beynimi içtin Sukut...Kıvrım kıvrım uzaklık uzar Tek nokta seçemez dünyada nazar Yerinde mi acep,ölü ve mezar? Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz? Güneşe göç varda ,kalan biz miyiz? Ses demir,su demir ve ekmek demir... İstersen demirde muhali kemir. Ne gelir ki elden,kader bu,emir... Garip pencerecik,küçük daracık; Dünyaya kapalı,Allah'a açık Dua,dua eller karıncalanmış; Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış Gözyaşı bir tarla,hep yoncalanmış Bir soluk,bir tütsü,bir uçan buğu İplik ki incecik,örer boşluğu Ana rahmi zahir ,şu bizim koğuş Karanlığında nur,yeniden doğuş.... Sesler duymaktayım;Davran ve boğuş! Sen bir devsin,yükü ağırdır devin! Kalk ayağa,dimdik doğrul ve sevin! Mehmed'im,sevinin ,başlar yüksekte! Ölsek de sevinin,eve dönsek de! Sanma bu tekerlek kalır tümsekte! Yarın elbet bizim,elbet bizimdir! Gün doğmuş ,gün batmış ,ebed bizimdir _______________________________________________________________ KÖROĞLU Sırmalı cepkeni attı koluna, Tek elle dizgini gerdi Köroğlu. Tozlarla atılıp dağın yoluna, Yeşil muradına erdi Köroğlu. Dağlar, omuz omza yaslanan dağlar, Sular kararınca paslanan dağlar, Azatlık ufkunda rastlanan dağlar; Bu dağlara gönül verdi Köroğlu. Dağların ardında kalınca çile, Köroğlu yeniden gelmişti dile; Ak saçlı anadan geçilse bile, Dağlardan geçilmez derdi Köroğlu... NECİP FAZIL KISAKÜREK
??? #34
Sana bir çocuk gözü gerek, her şeye hayretle bakacak. Bir zamanlar çocuktun, görürdün. Büyüdün, kör oldun. Tıpkı benim gibi. Sana bir çocuk dili gerek, “niçin” diye soracak. Evvel zaman içinde çocuktun, sorardın. Büyüdün unuttun. Harikalar perdelendi. Sorularını yitirdin sen. Cevaplarsa, dereler gibi akıp gidiyor önünden, göremiyorsun. Düşünmüyorsun, düşünmeyişini de düşünmüyorsun. Nerden mi biliyorum? Kendimden… Kimyada üstadımız, arı. Dokumacılıkta önderimiz, örümcek. Yüzmede modelimiz, balık. Uçmada pirimiz, kırlangıç. Koşuda her zaman birinci, antilop. Uzun atlamada şampiyon, çekirge. Ne sihirdir ne keramet, birer mucize bunlar. Güzel bak, gör. Sana hayret yakışır. Kim boyadı mevsimleri? Bir çocuk yaşamalı içinde. Sesinde bahar taraveti, papatya gözlerinde merak, kelimelerinde fırından yeni çıkmış taze ekmek kokusu… Yumuk ellerini gamzeli yüzüne dayayarak sürekli sormalı… Esen rüzgarın sesi ne söylüyor? Hüznün rengi ne? Sevincin kokusu nasıldır? Kim yazdı ümidin şiirini? Kim boyadı mevsimleri? Kim yapar yumurtadan kuşu, topraktan kirazı, yoncadan sütü? Hangi ustadır patlıcan tavadan, mercimek çorbasından, imambayıldıdan, bulgur pilavından kalp, beyin, göz, kulak, burun, dil yapan? Resul Dayı’nın fırınında kavrulan ekmek insan bedeninde nasıl can kazanır? Havaya her gün milyarlarca ton su pompalanır, bulut olur. Bulutlar rüzgarla taşınır kurak beldelere. Yağmur, melankolinin resmini çizer havaya. Su bir semboldür, merhamettir susuz topraklara yağan, serinliktir, temizliktir. Hava ağlar, yer güler. Her şeyde bir parça yağmur vardır. Dalda elma, bardakta su, insanda kan, aşıkta gözyaşı olur yağmur. Yağmur yağıyor seller akıyor ama camdan bakan sadece Arap kızı. Senin işin başından aşkın. Beyaz camın büyüsüne kalpmışsın. Kafan bir odun deposu adeta, genel kültür kapısından giren lüzumsuz bilgilerin işgali altında. Ona bir ateş ver, üfür dumanını, savur külünü, belki nura dönüşür! Yağmur hangi dilde yağar? De bana, yağmur hangi dilde yağar? Yeryüzünün bitki kızlarına kim su emdirir? Kaç derecedir pişman bir kalbin ortasında yanan ateş? Toros dağlarında doğan Yörük kızının ilk feryadını kim işitir? Kimdir, annesinin kalbinde şefkat, göğsünde süt pınarı akıtan? Yılan niçin yutmaz yavrularını? Söyle bana, dağ, deniz, ova nasıl sığıyor kafana? Hayalindeki dünyayı hangi gözünle görüyorsun? Yağmur damlasının bomba tesiriyle titreyen gül nasıl kanar? De bana, ispinoz kuşu bir odunu yarak dünyaya gözlerini açan çiçekler için hangi şarkıyı söyler? Mavi göklerde yürüyen bulutlar sana ne düşündürür? Gece gökler var simsiyah, yüzünde yıldızlar gezer. Gündüz denzlir var masmavi, içinde canlı gemiler yüzer. Denize bakmaz mısın, baktınsa görmez misin? O dalgalı mavi perdenin arkasında olanı aklına getirmez misin? Gözlerini asfalta dikerek yürürken görüyorum seni, başını kaldırıp da bakmıyorsun semaya. Sen bakarsan o da bakacak yıldız gözüyle, gülümseyecek ay yüzüyle. Hayret makamına yüksel de bak, neler var cihanda? Gazetelere bedel şu alemin sayfalarını oku da gör ne haberler var ötelerden? Ne cevherler gizli sende? Alışmışsın, biliyorum sanıyorsun, düşünmüyorsun bile. Tefekkür hayretle başlar Ağzına bak, bir kelime fabrikası o. Sesleri kalıplara koyup uçuruyorsun havaya kuşlar gibi. Kelimelerin kanat çırpıyor hava aleminde, kulaklara konuyor, akıllara, gönüllere giriyor. Bu kuşlar mana taşıyor, sevgi, kaygı, korku, neşe, müjde götürüyor. Gönülden gönle postacılık ediyor. Her konuşmanda besteler yapıyorsun. Ses sisteminde bir saza benzemiyor mu? Beden bir saray, içinde efendi oturur, göz penceresinden bakar dünyaya. Sen de gör! Etrafın harikalarla dolu. Uçak, sinekten utanıyor. Tren, kırkayaktan hayâ ediyor. Vapur, balinaya hayran. Robot, insana öykünüyor. Hayretle bakmazsan, tavuk sadece tavuktur, bakarsan yumurta makinesi olur. Şu melek huylu koyun yalnız koyundur gözünde, görmek için bakınca bir süt fabrikası oluverir. Bakarsan fark edersin güneşin hiç sönmeyen bir lamba ve soba olduğunu. Dünyanın ilk takvimi ay imiş meğer, dersin. Ah, alışkanlık. Nice harikaları sen perdeledin. İnsanı sen mahrum ettin hikmetten. Oysa, düşünmek hayretle başlar. Fıtrattan da uzaksın Bahçelerden esen rüzgârlar saçlarını savurmuyor artık. Tepelerde çiğdemler sen görmeden yeşeriyor, büyüyor, ölüyor. Yeni doğan kuzular, titrek bacaklarının üstüne kalkarak annelerini emmeye çalışırken yanlarında değilsin. Burnun, yağmurlu bir günün toprak kokusunu unutalı yıllar oluyor. De bana, çiçek açan bir şeftali ağacını en son ne zaman gördün? İncecik bitkilerden gıda emen iri karpuzlarla dolu bir tarlayı hayretle temaşa etmiş miydin? Bu narin teller şu kocaman kütleleri nasıl besliyor, bu şirin karpuzun şekeri şu tatsız topraktan nasıl çıkıyor, dışı niçin yeşil de içi kırmızı diye sormuş muydun? Özenle çekirdekler dizen, her çekirdekte kaderler yazan kim, dedin mi? Sormayı çocuktan öğren En son ne zaman kullandın hayret nidasını? Kimlere hayret ediyorsun ya da nelere? Elindeki beş topu birbirine dokundurmadan beş dakika döndürenlere şaşarak bakıyor,ama gezegenleri güneşin etrafında milyon senedir birbirine çarptırmadan döndüren kudrete dönüp bakmıyorsun bile. Resmini sana benzetenlere hayran oluyor, seni sen yapanı hatırlamıyorsun. Aynaya bakıyor, eşsiz bir sanat eseri olan yüzünü görüyor, ama görmüyorsun sanatkarını. Sormuyorsun, kim? İçindeki çocuk kan uykularda. Sormayı çocuktan öğren. Çocuk gözüyle gör dünyayı. Bakışın neye dokunursa o altın olacak. Güzelce bak ki, görebilesin güzellikleri. Sorularla yaşarsan, cevaplarla coşarsın! Küremizin kalbinde yanar bir ateş, derecesi iki yüz bin. Üstü kabuklu bir ateş topunun üstünde yaşıyorsun. Güneşin etrafında pervane misali dönen bir uzay gemisinde misafir yolcusun, ama sormuyorsun, kim bindirdi? Ne korku hissediyorsun, ne kaygı, fakat sual etmiyorsun bu emniyet niye? Ömer Sevinçgül
??? #35
Orhan Veli Kanık, 13 Nisan 1914 tarihinde İstanbul'da doğdu. Galatasaray'da başladığı öğrenimini, babasının atandığı Ankara'da Gazi İlkokulu ve Ankara Erkek Lisesi'nde sürdürdü. Lise sıralarında Oktay Rıfat ve Melih Cevdet'le arkadaş oldu. Liseyi bitirince İstanbul'a dönerek, Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ne girdi, ancak yüksek öğrenimini yarım bıraktı. 1936'da Ankara'ya döndü ve askere gidinceye dek PTT Genel Müdürlüğü Telgraf İşleri Reisliği Milletlerarası Nizamlar Bürosunda memurluk yaptı. Yedek subaylığını tamamlayınca, iki yıl kadar, yine Ankara'da, Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu'nda çalıştı. 1947'de, Hasan Âli Yücel'in yerine Reşat Şemsettin Sirer'in bakan olarak atanması üzerine, Milli Eğitim Bakanlığında "antidemokratik bir hava" esmeye başladığını söyleyerek, görevinden istifa etti. 1 Ocak 1949-15 Haziran 1950 tarihleri arasında yirmi sekiz sayı süren, on beş günde bir yayımlanan, iki sayfalık "Yaprak" dergisini çıkardı. Yaprak dergisi serüvenini sürdüremeyeceğini anlayınca Ankara'dan ayrılıp İstanbul'a gitti. Gene o yılın kasım ayı içinde, bir haftalığına geldiği Ankara'da, 10 Kasım 1950 gecesinde, yolda, onarım için kazılmış bir çukura düşerek ayağından yaralandı. İstanbul'a döndükten sonra, bir arkadaşının evindeyken, durumu birdenbire kötüleştiği için kaldırıldığı Cerrahpaşa Hastanesi'nde, 14 Kasım 1950 tarihinde beyin kanamasından öldü, Rumelihisarı Mezarlığı'na gömüldü. Garip ya da Birinci Yeni denilen akımın öncüsü, kuramcısı. Yirmi sekiz sayı süren Yaprak serüveni öncesinde, Ankara Erkek Lisesi'nde okul kooperatifin parasıyla Oktay Rifat ve Melih Cevdet ile birlikte Sesimiz dergisini çıkarmışlardır. Biçemini belli eden ilk şiirlerini, yine, arkadaşları Oktay Rifat ve Melih Cevdet ile birlikte Varlık dergisinde yayımladı ve müthiş bir ilgi gördü. Şiir ve yazıları, Varlık dergisinden başka İnsan, Ses, Gençlik, Küllük, İnkılapçı Gençlik, Ülkü, Demet, İşte, Aile gibi dergilerde yayımlanmıştır. İkinci Dünya Savaşına katılmayan ve katılmış kadar etkilenen Türkiye'de, Türk şiirini birtakım kalıp ve klişelerden, şairanelikten, yıpranmış benzetmelerden kurtardı, kısa ve basit ama vurucu bir söylem (eda) geliştirdi. Şiirin bilinen ve kabul gören sınır taşlarını yerinden oynattı. Yalın bir halk dili kullandı, yergi ve gülmeceden yararlanarak, sıradan yaşantıların şiirinin de yazılabileceğini gösterdi. İSTANBULU DİNLİYORUM İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı Önce hafiften bir rüzgar esiyor; Yavaş yavaş sallanıyor Yapraklar ağaçlarda; Uzaklarda, çok uzaklarda, Sucuların hiç durmayan çıngırakları İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı. İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı; Kuşlar geçiyor, derken; Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık. Ağlar çekiliyor dalyanlarda; Bir kadının suya değiyor ayakları; İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı. İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı; Serin serin Kapalıçarşı Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa Güvercin dolu avlular Çekiç sesleri geliyor doklardan Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları; İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı. İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı; Başımda eski alemlerin sarhoşluğu Loş kayıkhaneleriyle bir yalı; Dinmiş lodosların uğultusu içinde İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı. İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı; Bir yosma geçiyor kaldırımdan; Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar. Bir şey düşüyor elinden yere; Bir gül olmalı; İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı. İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı; Bir kuş çırpınıyor eteklerinde; Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum; Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum; Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından Kalbinin vuruşundan anlıyorum; İstanbul'u dinliyorum. _______________________________________________________________ GÜN OLUR Gün olur, alır başımı giderim, Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda. Şu ada senin, bu ada benim, Yelkovan kuşlarının peşi sıra. Dünyalar vardır, düşünemezsiniz; Çiçekler gürültüyle açar; Gürültüyle çıkar duman topraktan. Hele martılar, hele martılar, Her bir tüylerinde ayrı telaş!... Gün olur, başıma kadar mavi; Gün olur başıma kadar güneş; Gün olur, deli gibi... _______________________________________________________________ AÇSAM RÜZGARA Ne hoş, ey güzel Tanrım, ne hoş Mavilerde sefer etmek! Bir sahilden çözülüp gitmek Düşünceler gibi başıboş. Açsam rüzgara yelkenimi; Dolaşsam ben de deniz deniz Ve bir sabah vakti, kimsesiz Bir limanda bulsam kendimi. Bir limanda, büyük ve beyaz... Mercan adalarda bir liman.. Beyaz bulutların ardından Gelse altın ışıklı bir yaz. Doldursa içimi orada Baygın kokusu iğdelerin. Bilmese tadını kederin Bu her alemden uzak ada. Konsa rüya dolu köşkümün Çiçekli dalına serçeler. Renklerle çözülse geceler, Nar bahçelerinde geçse gün. Her gün aheste mavnaların Görsem açıktan geçişini Ve her akşam dizilişini Ufukta mermer adaların. Ne hoş. ey Tanrım, ne hoş, İller, göller, kıtalar aşmak. Ne hoş deniz deniz dolaşmak Düşünceler gibi başıboş. Versem kendimi bütün bütün Bir yelkenli olup engine; Kansam bir an güzelliğine Kuşlar gibi serseri ömrün. ORHAN VELİ KANIK
??? #36
Sen Olmasaydın Sensin bu gönlümün yönü mekanı Bende ar olmazdı sen olmasaydın Ak nergizler sana aksın dağlarda Balda sır olmazdı sen olmasaydın Dağlardaki güneş doğmaz aleme Buluttaki yağmur yağmaz aleme Gönlümdeki güzel sığmaz aleme Dünya dar olmazdı sen olmasaydın Suru sırdan derler suyuma benim El eyleyen çıkar toyuma benim Elde güzel çokmuş neyime benim Gözüm kör olmazdı sen olmasaydın Kuşlar yuvasından uçar mıydı ki Bulutlar yağmurdan kaçar mıydı ki Yaylada çiçekler açar mıydı ki Dağlar kar olmazdı sen olmasaydın Dostlarım el oldu senin uğruna Gözlerim sel oldu senin uğruna Sefai'yim del oldu senin uğruna Gurbet zor olmazdı sen olmasaydın _______________________________________________________________ Uykular Geldi'de Kovdumu Gözüm Ne isyan edersin zülfü sırmalım Uykular geldi'de kovdumu gözüm Ahfalına taşın yakar sinemi Uykular geldi'de kovdumu gözüm Sular inişine durmaz akarken Kara bulutlarda şimşek çakarken Gece karanlıga çıra yakarken Uykular deldi'de kovdumu gözüm Besmeleyi çeksem aşın dibinde Sevdam gizli kaldı kaşın dibinde Hayalin uyutmaz taşın dibinde Uykular geldi'de kovdumu gözün Sevdam yatar sıra sıra toprakta Gizlidir görünmez yara toprakta Kuş tüyü yastıkta kara toprakta Uykular geldi'de kovdumu gözüm _______________________________________________________________ Seni İster Deli Gönül Verselerde dünya malı istemem Seni ister deli gönül hep seni Köşkü saray neki çalı istemem Seni ister deli gönül hep seni Lokma lokma yutkunduğum aşımda Gündüz hayalimde gece düşümde Bir garip sevdadır döner başimda Seni ister deli gönül hep seni Senin için dağlar aşar türküler Senin için yara deşer türküler Senin için tutsak düşer türküler Seni ister deli gönül hep seni Yunus'un denizde yüzdüğü gibi Koyun kuzusuna gezdiği gibi Aşığın aşkına yazdığı gibi Seni ister deli gönül hep seni Yağmur bulutları döktüğü anda Dağların dumanı çöktüğü anda Sabahın güneşi söktüğü anda Seni ister deli gönül hep seni Dağlara yürürken yörük kervanı Varlığın yokluğun sensin devranı Ne istersin diye gelse fermanı Seni ister deli gönül hep seni Rüzgar vursa sarı aliç sallansa Elmaların yanakları allansa Ala çördük tadın alıp ballansa Seni ister deli gönül hep seni Kıyamet mi kopar murada ersem Bağban olup goncalarını dersem Nerde el örmesi bir kilim görsem Seni ister deli gönül hep seni Garip Sefai'yem gam kapısında Muhabbetim haktır dem kapısında Elif dergahında mim kapısında Seni ister deli gönül hep seni _______________________________________________________________ YESIL YAPRAK Yesil yaprak döndügünde gazele Yazin ardi güz görünür sevdigim Ayrilirken kasim çatmam güzele Belki aci söz görünür sevdigim Bilirmisin sevda neden turnanin Diyarindan kacip giden turnanin Yükseklerden uçup giden turnanin Sinesinde köz görünür sevdigim Nazar eyler enginlerden yüceler Garip gönlüm simdi neyi heceler Çoban yildizina hasret geceler Bu sevdalar az görünür sevdigim Dagi yaran gögü aglatan vardir Onsekizbin rengin cümlesi yardir Varligin yokluktur yoklugun sirdir Her zerresi toz görünür sevdigim SEFAI'yem gecelere hilal et Ister cemal eyle ister celal et Bir lokma ekmegin yedim helal et Ölüm bize tez görünür sevdigim! _______________________________________________________________ Yari görmeden Yaz gelende başaklar boyun bükse Kavrulsada biçmem yari görmeden On sekizbin renge senin deseler Ak karadan seçmem yari görmeden Divani iken imdadıma yetseler Saraya konuktur deyip ditseler Abu hayat deyu ikram etseler İç deseler içmem yari görmeden Naçarıda deli gönül naçarı Gönül istemiyor yüksek uçanı Cennet kapısını açıp içeri Geç deseler geçmem yari görmeden Aşık sefaiyem açmadan solsam Sevda pınarından aşk ile dolsam Topragın bagrında tomurcuk olsam Bahar gelse açmam yari görmeden Aşık Sefai
??? #37
[[I]][[B]]Nasıl Geçti Habersiz, o güzelim yıllarım bazen gözyaşı oldu, bazen içli bir şarkı Her anını eksiksiz dün gibi hatırlarım Dudaklarımda tuzu, içimde durur aşkı [[/B]][[/I]] Ne güzelmiş anamın sıcak göğsüne yatıp Bir eşsiz musikiyi ninni diye dinlemek Bütün oyuncakları bir kenara fırlatıp Çimenlerin üstünde dört parça serinlemek Hâlâ yazılı durur çınarın gövdesinde Gençlik günlerimizin en güzel hâtırası Şarkılar esen yeldir yaprakların sesinde Dillere destan olmuş bir gönül macerası [[I]][[B]]Hani o saçlarına taç yaptığım çiçekler Hani o güzel gözlü ceylanların pınarı Hani kuşlar, ağaçlar, binbir renkli böcekler Nasıl yakalamıştık saçlarından baharı[[/B]][[/I]] Artık ne gözlerimde denizlerin rengi var Ne de dudaklarımda dudaklarının tuzu Günlerimin düzeni ne de bir âhengi var Başımda bir ağırlık, içerimde bir sızı [[I]][[B]]Ben hâlâ o günleri anarsam yaşıyorum Sanki mutluluğumuz geri gelecek gibi Hâlâ güzelliğini kalbimde taşıyorum Dalından koparılmış beyaz bir çiçek gibi [[/B]][[/I]] Bu satırları yazan yürek dün(25 Aralık) İzmir`de sustu, şair Nihat AŞAR da gitti, "dalından koparılmış beyaz bir çiçek gibi"... "Enis Behiç Koryürek, Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhon, Halit Fahri Ozansoy, Faruk Nafiz Çamlıbel`den oluşan Beş Hececiler hareketinin üyelerinden Yusuf Ziya Ortaç`ın Meşale Dergisi`nde toplanan Yedi Meşaleciler, Sabri Esat Siyavuşgil, Ziya Osman Saba, Yaşar Nabi Nayır, Muammer Lütfi, Vasfi Mahir Kocatürk, Cevdet Kudret, Kenan Hulusi Koray`dan oluşmaktaydı... Kendilerinden önceki şiire biçimsel yenilik getirecekleri düşüncesinyle yola çıkmalarına rağmen, hece ölçüsüne bağlı kalmayı sürdürdüler. 15 Ekim 1928`te Meşale Dergisi kapandı. Nihat Aşar da aynı yıl doğmuştu. Yani ne Beş Hececiler, ne de Yedi Meşaleciler dönemini yakalayamadı. Ama ilerde yolu 11 Mart 1962`de ölen Yusuf Ziya Ortaç`ın şiir alanındaki çabalarıyla çakışacaktı... Etkisinde kaldığı Yusuf Ziya Ortaç 01.11.1932 tarihli Cumhuriyet Gazetesi`deki YAĞMA başlıklı yazısında şöyle diyordu: [[I]][[B]]"Bizim manzumeler, yalnız meyhane müşterilerini çoşturmak, hanende kızları zengin etmekle kalmıyor. Gramafon kumpanyaları da yağmacılarımız arasında... Bunları besteleyen, hisse alıyor, okuyan hisse alıyor, satan hisse alıyor da, yalnız yazan avucunu yalıyor. eğer bizim sözlerimizin kıymeti yoksa, bu plâk fabrikalarının indinde asıl mühim olan kendi besteleri, bu hanendelerin indinde asıl mühim olan kendi sesleri ise, bizim sözlerimizi bırakıp sadece güzel sesli hanendelere mahir bestekârların notalarını okutsunlar. Do re mi fa Fa mi re do Bakalım plâklarına kaç müşteri bulabilirler!.."[[/B]][[/I]] Tam 40 yıl sonra Nihat AŞAR 1972`de çıkaracağı, "Nasıl Geçti Habersiz" isimli Şiir kitabını yayınlarken, Yusuf Ziya Ortaç`ın bu yazısına da kitabında yer vermiştir. Telif hakları konusunda çok büyük uğraşlar vermesine rağmen son yıllara kadar pek bir şey elde edememiş olan Nihat AŞAR`ı en çok üzen konu ise, herkesin dillerden düşürmediği bir şarkının söz yazarı olarak adının anılmaması, "bilinmiyor" yazılmasıdır... Şair-Yazar Feyzi Halıcı'nın, [[B]]"Yedi Meşalecilerden bu yana hece veznini bu kadar güzel kullanan Nihat AŞAR`dan başka kaç şair kaldı ki?"[[/B]] sorusunun yanıtı dün akşam İzmir`de verildi, [[I]][[B]]"Hiç kalmadı!"[[/B]][[/I]] [[I]][[B]]Bir ayrı güzellik verilmiş göze Etekler vurulmuş dize Uzaktan seyretmek düşüyor bize Gece hâyallerde, düşte benimsin (...) Dokunma saçına bu hâli güzel Seni düşünmenin hayâli güzel Bir kavuşsam sana belâlı güzel Kabrime dikilen taşta benimsin[[/B]][[/I]] dizeleri 70'li yılların başında yazılmıştır... Sadece hece vezniyle değil serbest şiir de yazmıştır Nihat AŞAR... [[I]][[B]]Sabahları evden çıkınca Beni mutlu kılan nedir bilir misiniz Islak çimenlerin yeşil kokusu Ve ağaçların beyaz çiçekleriyle birlikte Dostça gülümseyen tanıdık yüzler [[/B]][[/I]] Halk Edebiyatı tarzında da şiirler yazdı... [[I]][[B]]Gün doğanda yaylalara çıkmalı Ateşi alıp da için yakmalı Duyulan sözlerden gönül bıkmalı Sana söylenmeyen sözü neyleyim Şiir yazdım mısra mısra okundu Mızrabım hafifçe tele dokundu Deli gönül seni gözden sakındı Seni görmeyince gözü neyleyim Dmrt mevsim geçiyor hükmün sürerek Uykudan uyanmış saçın dererek Baharı bitirdik yaza girerek Çiçeği olmayan yazı neyleyim Bakraçlar dolusu sular buz gibi Elâlem düşünmez ince biz gibi Gelmemiş dünyaya böyle kız gibi Benim olmayınca kızı neyleyim[[/B]][[/I]] Murathan MUNGAN'ın, [[B]]"Bazı dizeler vardır ki insanın yüreğine ok gibi saplanır. '[[I]]Nasıl yakalamıştık saçlarından baharı[[/I]]'... 30 kitap yazsan bu duyguyu anlatamazsın"[[/B]] dediği Nihat AŞAR, şiirlerinde sevgi, aşk, kadın konularıyla sınırlı kalmamış, toplumsal konularda da eserler üretmiştir. Ulusal Bayramlar, Atatürk, Hiroşima, savaşlar ve çocuklar.... ama çoğunlukla yaşam sevgisi, yaşama sevinci, insancıl yaklaşım göze çarpmaktadır... [[I]][[B]]Böl evreni ikiye ellerinle Yıldızları ipe diz boncuk boncuk Uzat ellerini dokun bana Uzat ellerini çocuk Çöz kurdelânı, dağıt saçlarını Yıldızları saçlarına diz boncuk boncuk Ver ellerini ellerime Ver ellerini çocuk [[/B]][[/I]] 1968 çıkışlı AYDINLIK isimli şiir kitabından alıntıladığım yukarıdaki dizelerin yazıldığı tarihler gözönüne alındığında aradan 40 yıla yakın zaman geçmiş olmasına karşın dilindeki sadelik, anlaşılırlık dikkat çekmektedir... Aşk kelimesinin dilimizdeki karşılığının [[I]][[B]]"sevi"[[/B]][[/I]] olduğunu hepimiz biliriz... Peki kaçımız bu sözcüğü kullanırız, şiirlerimizde, yazılarımızda?.. Nihat AŞAR, şiiri kaleme aldığı tarihi henüz bilmemekle birlikte 1968 yılında çıkardığı AYDINLIK adlı kitabındaki bir şiirinde "sevi" sözcüğünü kullanmıştır... Hakkında, şiirleri üzerinden sınırlı kalmayacak çok kapsamlı bir çalışmaya başlamışken çekip giden Nihat AŞAR bir şiirinde şöyle demektedir; [[I]][[B]]"Huzuru ölgün sularda yüzen nilüferlere bıraktık Bir yokladık, bir dinledik kendimizi Biraz daha sevsek insanları, yaşayacaktık"[[/B]][[/I]] bir başka şiirinde de şöyle; [[I]][[B]]"Ölülerden utanın insanlar ölülerden utanın Ne sevdikleri belli ne sevildikleri Ne yaşadıkları, ne öldükleri"[[/B]][[/I]] ve bir şiirinde de şöyle; [[I]][[B]]"Yıkın çevremdeki şu kara duvarı Çal türküsünü aydınlığın aydınlık gönlüm Dilerim aydınlıkta gelsin yanıma ölüm Hiç söndürmeyin lâmbaları mumları"[[/B]][[/I]] Aydınlık İzmir'in bir aydın insanı daha gitti, ama o da diğerleri gibi ışığı açık bırakarak... İyi uykular Nihat AŞAR... Çünkü, sen bunu, sevgi olup da dizelere akan o kocaman yüreğinle çoktan hakettin... Orkun Levent BOYA
??? #38
YETİŞ İMDADIMA Ben Türkmen’im Türkiye,Irak’taki Türk’üm ben Senin ile aynı soy, aynı necip ırkım ben Bin yıldır burda dönen, sana ait çarkım ben Senin gibi ben de ta… Oğuz’dan geliyorum Ya yetiş imdadıma ya artık ölüyorum…. Asya’dan çıkıp gelip,edinince bu yurdu Petrol ne bilmiyordum, dünya da bilmiyordu Altımdan petrol çıktı bütün dünya kudurdu O gün bu gün dünyanın hedefi oluyorum Ya yetiş imdadıma, ya artık ölüyorum.. Ne zaman ki petrolün tam farkına vardılar Üşüştüler başıma her yanımı sardılar Beni senin bağrından çektiler kopardılar Anasız kuzu gibi yıllardır meliyorum Ya yetiş imdadıma ya artık ölüyorum… Beni sensiz bulunca dedim ya kudurdular Kuduranlar sanma ki,sadece gâvurdular Beni esas sırtımdan dindaşlarım vurdular Bütün suçum Türk olmak,ben bunu biliyorum Ya yetiş imdadıma ya artık ölüyorum. Ben Türkmen’im Türkiye,her yanım yara yara Petrol gibi talihim petrolden daha kara Çok yoruldum ay gardaş hele varya bu ara Boğulmak üzereyim,zor nefes alıyorum Ya yetiş imdadıma ya artık ölüyorum… Bu güne dek dayandım takatten düşüyorum Ölülerle doğuyor, ölümle yaşıyorum Nasıl böyle duyarsız olursun şaşıyorum Bir bildiğin mi var diye teselli oluyorum Ya yetiş imdadıma ya artık ölüyorum… Kayıp etmedim asla,umudumu hiç kayıp Hep yolunu bekledim günleri sayıp sayıp Bıçak artık kemikte,durumumu anlayıp Geleceksen gel gel gel! gelmeni bekliyorum Ya yetiş imdadıma ya artık ölüyorum… Irak’ı uzak sanma,ben hemen dibindeyim Farzet ki emmingilde veyahut bibindeyim Az elini uzatsan vallahi cebindeyim Gardaşımsın gardaşım kapını çalıyorum Ya yetiş imdadıma ya artık ölüyorum… Soruyorum cevap ver; söyle bana baş mısın Söyle ki Arif bilsin benimle yoldaş mısın Özüm sana gardaş der yoksa kara taş mısın? Gardaşım değil isen defterden siliyorum Ya yetiş imdadıma ya artık ölüyorum.. Ozan ARİF
??? #39
Merhaba Arkadaşlar! Ertan Doğan'ı okudunuz mu? Okumadıysanız, okumanızı öneririm.Sevgiler.........Kâmuran Esen
Başa Dön