"Yazdıklarım bir gün anlaşılırsa, bu, benim de bir şey anlamadığım anlamına gelir." — Franz Kafka"

Edebiyat Tartışmaları

Edebiyat ve Felsefe

13 görüntülenme · 47 ileti
??? #21
yusuf, hemen su kaynattın ya, eeeeeeeeeeeee, konuş bakalım, ben konuştum, sıra sende, SEN SABİT FİKİRLİ YAŞLI BİR ADAMSIN ANLADIM HOCAM İYİ GÜNLER
??? #22
nida, papağan adam, sevgili EŞKİYA, yahu şu yusuf'u al başımdan, adamın işi gücü yok benle uğraşıyor, NİDA, verdiğin e postaya mesaj atıyorum ama geri geliyor, benim e postam izde kayıtlı, ordan bana ulaşırsın.
??? #23
seninle işim var isa efendi...! sabit fikirli ve yaşlıyım demek.... yaşlı olmak için kaç yaşında olmak gerekiyor sence? sen yazdıkça ben yazacagım isa... bütün site sakinlerinden şimdiden özür dilerim.
??? #24
Edebiyat'da demokrasi yalnızca ticari edebiyatta gerçekleşebilir. Bu da aslan-sırtlan-akbaba-parazitlerdeki demokratik yemek paylaşımı gibidir. Zaten hali hazırda modern demokrasi de bunu salık verir. Paylaşım, iktidarın paylaşımı veya yoksulluğun paylaşımı, demokrasinin modern çağdaki sağlayıcısıdır. 'Ticari olmayan edebiyat var mıdır?' dersek. Cevabını bu soruyu soran sormakla verir zaten. Çünkü böyle bir soru ancak edebiyattan para kazanmak isteyenlerin aklına gelir. Edebiyat aslında insandır ve ancak fahişeler ve köleler ticaridir. İnsanın başka satılık bir şeyi yoktur çünkü. Ancak ve ancak bedenini satar. Ruhunu asla satamaz. Edebiyat da insan tininin her türlü halidir. Satılık değildir. Bu bağlamda edebiyatta demokrasi mümkün değildir. Kimse kendine rağmen başkası olamaz. Ama tabi ki isteyen Orhan Pamuk okur isteyen Ahmet Altan. Bu onların edebi olduğunu göstermediği gibi okuyanın da özgür olduğunu göstermez- hele bu kadar reklam varken-. Ne dersiniz Sayın bu forumda çok çok anlamlı tartışmalar yapan çok değerli yazar-?- arkadaşlar.
??? #26
Merhaba sayın yazarlar. Benim bir araştırmam vardı, Felsefe dersinde mitoloji konusunu işlerken ödev olarak bir mit bulmam gerekiyor. Evdeki ansiklopedi ve kitaplar kütüphanemden araştırmalar yaptım gerçekten, ama mit- eski yunanlardan bir mitolojik öykü bulamadım ama bir sürü bilgi buldum. Der programının da değişmesiyle ödevim yarına geldi. Acaba bana bildiğiniz, hazır bir mit varsa "redcavalry@yahoo.com" adresime yollayabilir misiniz? Fazla uzun olmasın, çünkü okumak istiyorum. O kadar geçmişlerini okuduktan sonra gerçekten ilginçötesi kavramlar... Bu sitede Felsefe bölümünde var sanırım ama çok uzun. Yardımlarınız için teşekkürler... Emir Düzel
??? #28
Bekliyorum. Vakit tamam...
??? #29
Yengecin Kıskacı İncelenen kitap, ‘Yengecin Kıskacı’, yazarı: Atilla İlhan, türü: Öykü Bilgi yayınevi, Atilla İlhan, sanki arkasında bin kişi var, o kadar çok yazdı ki, Atilla İlhan şiirleri, sevgililerin birbirine okuduğu şiirler, mesela, ‘Ben Sana Mecburum’, bu şiiri kitabından buraya yazmak yerine, nette arama yapıp bir sitede buldum, ki bir rezaletle karşılaştım, sayın site sahibi hanım, şiiri yazım hatası yaparKıskacı İncelenen kitap, ‘Yengecin Kıskacı’, yazarı: Atilla İlhan, türü: Öykü Bilgi yayınevi, Atilla İlhan, sanki arkasında bin kişi var, o kadar çok yazdı ki, Atilla İlhan şiirleri, sevgililerin birbirine okuduğu şiirler, mesela, ‘Ben Sana Mecburum’, bu şiiri kitabından buraya yazmak yerine, nette arama yapıp bir sitede buldum, ki bir rezaletle karşılaştım, sayın site sahibi hanım, şiiri yazım hatası yaparak, üstelik kimi yerlerine uyduruk işaretler koyarak yayınlamış, şairin şiirine, kişiliğine hakarettir bu, işte bunlar gayriciddi edebiyatın sırtlanlarıdır… Ben de kitaptaki yazılış biçimine sadık kalarak şiiri buraya kopyalıyorum: ben sana mecburum ben sana mecburum bilemezsin adını mıh gibi aklımda tutuyorum büyüdükçe büyüyor gözlerin ben sana mecburum bilemezsin içimi seninle ısıtıyorum A. İ. Şiirin bir bölümünü koydum, ki bu genel bir inceleme yazısıdır, isteyenler, ‘Ben Sana Mecburum’ adlı şiir kitabını alırsa, -Bilgi Yayınevi- şiiri orda bulabilirler ve diğer güzelleri… Sözü ölçülü tutup geleyim Yengecin Kıskacı’na, Yutarcasına öykü kitapları okuduğum dönemde almıştım bu kitabı, kitabın ilk öyküsü GECELEYİN RÜYA GÖRÜRÜZ, kitabın en kısa öyküsü, diğerleri uzun öykü diye adlandırılır, diğerleri, HİZİP, DR. CEMİLE CEYDA, YENGECİN KISKACI, İlk öyküsünden itibaren, yer yer yalın, yer yer şiirsel bir anlatma tekniği, ustanın da dediği gibi, düzyazı silahşörüdür o, dili istediği gibi ama hep ölçülü biçimde koşturuyor, merak ettiriyor, duygulandırıyor, düşündürüyor, okuru yormadan sıkmadan peşine takıp gidiyor, öykü yazmaya hevesli yazar adaylarına önemle öneririm bu kitabı, anlatımında güçlü bir görsellik ön planda, yani kamerası var cümlelerinin, canlı kanlı bir anlatma tekniği, yazarın anlattığını hemencik gözünüzün önüne getirebiliyorsunuz, usta, Yeşilçam’a birçok senaryo yazmıştır, bu güçlü görselliği de buradan ileri gelmektedir, bilirsiniz ki, senaryoda öncelikli olan görselliktir, sonra ses yani dil, sonra diğerleri, toparlarsam şöyle derim, senarist görsellikle ve cümlelerle yani dille seyirciyi etkilemeye çalışır öncelikli olarak, şunu da ekleyeyim, senarist, bir duyguyu ya da düşünceyi öncelikle görselliğe dayandırarak anlatma zorundadır… Kitapta beni yoran şunlardı, kimi eski sözcükler, bunları araştırmak, tabi yeni kelimeler öğrenmemi sağladı ama akıp giden öyküden uzaklaştım, aldığım tat da bozuldu, bu eski sözcükler kullanımda değildir, bana kalırsa, yeni sözcükler olmalıydı orda, çünkü dil daima hareket halinde olan, değişen bir şeydir, dolaşımda olmayan sözcükleri kullanmak, ne kadar yararlı? Dolaşımda saçma sapan sözcükler de var, ben bunları kastetmedim, dilin yozlaşmasını kastetmedim, yazar derdini kelimelerle anlatır, anlaşılmak için yazar, kelimelerin alevi önemlidir elbette, iyi, net, kıvamında alevli kelimeler, eserin okuyucunun kalbinde ve ruhunda en manzaralı yeri bulması sağlar. İsa Kantarcı isa kantarcı Ankara / Türkiye Toplam İleti: 251 Maydanoz Ol (yeni) SENARYO 17.08.2005 12:41:53 -------------------------------------------------------------------------------- yusuf, ne zor adamsın sen ya, bak hocam, onlar senaryo değil, skeç, SANA SENARYO YOLLARIM İSTERSEN, isa kantarcı Ankara / Türkiye Toplam İleti: 251 Maydanoz Ol (yeni) BARBAR BERBER VE KEDİSİ CAFER 17.08.2005 12:38:29 -------------------------------------------------------------------------------- BARBAR BERBER VE KEDİSİ CAFER YENİ BİR EV ve henüz yeni olacak kadar eskimemiş bir iş. İşyerine yürüyerek gidiyorum, hem de öyle çok bir yol değil, hepsi beş dakika. Beş dakika, ama neler sığmıyor içine. Kullandığım yola göre – süre değişmiyor – ya marketin önünden geçiyorum, ya da ne olduğunu henüz bulup çıkaramadığım büyük, mavi bir binanın – bu ikisiyle de sınırlı değil seçeneklerim – ama kesinlikle adliyenin önünden geçmek zorundayım. Çalıştığım binayla omuz omuza olduğu için onu yanlama şansım yok, önümde tutmaya çalıştığım gözlerim kocaman, istemesem de meraklı kulaklarım dimdik, bu biçimsiz yapının çirkin ve genişçe yüzüyle her gün karşılaşıyorum çaresiz. Yürüyen şatoları andıran kamyonların içinde tutuklular, kaldırım kenarlarında sigara içen pazen etekli, oya işleme yazmalı kadınlar düşüncelerimi yönlendiriyorlar. Çalışmaya sakin bir kafayla başlamak çok uzak bir düş benim için. Ooo; darmadağın masama, sürekli sorun çıkaran bilgisayarıma ve tozlu tabanı tir tir titreyen bir asmakattaki loş odama varmışız bile. Oysa ben biraz geriden almak istiyorum, izin verirsen. Bizim evden caddeye doğru çıkan yokuşlardan birinin sonunda, önü balta girmemiş ormanı andıran bir manav ve yanındaki bayan kuaförüyle insanda hemencecik tuhaflık uyandıran bir berber var. Manav ve berber sözcüklerini ilkin birer dükkân adı olarak kullandım, bundan sonra iki ilginç insanı işaret etmek üzere anılacaklar. Manavı tanıyordum; işin kendisinden nefret etmeme karşın benden istediğin tüm o sebze-meyveyi buradan alıyorum, çok iyi bilirsin ki ne sebzelerle ne de meyvelerle bir sorunum vardır, beni sıkıntıya sokan şey, sanırım, satın almamı söylediğin miktarlar. Yerin dibine giriyorum iki patlıcan, ya da dört elmayı tartması için adamcağıza uzatırken, zavallının dünya savaşından önceki gün dönmüş gibi görünüşü yüzünden onu böylesine önemsiz işlerle yoruyor olduğum düşüncesi ölesiye sızlatıyor içimi. Neyse değişiyor insan, unutmadım eczaneden satın aldığım ilk kadınbağını… Manav diyordum, iyi biri, azıcık kafadan çatlak ama patlayan şeker kıvamında desem yeridir. Arada sırada senin ne zaman biber dolması yapacağını soruyor, yapacaksın değil mi? “Patateslerde iş yok bu yıl,” diye söyleniyor, ben yeşil soğanlardan tarafa yönelmişken. “Tezgâh hepten dağınık. Valla biliyorum elmaları parlatmayı, şunu bunu öyle süslücene dizmeyi… Ama şu kedi yok mu şu kedi…” Bir yaka silkiyor ki incecik gömleği cırt diye elinde kalacak sanırsın. “Şu kedi bitirdi beni. Hep söylüyorum berber olacak herife! Ulan mübarek at mıdır, inek midir bu! Ne gelip kemiriyorsun sebzeyi meyveyi! Yesen bari, dişle dişle bırak! İş misin sipariş misin, her gün her gün!” Gülmeden edemiyorum, öyle telaş basıyor ki sonra içimi… Dur gerisini dinle. Ben tam “Sen hem iki üç kuruşluk alışverişinle adamı radyoda dinlediği haberlerden kaldır, hem de hâline gül, şimdi çiğ çiğ yiyecek…” diye düşünürken o gelip dostça omzuma vuruyor, ardından eliyle ağzını saklayıp konuşuyor, berberden yana ikide bir yan gözle bakarak. “Sen yenisin buralarda, bilmiyorsun bu canavarı. Bak, bak, dur şimdi değil, hah arkasını döndü! Bak, bir tek kul var mı dükkânında? Arada sırada bir yabancı düşerse iyi. Kan revan içinde çekip gidiyor sonra… Adı gaddara çıkmış bir kere, kasap, kasap! Ya geçen ucuza diye ailelerini kandırıp tıraşladığı çocuklar. Öğretmen sınıfa sokmamış valla. Hepsinin kafası yamru yumru… Nah bu hormonlu patates gibi…” O, patatesi elinde gülle gibi sallayıp arkası dönük berbere fırlatma ateşiyle yanıp tutuşurken çevredeki insanların bize bakıp gülüştüğünü fark ediyorum. Gözlerimi kısıp yumduğum dudaklarımın arasından kınayıcı sesler çıkarırken gülmek, kahkahayı basmak falan hepten uçuyor aklımdan. Ciddi ciddi merak basıyor içimi. Kim bu gaddar berber ve şu otobur kediyi niye hiç görmüyorum? Bir ayda mahallenin tüm tekirleri, sarmanları, alacaları, bulacaları, karacaları ile tanıştım. Kimisi esnafın, ya da giriş katında oturan teyzelerin kedisiydi; kimisi çocukluğum kadar hürdü, yani sokağa aitti. Yakındım onlarla ve aralarında zerzevat düşkünü olacak bir tip yoktu açıkçası. Üstelik onlardan biriyse bile hangisiydi? Evi boşaltıp bize devretmekte – ayrıca konuşmakta – epeyce zorlanan değerli evsahibemizin biricik eşinin kaçak elektrik çekmeye çalışırken sonsuzluk âlemine göçtüğünü duyar duymaz sana ne söylemiştim anımsıyor musun? Öyle bir yere gelmişiz ki şaşırtıcı bir şey görüp duymadan gün geçmeyecek anlaşılan… Kedinin adı Cafer’di; ama onu ben bulmamıştım ve adını da boynundaki paslı teneke tasmadan öğrenmemiştim. Her ne kadar manavın komşusu nalburunun önüne demirlemiş 1965 doğumlu, ak kanatlı, çivit rengi OPEL daha önce dikkatimi çekmişse de, üstelik oradan hiç kımıldamıyor olması arabayı benim için fazladan ilgideğer kılmışsa da görmemiştim, hayır; bej yanaklı, yarık tekerleklerinin arasından insanın içini ürperterek ışıldayan o bir çift göz o ana dek yoktu benim için. Ta ki… Erken çıktığım bir gün, iş dönüşü, gelecekçi şairlerden dizeler okuyarak kendimi epeyce bir yüreklendirip soluğumu tuttum ve küt diye daldım Barbar Berber’in dükkânına. Gaddar mıydı, barbar mıydı? Neyse. Önce bir tütün kolonyası duvarına çarptım meraklı burnumu. Sonra iyi akşamlar dileyip bir şey isteyeceğim zamanlarda olduğu gibi işaret parmağımı dudaklarıma doğru yaklaştırdım. Kırış kırış yüzünü süsleyen donuk mavi gözü – gözleri demiyorum, çünkü bir tanesi duyguları yansıtamayacak kadar kısıktı – beni görünce ışıldadı. Sevindi adam, iyi ama niye? Sonra, ayna ilişiverdi gözüme. Bende bir saç, bir sakal; iyi de biliyorsun ya, hâlâ öyle… “Şey,” dedim, şu Arapların bize tek armağanı olarak görürüm bu sözcüğü genelde, elbette senin kullandığın zamanlarda değil. “Şey, ben tıraş olmayacağım. Biraz saç jölesi kullanabilir miyim, diye soracaktım.” Elimde bir elli kuruşu evirip çeviriyordum ki adam beni beleşçi sanmasın. “Belki biraz da parfüm,” Berber kaşlarını çattı. Kaş çatmak daha önce gördüğüm bir şey değilmiş. “Kolonya da olur,” diye geveledim. “Yok,” diye hırladı, gerçekte sigara içmekten çatallanmış bir sesle normal normal konuşuyordu; ama benim kafamda öyle bir resim oluşmuştu ki onun sesi için “hırlamak” anlatımım bağışlanabilir. “Yok,” dedi kafasını gazetesine gene gömüp. “Necip var, orada raflardan birinde. O elindekini de cebine sok.” Necip ne biliyor musun, sen kesin ilk duyuşta ne olduğunu çıkarırdın. Briyantin. Necip Bey. Ömrümde hiç kullanmamıştım, ama ağır bir zorunluluk altında hissediyordum kendimi. Çok gerekiyormuş gibi koltuğa oturdum ve adamın gelip makasla saçlarıma girişmemesi için dua ederek eski dostumuz Necip’ten küçük bir parça aldım parmaklarıma. Tam saçıma sürecektim ki arkamda gazete hışırdadı ve aynada parlak bir makasın yürüdüğünü gördüm, bu bir kâbus olmalıydı. Ben donup kalmışken berber dışarı çıktı, aynadan, tam çaprazlamasına görüyordum onu. Çivit rengi Opel’in yanına gitti ve yılların incelttiği kaportasına yumruk atarak “Cafer! Cafer, neredesin!” diye bağırdı. Hemen dışarı koştum. Ne tür bir içgüdüyle bilmiyorum, ya da şunun gibi bir hikâye mi yazmıştım kafamda: Cafer manavın adıydı, bizim konuşmalarımızı butikteki kız berbere anlatmıştı, berber benim geldiğimi görünce manavı makaslamaya niyetlenmişti. O azıcık yeteneksizce ama onurlu bir esnaftı. Olası bir trajediyi önlemek için şaşkın yüzümü tokatlayarak azıcık sorun çözücü duruma soktum – bu arada eski dostumuz Necip beni yanaklarımdan öptü – ve dışarı koştum. Aptal gibi görünüyordum, gülme, her zamankinden de çok… Ağzında bir maydanoz demetinin son kalıntılarıyla ünlü Cafer ve onun göz kamaştıran ihtişamı tam karşımda duruyor, elini yüzünü berberin paçalarına temizliyordu. O anda kafamın içinde kedilerle ilgili yaptığım bir bilimsel çalışmayı kısaca buraya alıyorum: Kedilerin temizliği bana bireysel temizliğimi sıklıkla hatırlatırdı, yüzümdeki şeyi gömleğimin koluna sildim. İkincisi bu hayvanların midelerinde biriken tüylerden kurtulmak için ot yiyip kustuklarını biliyordum, ama Cafer kesinlikle bir salata diyetine girmiş gibiydi. Merak ediyorsun değil mi? Senin şu hep anlattığın türden kedilerin artık soylarının tükendiğini sanıyordum. Sincap kuyruklu, beyaz göğüslü, boz mantolu. O ne şişkoluk, o ne cin gözler! Var gerisini düşün. Bir de berberin onu kucağına alıp sevişi… Başka kedi olsa çığlık ve pençeyi aynı anda basıp tabanları yağlardı adamın hoyratlığı karşısında, ama bizimki… Bizimki sertçe yoğrulmaktan aldığı keyifle dört köşe mırlıyor, kulağına fısıldanan küfürlerle zevkten dört köşe oluyordu. Koca kuyruğuna da bir domates kabuğu yapışmıştı, leş gibi etti berberin göz delici beyazlıktaki önlüğünü. Cafer ve Barbar Berber’le daha sonra birkaç küçük anım daha var, bir ara az kalsın tıraş bile olacaktım orada, ama gazetemi okuyup sıramı beklerken ve önümdeki kurban çevreye kanlı haykırışlar saçarken saatin geç olduğunu – her nasılsa – fark edip senin yanına koştum. Ah canım... Sigaramın bittiğini görüp bakkala koştuğun o akşam, evimizdeki o ilk günümüzde, ayakkabı bağına basıp bacağını kırmak gibi bir şapşallığı nasıl yaparsın? Vicdan azabı bir yana, çevrede olan biteni anlatmak görevi bir yana... YAZAR: KENAN ŞAHİN, izedebiyat yöneticisi Arada yoğunlaşan, havai fişek patlamaları yapan bir öykü, ama geniş bir çerçevede bakıyor, bana öyle geldi ki, bu öykü bir romanın parçası gibi. Kısa kısa GENEL BAKIŞ: Özgün bir dili, ilginç, mizah açısı hoş sağlam bir öykü… Çok basit dil hataları var… Öykünün en başında bir garip cümle var: YENİ BİR EV ve henüz yeni olacak kadar eskimemiş bir iş. (Belki de benim anlama kabiliyetim yok) Cesur Kenan bey’in bu cümlesinden anlamamız gereken nedir acaba, Ben bu cümleyi okur okumaz neyi anlamam gerektiğini çıkaramadım, Hemen geçelim, öyküyü görelim, Biraz koklattı sonra, geri dönüşlerle öyküyü anlattı anlatıcı/yazar. YERİNDE BENZETME ÖYKÜYÜ GÜÇLÜ KILAR: İŞTE: (yüzünden kelimesinden sonra bir virgül, bunu ben attım) zavallının dünya savaşından önceki gün dönmüş gibi görünüşü yüzünden, onu böylesine önemsiz işlerle yoruyor olduğum düşüncesi ölesiye sızlatıyor içimi. Benzetmenin fazlası öldürür öyküyü. Yani hormonlu domates gibi gözükür. İnandırmaz. İnanmaz okur. Yazarın anlatımında yalınlık var, her şeyi süse püse kaçmadan vermiş. Yalınlık bir öyküyü inandırıcı yapar. Dedim ya, romandan parça gibi, öykünün baştan sona bir süren, artan bir gerginliği vardır, ama bu öyküde, son cümleler, bu öykü bitti diye çığlık atmıyor bence, ısrarla diyorum, bu öykü romanın parçası gibi duruyor, devamı sanki gelecek… Yazar öykünün son cümlesini belirler…bu cümle öykünün ortasına da konulabilir.. ama en son yere konulması mühim… BAKINIZ, MANAVI YAZAR BİZE, İRİ, ŞİŞMAN YA DA BAŞKA ŞEKİLDE GÖSTEREBİLİRDİ, DİLLENDİREBİLİRDİ, Ama bakın, okura nasıl tanıtmış manavı: Manav diyordum, iyi biri, azıcık kafadan çatlak ama patlayan şeker kıvamında desem (dersem) yeridir. ORJİNAL BİR TANITIM….şiirsel güzel bir tanıtım… Epey gülünç burası: Biraz saç jölesi kullanabilir miyim, diye soracaktım.” Elimde bir elli kuruşu evirip çeviriyordum ki adam beni beleşçi sanmasın… Bu öyküde gördüklerim, hissettiklerim kısaca bunlar… Öyküyü beğendim… Yusuf Ziya İstanbul / Türkiye Toplam İleti: 61 Maydanoz Ol (yeni) isssssaaaa 17.08.2005 12:32:50 -------------------------------------------------------------------------------- canın neyi isterse onu kaldır:))) sayından hoşlanmam zaten... şu yaptıgın öykü eleştirilerini koy izedebiyata da okuyalım isacık. nettekiler en kötüleri mi yani? anlamadım. bir fikir veriyor işte orda burda yazdıkların ve kötü bir fikir veriyor. hele senaryo diye yazdıgın hem kötü hem de senaryo nasıl yazılır bilmediginin göstergesi... saçmalıklarının saçma oldugu konusunda sabit fikirliyim evet... isa kantarcı Ankara / Türkiye Toplam İleti: 251 Maydanoz Ol (yeni) yusuf 17.08.2005 12:28:21 -------------------------------------------------------------------------------- yusuf, öykü eleştirileri yapıyorum ben, yani o kadar birkim sahibiyim, siz konuş bakalım dedikçe de konuşmam, istersen bunu özel mesajlarla halledelim, LACİVERT DERGİSİ. iz üyelerini bekler, isa kantarcı Ankara / Türkiye Toplam İleti: 251 Maydanoz Ol (yeni) yusuf 17.08.2005 12:25:30 -------------------------------------------------------------------------------- yusuf, sayını kaldırdım, nette hepsini yayınlamadım ki, onlar tek kitapta var, gene yanlış konuştun yusuf, ahhhhhhh, hocam sabit fikirli olmak iyi değildir, Yusuf Ziya İstanbul / Türkiye Toplam İleti: 61 Maydanoz Ol (yeni) tas adam 17.08.2005 12:22:16 -------------------------------------------------------------------------------- valla benim karnım tok bu aragazlara... aferim okumuşsun cemil kavukçu'yu. şimdi de konuşmaya başlayalım kitap hakkında. başla bakalım Gemiler de Ağlarmış hakkında neler söyleyeceksin. senin hala algılayamadığın bişey var ve ben umudu kestim zaten bu saatten sonra algılayabilecegini hiç sanmıyorum. dergi çıkarmaya, kitap çıkarmaya karşı olan yok. tanıtımına da kimse birşey demez. ama bu ağlak tavırlar, kitabım çıktı diye yırtınmalar, kendini çok önemli sanmalar mide bulandırıcı. bu yapan bir sen varsın bir de bir başkası:))) k,tabımı oku diyorsun. internette yayınladıklarından daha mı iyileri var kitabında? internet küçük isa. burda yazdıklarının daha fazlasını başka sitelerde yazdığını her yazının, şiirinin altına kendini tanıtan anlatan öven notlar yazdığını biliyorum. isa kantarcı Ankara / Türkiye Toplam İleti: 251 Maydanoz Ol (yeni) çok mühim 17.08.2005 12:09:04 -------------------------------------------------------------------------------- forumcular, okuduğunuz üzre, sayın yusuf ziya onca aşağılamayı karalamayı yaptı, ve dedi ki, edebiyat şiir dergisi çıkardım 12 sayı, ben de has adamın yapacağı gibi, onu kutladın, doğrusu budur, böyle olmalı, yani sayın yusuf ziya ile düşman olsam ne kazanırım ki, ben biri İYİ BİR ŞEY YAPMIŞŞA, ONUN ELİNİ SIKARIM, onu yüceltirim, evet, konu CEMİL KAVUKÇU, öğretmen edasıyla sordun, sorguçluk iyi değildir ama söyleyeyim, sen okudun herhalde: gemiler de ağlarmış, yusuf, sen gene karalamalarına devam edeceksin, yaşın da epey var sanırım, sabit fikirlisin, ama sana şunu derim, kitabımı al oku, eleştir, başımın üstünde yerin var, o zaman konuşuruz, ama şimdi değil, senin adalet kavramın yok, okumadan karaladın çünkü, SAYIN ZEYNEP GÜN, bende bir beyaz bulut gibisiniz, şaka mı yapıyorsunuz ciddi misiniz, gülüyorum, dalga mı geçiyorsunuz, büyük ihtimal dalga bu. sayın imdat, konunun dışındasınız, SAYIN ORKUN, o yazıları yazman iyi oldu, LACİVERT DERGİSİ, hatırlatırım, olgun beyin uzlaştırıcı yaklaşımı çok güzel. sevgili nida, kitabımı al, yoksa gelir yakarım seni, -iki tane alcaksın eşkiya- abi içme yahu, lütfen, içince güzelleiyorsun ama hocam, SEVGİLİ KENAN NERESİN? sayın forumcular, hasetlikle konuşmayalım, barış sevgi birlik, Orkun Levent BOYA Ankara / Türkiye Toplam İleti: 75 Maydanoz Ol (yeni) Güneşi Uyandıralım 17.08.2005 11:00:56 -------------------------------------------------------------------------------- -Ama görüyorsun. Ne yaparsam yapayım, hep gözlerim sulanıyor. -Neden? Erkek değil misin? -Evet. Erkeğim, ama ağlamak istiyorum. O kadar. -Pencereden bak. Hava ne güzel, gökyüzü masmavi, bulutlar birer küçük koyunu andırıyor... Özellikle de güneş. Tanrı’nın güneşi. Tanrı’nın en güzel çiçeği. Isıtan ve tohumları yeşerten güneş. Güzel değil mi? -Güzel. Güneşsiz günleri sevmiyorum. Gelmesiyle gitmesi bir oldu mu seviyorum yağmuru. Uzun sürdü mü, her yanım küflenmiş gibi geliyor. -Tanrı’nın güneşi bu denli güzelse, sen bir de ötekini düşün. -Hangi öteki güneşi? Çok büyük olan bunu tanıyorum bir tek -Daha da büyük olan bir başkasından söz etmek istiyorum. Yüreğimizde doğan güneşten. Umutlarımızın güneşinden. Düşlerimizi de uyandırmak için göğsümüzde uyandırdığımız güneşten. -Ya benimki? -Seninki, hüzünlü bir güneş. Yağmur yerine gözyaşlarıyla çevrili bir güneş. Olanca yeteneğini ve gücünü keşfetmemiş bir güneş. Senin tüm anlarını henüz güzelleştirmemiş bir güneş. Küçük, bir parça da mızmız bir güneş. -Ne yapmam gerekiyor? -Pek az şey. İstemek yeterli. Ruhunun pencerelerini açmalı ve fırsat tanımalısın nesnelerin müziğinin içeri girmesine. Sevecenlik anlarının şiirinin içeri girmesine. Başkaları için soğuk bir müzik yapacağına, müzik içinde yüzmen gerekir senin. Bir dost gibi elimi sık ve gidip GÜNEŞİ UYANDIRALIM... ak, üstelik kimi yerlerine uyduruk işaretler koyarak yayınlamış, şairin şiirine, kişiliğine hakarettir bu, işte bunlar gayriciddi edebiyatın sırtlanlarıdır… Ben de kitaptaki yazılış biçimine sadık kalarak şiiri buraya kopyalıyorum: ben sana mecburum ben sana mecburum bilemezsin adını mıh gibi aklımda tutuyorum büyüdükçe büyüyor gözlerin ben sana mecburum bilemezsin içimi seninle ısıtıyorum A. İ. Şiirin bir bölümünü koydum, ki bu genel bir inceleme yazısıdır, isteyenler, ‘Ben Sana Mecburum’ adlı şiir kitabını alırsa, -Bilgi Yayınevi- şiiri orda bulabilirler ve diğer güzelleri… Sözü ölçülü tutup geleyim Yengecin Kıskacı’na, Yutarcasına öykü kitapları okuduğum dönemde almıştım bu kitabı, kitabın ilk öyküsü GECELEYİN RÜYA GÖRÜRÜZ, kitabın en kısa öyküsü, diğerleri uzun öykü diye adlandırılır, diğerleri, HİZİP, DR. CEMİLE CEYDA, YENGECİN KISKACI, İlk öyküsünden itibaren, yer yer yalın, yer yer şiirsel bir anlatma tekniği, ustanın da dediği gibi, düzyazı silahşörüdür o, dili istediği gibi ama hep ölçülü biçimde koşturuyor, merak ettiriyor, duygulandırıyor, düşündürüyor, okuru yormadan sıkmadan peşine takıp gidiyor, öykü yazmaya hevesli yazar adaylarına önemle öneririm bu kitabı, anlatımında güçlü bir görsellik ön planda, yani kamerası var cümlelerinin, canlı kanlı bir anlatma tekniği, yazarın anlattığını hemencik gözünüzün önüne getirebiliyorsunuz, usta, Yeşilçam’a birçok senaryo yazmıştır, bu güçlü görselliği de buradan ileri gelmektedir, bilirsiniz ki, senaryoda öncelikli olan görselliktir, sonra ses yani dil, sonra diğerleri, toparlarsam şöyle derim, senarist görsellikle ve cümlelerle yani dille seyirciyi etkilemeye çalışır öncelikli olarak, şunu da ekleyeyim, senarist, bir duyguyu ya da düşünceyi öncelikle görselliğe dayandırarak anlatma zorundadır… Kitapta beni yoran şunlardı, kimi eski sözcükler, bunları araştırmak, tabi yeni kelimeler öğrenmemi sağladı ama akıp giden öyküden uzaklaştım, aldığım tat da bozuldu, bu eski sözcükler kullanımda değildir, bana kalırsa, yeni sözcükler olmalıydı orda, çünkü dil daima hareket halinde olan, değişen bir şeydir, dolaşımda olmayan sözcükleri kullanmak, ne kadar yararlı? Dolaşımda saçma sapan sözcükler de var, ben bunları kastetmedim, dilin yozlaşmasını kastetmedim, yazar derdini kelimelerle anlatır, anlaşılmak için yazar, kelimelerin alevi önemlidir elbette, iyi, net, kıvamında alevli kelimeler, eserin okuyucunun kalbinde ve ruhunda en manzaralı yeri bulması sağlar. İsa Kantarcı
??? #30
Yengecin Kıskacı İncelenen kitap, ‘Yengecin Kıskacı’, yazarı: Atilla İlhan, türü: Öykü Bilgi yayınevi, Atilla İlhan, sanki arkasında bin kişi var, o kadar çok yazdı ki, Atilla İlhan şiirleri, sevgililerin birbirine okuduğu şiirler, mesela, ‘Ben Sana Mecburum’, bu şiiri kitabından buraya yazmak yerine, nette arama yapıp bir sitede buldum, ki bir rezaletle karşılaştım, sayın site sahibi hanım, şiiri yazım hatası yaparKıskacı İncelenen kitap, ‘Yengecin Kıskacı’, yazarı: Atilla İlhan, türü: Öykü Bilgi yayınevi, Atilla İlhan, sanki arkasında bin kişi var, o kadar çok yazdı ki, Atilla İlhan şiirleri, sevgililerin birbirine okuduğu şiirler, mesela, ‘Ben Sana Mecburum’, bu şiiri kitabından buraya yazmak yerine, nette arama yapıp bir sitede buldum, ki bir rezaletle karşılaştım, sayın site sahibi hanım, şiiri yazım hatası yaparak, üstelik kimi yerlerine uyduruk işaretler koyarak yayınlamış, şairin şiirine, kişiliğine hakarettir bu, işte bunlar gayriciddi edebiyatın sırtlanlarıdır… Ben de kitaptaki yazılış biçimine sadık kalarak şiiri buraya kopyalıyorum: ben sana mecburum ben sana mecburum bilemezsin adını mıh gibi aklımda tutuyorum büyüdükçe büyüyor gözlerin ben sana mecburum bilemezsin içimi seninle ısıtıyorum A. İ. Şiirin bir bölümünü koydum, ki bu genel bir inceleme yazısıdır, isteyenler, ‘Ben Sana Mecburum’ adlı şiir kitabını alırsa, -Bilgi Yayınevi- şiiri orda bulabilirler ve diğer güzelleri… Sözü ölçülü tutup geleyim Yengecin Kıskacı’na, Yutarcasına öykü kitapları okuduğum dönemde almıştım bu kitabı, kitabın ilk öyküsü GECELEYİN RÜYA GÖRÜRÜZ, kitabın en kısa öyküsü, diğerleri uzun öykü diye adlandırılır, diğerleri, HİZİP, DR. CEMİLE CEYDA, YENGECİN KISKACI, İlk öyküsünden itibaren, yer yer yalın, yer yer şiirsel bir anlatma tekniği, ustanın da dediği gibi, düzyazı silahşörüdür o, dili istediği gibi ama hep ölçülü biçimde koşturuyor, merak ettiriyor, duygulandırıyor, düşündürüyor, okuru yormadan sıkmadan peşine takıp gidiyor, öykü yazmaya hevesli yazar adaylarına önemle öneririm bu kitabı, anlatımında güçlü bir görsellik ön planda, yani kamerası var cümlelerinin, canlı kanlı bir anlatma tekniği, yazarın anlattığını hemencik gözünüzün önüne getirebiliyorsunuz, usta, Yeşilçam’a birçok senaryo yazmıştır, bu güçlü görselliği de buradan ileri gelmektedir, bilirsiniz ki, senaryoda öncelikli olan görselliktir, sonra ses yani dil, sonra diğerleri, toparlarsam şöyle derim, senarist görsellikle ve cümlelerle yani dille seyirciyi etkilemeye çalışır öncelikli olarak, şunu da ekleyeyim, senarist, bir duyguyu ya da düşünceyi öncelikle görselliğe dayandırarak anlatma zorundadır… Kitapta beni yoran şunlardı, kimi eski sözcükler, bunları araştırmak, tabi yeni kelimeler öğrenmemi sağladı ama akıp giden öyküden uzaklaştım, aldığım tat da bozuldu, bu eski sözcükler kullanımda değildir, bana kalırsa, yeni sözcükler olmalıydı orda, çünkü dil daima hareket halinde olan, değişen bir şeydir, dolaşımda olmayan sözcükleri kullanmak, ne kadar yararlı? Dolaşımda saçma sapan sözcükler de var, ben bunları kastetmedim, dilin yozlaşmasını kastetmedim, yazar derdini kelimelerle anlatır, anlaşılmak için yazar, kelimelerin alevi önemlidir elbette, iyi, net, kıvamında alevli kelimeler, eserin okuyucunun kalbinde ve ruhunda en manzaralı yeri bulması sağlar. İsa Kantarcı isa kantarcı Ankara / Türkiye Toplam İleti: 251 Maydanoz Ol (yeni) SENARYO 17.08.2005 12:41:53 -------------------------------------------------------------------------------- yusuf, ne zor adamsın sen ya, bak hocam, onlar senaryo değil, skeç, SANA SENARYO YOLLARIM İSTERSEN, isa kantarcı Ankara / Türkiye Toplam İleti: 251 Maydanoz Ol (yeni) BARBAR BERBER VE KEDİSİ CAFER 17.08.2005 12:38:29 -------------------------------------------------------------------------------- BARBAR BERBER VE KEDİSİ CAFER YENİ BİR EV ve henüz yeni olacak kadar eskimemiş bir iş. İşyerine yürüyerek gidiyorum, hem de öyle çok bir yol değil, hepsi beş dakika. Beş dakika, ama neler sığmıyor içine. Kullandığım yola göre – süre değişmiyor – ya marketin önünden geçiyorum, ya da ne olduğunu henüz bulup çıkaramadığım büyük, mavi bir binanın – bu ikisiyle de sınırlı değil seçeneklerim – ama kesinlikle adliyenin önünden geçmek zorundayım. Çalıştığım binayla omuz omuza olduğu için onu yanlama şansım yok, önümde tutmaya çalıştığım gözlerim kocaman, istemesem de meraklı kulaklarım dimdik, bu biçimsiz yapının çirkin ve genişçe yüzüyle her gün karşılaşıyorum çaresiz. Yürüyen şatoları andıran kamyonların içinde tutuklular, kaldırım kenarlarında sigara içen pazen etekli, oya işleme yazmalı kadınlar düşüncelerimi yönlendiriyorlar. Çalışmaya sakin bir kafayla başlamak çok uzak bir düş benim için. Ooo; darmadağın masama, sürekli sorun çıkaran bilgisayarıma ve tozlu tabanı tir tir titreyen bir asmakattaki loş odama varmışız bile. Oysa ben biraz geriden almak istiyorum, izin verirsen. Bizim evden caddeye doğru çıkan yokuşlardan birinin sonunda, önü balta girmemiş ormanı andıran bir manav ve yanındaki bayan kuaförüyle insanda hemencecik tuhaflık uyandıran bir berber var. Manav ve berber sözcüklerini ilkin birer dükkân adı olarak kullandım, bundan sonra iki ilginç insanı işaret etmek üzere anılacaklar. Manavı tanıyordum; işin kendisinden nefret etmeme karşın benden istediğin tüm o sebze-meyveyi buradan alıyorum, çok iyi bilirsin ki ne sebzelerle ne de meyvelerle bir sorunum vardır, beni sıkıntıya sokan şey, sanırım, satın almamı söylediğin miktarlar. Yerin dibine giriyorum iki patlıcan, ya da dört elmayı tartması için adamcağıza uzatırken, zavallının dünya savaşından önceki gün dönmüş gibi görünüşü yüzünden onu böylesine önemsiz işlerle yoruyor olduğum düşüncesi ölesiye sızlatıyor içimi. Neyse değişiyor insan, unutmadım eczaneden satın aldığım ilk kadınbağını… Manav diyordum, iyi biri, azıcık kafadan çatlak ama patlayan şeker kıvamında desem yeridir. Arada sırada senin ne zaman biber dolması yapacağını soruyor, yapacaksın değil mi? “Patateslerde iş yok bu yıl,” diye söyleniyor, ben yeşil soğanlardan tarafa yönelmişken. “Tezgâh hepten dağınık. Valla biliyorum elmaları parlatmayı, şunu bunu öyle süslücene dizmeyi… Ama şu kedi yok mu şu kedi…” Bir yaka silkiyor ki incecik gömleği cırt diye elinde kalacak sanırsın. “Şu kedi bitirdi beni. Hep söylüyorum berber olacak herife! Ulan mübarek at mıdır, inek midir bu! Ne gelip kemiriyorsun sebzeyi meyveyi! Yesen bari, dişle dişle bırak! İş misin sipariş misin, her gün her gün!” Gülmeden edemiyorum, öyle telaş basıyor ki sonra içimi… Dur gerisini dinle. Ben tam “Sen hem iki üç kuruşluk alışverişinle adamı radyoda dinlediği haberlerden kaldır, hem de hâline gül, şimdi çiğ çiğ yiyecek…” diye düşünürken o gelip dostça omzuma vuruyor, ardından eliyle ağzını saklayıp konuşuyor, berberden yana ikide bir yan gözle bakarak. “Sen yenisin buralarda, bilmiyorsun bu canavarı. Bak, bak, dur şimdi değil, hah arkasını döndü! Bak, bir tek kul var mı dükkânında? Arada sırada bir yabancı düşerse iyi. Kan revan içinde çekip gidiyor sonra… Adı gaddara çıkmış bir kere, kasap, kasap! Ya geçen ucuza diye ailelerini kandırıp tıraşladığı çocuklar. Öğretmen sınıfa sokmamış valla. Hepsinin kafası yamru yumru… Nah bu hormonlu patates gibi…” O, patatesi elinde gülle gibi sallayıp arkası dönük berbere fırlatma ateşiyle yanıp tutuşurken çevredeki insanların bize bakıp gülüştüğünü fark ediyorum. Gözlerimi kısıp yumduğum dudaklarımın arasından kınayıcı sesler çıkarırken gülmek, kahkahayı basmak falan hepten uçuyor aklımdan. Ciddi ciddi merak basıyor içimi. Kim bu gaddar berber ve şu otobur kediyi niye hiç görmüyorum? Bir ayda mahallenin tüm tekirleri, sarmanları, alacaları, bulacaları, karacaları ile tanıştım. Kimisi esnafın, ya da giriş katında oturan teyzelerin kedisiydi; kimisi çocukluğum kadar hürdü, yani sokağa aitti. Yakındım onlarla ve aralarında zerzevat düşkünü olacak bir tip yoktu açıkçası. Üstelik onlardan biriyse bile hangisiydi? Evi boşaltıp bize devretmekte – ayrıca konuşmakta – epeyce zorlanan değerli evsahibemizin biricik eşinin kaçak elektrik çekmeye çalışırken sonsuzluk âlemine göçtüğünü duyar duymaz sana ne söylemiştim anımsıyor musun? Öyle bir yere gelmişiz ki şaşırtıcı bir şey görüp duymadan gün geçmeyecek anlaşılan… Kedinin adı Cafer’di; ama onu ben bulmamıştım ve adını da boynundaki paslı teneke tasmadan öğrenmemiştim. Her ne kadar manavın komşusu nalburunun önüne demirlemiş 1965 doğumlu, ak kanatlı, çivit rengi OPEL daha önce dikkatimi çekmişse de, üstelik oradan hiç kımıldamıyor olması arabayı benim için fazladan ilgideğer kılmışsa da görmemiştim, hayır; bej yanaklı, yarık tekerleklerinin arasından insanın içini ürperterek ışıldayan o bir çift göz o ana dek yoktu benim için. Ta ki… Erken çıktığım bir gün, iş dönüşü, gelecekçi şairlerden dizeler okuyarak kendimi epeyce bir yüreklendirip soluğumu tuttum ve küt diye daldım Barbar Berber’in dükkânına. Gaddar mıydı, barbar mıydı? Neyse. Önce bir tütün kolonyası duvarına çarptım meraklı burnumu. Sonra iyi akşamlar dileyip bir şey isteyeceğim zamanlarda olduğu gibi işaret parmağımı dudaklarıma doğru yaklaştırdım. Kırış kırış yüzünü süsleyen donuk mavi gözü – gözleri demiyorum, çünkü bir tanesi duyguları yansıtamayacak kadar kısıktı – beni görünce ışıldadı. Sevindi adam, iyi ama niye? Sonra, ayna ilişiverdi gözüme. Bende bir saç, bir sakal; iyi de biliyorsun ya, hâlâ öyle… “Şey,” dedim, şu Arapların bize tek armağanı olarak görürüm bu sözcüğü genelde, elbette senin kullandığın zamanlarda değil. “Şey, ben tıraş olmayacağım. Biraz saç jölesi kullanabilir miyim, diye soracaktım.” Elimde bir elli kuruşu evirip çeviriyordum ki adam beni beleşçi sanmasın. “Belki biraz da parfüm,” Berber kaşlarını çattı. Kaş çatmak daha önce gördüğüm bir şey değilmiş. “Kolonya da olur,” diye geveledim. “Yok,” diye hırladı, gerçekte sigara içmekten çatallanmış bir sesle normal normal konuşuyordu; ama benim kafamda öyle bir resim oluşmuştu ki onun sesi için “hırlamak” anlatımım bağışlanabilir. “Yok,” dedi kafasını gazetesine gene gömüp. “Necip var, orada raflardan birinde. O elindekini de cebine sok.” Necip ne biliyor musun, sen kesin ilk duyuşta ne olduğunu çıkarırdın. Briyantin. Necip Bey. Ömrümde hiç kullanmamıştım, ama ağır bir zorunluluk altında hissediyordum kendimi. Çok gerekiyormuş gibi koltuğa oturdum ve adamın gelip makasla saçlarıma girişmemesi için dua ederek eski dostumuz Necip’ten küçük bir parça aldım parmaklarıma. Tam saçıma sürecektim ki arkamda gazete hışırdadı ve aynada parlak bir makasın yürüdüğünü gördüm, bu bir kâbus olmalıydı. Ben donup kalmışken berber dışarı çıktı, aynadan, tam çaprazlamasına görüyordum onu. Çivit rengi Opel’in yanına gitti ve yılların incelttiği kaportasına yumruk atarak “Cafer! Cafer, neredesin!” diye bağırdı. Hemen dışarı koştum. Ne tür bir içgüdüyle bilmiyorum, ya da şunun gibi bir hikâye mi yazmıştım kafamda: Cafer manavın adıydı, bizim konuşmalarımızı butikteki kız berbere anlatmıştı, berber benim geldiğimi görünce manavı makaslamaya niyetlenmişti. O azıcık yeteneksizce ama onurlu bir esnaftı. Olası bir trajediyi önlemek için şaşkın yüzümü tokatlayarak azıcık sorun çözücü duruma soktum – bu arada eski dostumuz Necip beni yanaklarımdan öptü – ve dışarı koştum. Aptal gibi görünüyordum, gülme, her zamankinden de çok… Ağzında bir maydanoz demetinin son kalıntılarıyla ünlü Cafer ve onun göz kamaştıran ihtişamı tam karşımda duruyor, elini yüzünü berberin paçalarına temizliyordu. O anda kafamın içinde kedilerle ilgili yaptığım bir bilimsel çalışmayı kısaca buraya alıyorum: Kedilerin temizliği bana bireysel temizliğimi sıklıkla hatırlatırdı, yüzümdeki şeyi gömleğimin koluna sildim. İkincisi bu hayvanların midelerinde biriken tüylerden kurtulmak için ot yiyip kustuklarını biliyordum, ama Cafer kesinlikle bir salata diyetine girmiş gibiydi. Merak ediyorsun değil mi? Senin şu hep anlattığın türden kedilerin artık soylarının tükendiğini sanıyordum. Sincap kuyruklu, beyaz göğüslü, boz mantolu. O ne şişkoluk, o ne cin gözler! Var gerisini düşün. Bir de berberin onu kucağına alıp sevişi… Başka kedi olsa çığlık ve pençeyi aynı anda basıp tabanları yağlardı adamın hoyratlığı karşısında, ama bizimki… Bizimki sertçe yoğrulmaktan aldığı keyifle dört köşe mırlıyor, kulağına fısıldanan küfürlerle zevkten dört köşe oluyordu. Koca kuyruğuna da bir domates kabuğu yapışmıştı, leş gibi etti berberin göz delici beyazlıktaki önlüğünü. Cafer ve Barbar Berber’le daha sonra birkaç küçük anım daha var, bir ara az kalsın tıraş bile olacaktım orada, ama gazetemi okuyup sıramı beklerken ve önümdeki kurban çevreye kanlı haykırışlar saçarken saatin geç olduğunu – her nasılsa – fark edip senin yanına koştum. Ah canım... Sigaramın bittiğini görüp bakkala koştuğun o akşam, evimizdeki o ilk günümüzde, ayakkabı bağına basıp bacağını kırmak gibi bir şapşallığı nasıl yaparsın? Vicdan azabı bir yana, çevrede olan biteni anlatmak görevi bir yana... YAZAR: KENAN ŞAHİN, izedebiyat yöneticisi Arada yoğunlaşan, havai fişek patlamaları yapan bir öykü, ama geniş bir çerçevede bakıyor, bana öyle geldi ki, bu öykü bir romanın parçası gibi. Kısa kısa GENEL BAKIŞ: Özgün bir dili, ilginç, mizah açısı hoş sağlam bir öykü… Çok basit dil hataları var… Öykünün en başında bir garip cümle var: YENİ BİR EV ve henüz yeni olacak kadar eskimemiş bir iş. (Belki de benim anlama kabiliyetim yok) Cesur Kenan bey’in bu cümlesinden anlamamız gereken nedir acaba, Ben bu cümleyi okur okumaz neyi anlamam gerektiğini çıkaramadım, Hemen geçelim, öyküyü görelim, Biraz koklattı sonra, geri dönüşlerle öyküyü anlattı anlatıcı/yazar. YERİNDE BENZETME ÖYKÜYÜ GÜÇLÜ KILAR: İŞTE: (yüzünden kelimesinden sonra bir virgül, bunu ben attım) zavallının dünya savaşından önceki gün dönmüş gibi görünüşü yüzünden, onu böylesine önemsiz işlerle yoruyor olduğum düşüncesi ölesiye sızlatıyor içimi. Benzetmenin fazlası öldürür öyküyü. Yani hormonlu domates gibi gözükür. İnandırmaz. İnanmaz okur. Yazarın anlatımında yalınlık var, her şeyi süse püse kaçmadan vermiş. Yalınlık bir öyküyü inandırıcı yapar. Dedim ya, romandan parça gibi, öykünün baştan sona bir süren, artan bir gerginliği vardır, ama bu öyküde, son cümleler, bu öykü bitti diye çığlık atmıyor bence, ısrarla diyorum, bu öykü romanın parçası gibi duruyor, devamı sanki gelecek… Yazar öykünün son cümlesini belirler…bu cümle öykünün ortasına da konulabilir.. ama en son yere konulması mühim… BAKINIZ, MANAVI YAZAR BİZE, İRİ, ŞİŞMAN YA DA BAŞKA ŞEKİLDE GÖSTEREBİLİRDİ, DİLLENDİREBİLİRDİ, Ama bakın, okura nasıl tanıtmış manavı: Manav diyordum, iyi biri, azıcık kafadan çatlak ama patlayan şeker kıvamında desem (dersem) yeridir. ORJİNAL BİR TANITIM….şiirsel güzel bir tanıtım… Epey gülünç burası: Biraz saç jölesi kullanabilir miyim, diye soracaktım.” Elimde bir elli kuruşu evirip çeviriyordum ki adam beni beleşçi sanmasın… Bu öyküde gördüklerim, hissettiklerim kısaca bunlar… Öyküyü beğendim… Yusuf Ziya İstanbul / Türkiye Toplam İleti: 61 Maydanoz Ol (yeni) isssssaaaa 17.08.2005 12:32:50 -------------------------------------------------------------------------------- canın neyi isterse onu kaldır:))) sayından hoşlanmam zaten... şu yaptıgın öykü eleştirilerini koy izedebiyata da okuyalım isacık. nettekiler en kötüleri mi yani? anlamadım. bir fikir veriyor işte orda burda yazdıkların ve kötü bir fikir veriyor. hele senaryo diye yazdıgın hem kötü hem de senaryo nasıl yazılır bilmediginin göstergesi... saçmalıklarının saçma oldugu konusunda sabit fikirliyim evet... isa kantarcı Ankara / Türkiye Toplam İleti: 251 Maydanoz Ol (yeni) yusuf 17.08.2005 12:28:21 -------------------------------------------------------------------------------- yusuf, öykü eleştirileri yapıyorum ben, yani o kadar birkim sahibiyim, siz konuş bakalım dedikçe de konuşmam, istersen bunu özel mesajlarla halledelim, LACİVERT DERGİSİ. iz üyelerini bekler, isa kantarcı Ankara / Türkiye Toplam İleti: 251 Maydanoz Ol (yeni) yusuf 17.08.2005 12:25:30 -------------------------------------------------------------------------------- yusuf, sayını kaldırdım, nette hepsini yayınlamadım ki, onlar tek kitapta var, gene yanlış konuştun yusuf, ahhhhhhh, hocam sabit fikirli olmak iyi değildir, Yusuf Ziya İstanbul / Türkiye Toplam İleti: 61 Maydanoz Ol (yeni) tas adam 17.08.2005 12:22:16 -------------------------------------------------------------------------------- valla benim karnım tok bu aragazlara... aferim okumuşsun cemil kavukçu'yu. şimdi de konuşmaya başlayalım kitap hakkında. başla bakalım Gemiler de Ağlarmış hakkında neler söyleyeceksin. senin hala algılayamadığın bişey var ve ben umudu kestim zaten bu saatten sonra algılayabilecegini hiç sanmıyorum. dergi çıkarmaya, kitap çıkarmaya karşı olan yok. tanıtımına da kimse birşey demez. ama bu ağlak tavırlar, kitabım çıktı diye yırtınmalar, kendini çok önemli sanmalar mide bulandırıcı. bu yapan bir sen varsın bir de bir başkası:))) k,tabımı oku diyorsun. internette yayınladıklarından daha mı iyileri var kitabında? internet küçük isa. burda yazdıklarının daha fazlasını başka sitelerde yazdığını her yazının, şiirinin altına kendini tanıtan anlatan öven notlar yazdığını biliyorum. isa kantarcı Ankara / Türkiye Toplam İleti: 251 Maydanoz Ol (yeni) çok mühim 17.08.2005 12:09:04 -------------------------------------------------------------------------------- forumcular, okuduğunuz üzre, sayın yusuf ziya onca aşağılamayı karalamayı yaptı, ve dedi ki, edebiyat şiir dergisi çıkardım 12 sayı, ben de has adamın yapacağı gibi, onu kutladın, doğrusu budur, böyle olmalı, yani sayın yusuf ziya ile düşman olsam ne kazanırım ki, ben biri İYİ BİR ŞEY YAPMIŞŞA, ONUN ELİNİ SIKARIM, onu yüceltirim, evet, konu CEMİL KAVUKÇU, öğretmen edasıyla sordun, sorguçluk iyi değildir ama söyleyeyim, sen okudun herhalde: gemiler de ağlarmış, yusuf, sen gene karalamalarına devam edeceksin, yaşın da epey var sanırım, sabit fikirlisin, ama sana şunu derim, kitabımı al oku, eleştir, başımın üstünde yerin var, o zaman konuşuruz, ama şimdi değil, senin adalet kavramın yok, okumadan karaladın çünkü, SAYIN ZEYNEP GÜN, bende bir beyaz bulut gibisiniz, şaka mı yapıyorsunuz ciddi misiniz, gülüyorum, dalga mı geçiyorsunuz, büyük ihtimal dalga bu. sayın imdat, konunun dışındasınız, SAYIN ORKUN, o yazıları yazman iyi oldu, LACİVERT DERGİSİ, hatırlatırım, olgun beyin uzlaştırıcı yaklaşımı çok güzel. sevgili nida, kitabımı al, yoksa gelir yakarım seni, -iki tane alcaksın eşkiya- abi içme yahu, lütfen, içince güzelleiyorsun ama hocam, SEVGİLİ KENAN NERESİN? sayın forumcular, hasetlikle konuşmayalım, barış sevgi birlik, Orkun Levent BOYA Ankara / Türkiye Toplam İleti: 75 Maydanoz Ol (yeni) Güneşi Uyandıralım 17.08.2005 11:00:56 -------------------------------------------------------------------------------- -Ama görüyorsun. Ne yaparsam yapayım, hep gözlerim sulanıyor. -Neden? Erkek değil misin? -Evet. Erkeğim, ama ağlamak istiyorum. O kadar. -Pencereden bak. Hava ne güzel, gökyüzü masmavi, bulutlar birer küçük koyunu andırıyor... Özellikle de güneş. Tanrı’nın güneşi. Tanrı’nın en güzel çiçeği. Isıtan ve tohumları yeşerten güneş. Güzel değil mi? -Güzel. Güneşsiz günleri sevmiyorum. Gelmesiyle gitmesi bir oldu mu seviyorum yağmuru. Uzun sürdü mü, her yanım küflenmiş gibi geliyor. -Tanrı’nın güneşi bu denli güzelse, sen bir de ötekini düşün. -Hangi öteki güneşi? Çok büyük olan bunu tanıyorum bir tek -Daha da büyük olan bir başkasından söz etmek istiyorum. Yüreğimizde doğan güneşten. Umutlarımızın güneşinden. Düşlerimizi de uyandırmak için göğsümüzde uyandırdığımız güneşten. -Ya benimki? -Seninki, hüzünlü bir güneş. Yağmur yerine gözyaşlarıyla çevrili bir güneş. Olanca yeteneğini ve gücünü keşfetmemiş bir güneş. Senin tüm anlarını henüz güzelleştirmemiş bir güneş. Küçük, bir parça da mızmız bir güneş. -Ne yapmam gerekiyor? -Pek az şey. İstemek yeterli. Ruhunun pencerelerini açmalı ve fırsat tanımalısın nesnelerin müziğinin içeri girmesine. Sevecenlik anlarının şiirinin içeri girmesine. Başkaları için soğuk bir müzik yapacağına, müzik içinde yüzmen gerekir senin. Bir dost gibi elimi sık ve gidip GÜNEŞİ UYANDIRALIM... ak, üstelik kimi yerlerine uyduruk işaretler koyarak yayınlamış, şairin şiirine, kişiliğine hakarettir bu, işte bunlar gayriciddi edebiyatın sırtlanlarıdır… Ben de kitaptaki yazılış biçimine sadık kalarak şiiri buraya kopyalıyorum: ben sana mecburum ben sana mecburum bilemezsin adını mıh gibi aklımda tutuyorum büyüdükçe büyüyor gözlerin ben sana mecburum bilemezsin içimi seninle ısıtıyorum A. İ. Şiirin bir bölümünü koydum, ki bu genel bir inceleme yazısıdır, isteyenler, ‘Ben Sana Mecburum’ adlı şiir kitabını alırsa, -Bilgi Yayınevi- şiiri orda bulabilirler ve diğer güzelleri… Sözü ölçülü tutup geleyim Yengecin Kıskacı’na, Yutarcasına öykü kitapları okuduğum dönemde almıştım bu kitabı, kitabın ilk öyküsü GECELEYİN RÜYA GÖRÜRÜZ, kitabın en kısa öyküsü, diğerleri uzun öykü diye adlandırılır, diğerleri, HİZİP, DR. CEMİLE CEYDA, YENGECİN KISKACI, İlk öyküsünden itibaren, yer yer yalın, yer yer şiirsel bir anlatma tekniği, ustanın da dediği gibi, düzyazı silahşörüdür o, dili istediği gibi ama hep ölçülü biçimde koşturuyor, merak ettiriyor, duygulandırıyor, düşündürüyor, okuru yormadan sıkmadan peşine takıp gidiyor, öykü yazmaya hevesli yazar adaylarına önemle öneririm bu kitabı, anlatımında güçlü bir görsellik ön planda, yani kamerası var cümlelerinin, canlı kanlı bir anlatma tekniği, yazarın anlattığını hemencik gözünüzün önüne getirebiliyorsunuz, usta, Yeşilçam’a birçok senaryo yazmıştır, bu güçlü görselliği de buradan ileri gelmektedir, bilirsiniz ki, senaryoda öncelikli olan görselliktir, sonra ses yani dil, sonra diğerleri, toparlarsam şöyle derim, senarist görsellikle ve cümlelerle yani dille seyirciyi etkilemeye çalışır öncelikli olarak, şunu da ekleyeyim, senarist, bir duyguyu ya da düşünceyi öncelikle görselliğe dayandırarak anlatma zorundadır… Kitapta beni yoran şunlardı, kimi eski sözcükler, bunları araştırmak, tabi yeni kelimeler öğrenmemi sağladı ama akıp giden öyküden uzaklaştım, aldığım tat da bozuldu, bu eski sözcükler kullanımda değildir, bana kalırsa, yeni sözcükler olmalıydı orda, çünkü dil daima hareket halinde olan, değişen bir şeydir, dolaşımda olmayan sözcükleri kullanmak, ne kadar yararlı? Dolaşımda saçma sapan sözcükler de var, ben bunları kastetmedim, dilin yozlaşmasını kastetmedim, yazar derdini kelimelerle anlatır, anlaşılmak için yazar, kelimelerin alevi önemlidir elbette, iyi, net, kıvamında alevli kelimeler, eserin okuyucunun kalbinde ve ruhunda en manzaralı yeri bulması sağlar. İsa Kantarcı
??? #31
Merhabalar, Bugünlerde Jack London'un Martin Eden'ini okudum. Tam konuyla ilgili olduğu için, bir günde aralıksız 7 saat okuduğum oldu. Gerçekten çok güzel bir kitap. Size de öneririm. Kitaptan sonra, kendimi sanırım uzun süre toparlayamayacağım. Jack London, Martin Eden'de kendisini anlatmış.(Ben öyle duydum) Zaten okumamda önemli bir etken de buydu. Çünkü kitapta, yazarlığa çalışan bir insanın öyküsü yer alacaktı. Gerçekten de öyle oldu. Martin Eden'in gemicilikten ve serseri bir yaşantıdan yazarlığa giden yolu öyle güzel anlatılmış ki... En başta üst sınıflara atlama isteği, sonra bilgi ve kavrayış düzeyiyle onları geride bırakınca da, aslında onların ne tip insanlar olduğunu öğrenmesi... Fakat beni en çok etkileyen, hemen hemen tüm dergilere gönderdiği yazılarının yayımlanmayışından sonra kendisiyle hesaplaşmasıydı. Bu hesaplaşmayı, Spencer'in "İlk Prensipler" kitabını okuduktan sonra yapıyor. Aslında yazdıklarının bir hiç olduğunu, henüz yaşamı doğru dürüst yorumlayamadığını, henüz hiçbir şey bilmediğini haykırıyordu kendine... Aslında yazmaya çalışanların çoğu da en başta bu hataya düşmez mi?.. Mesela ben, 14 yaşındayken, "Türkiye'nin en genç yazarı olacağım." diyordum. Fakat aradan bir yıl geçince 14'ümde yazdığım bütün yazıları, şiirleri yırttım. 1 yıl daha geçince, 1 yıl öncekilerin yüzüne bakmaz oldum. Ve umarım ki bu böyle sürüp gitsin. Umarım ki... Fakat bu kitaptan sonra, bende de bir sabırsızlık başladı. Bir an önce kendimi geliştirip, gerekirse Martin Eden gibi günde 19 saat çalışıp, yazılarımın tekniğini güçlendirmek istemeye başladım. Fakat biraz beyin egzersizi yapınca, çok fazla teknikle ilgili kitap okumanın teknik üzerinde etkisi yoktur, diye düşünüyorum. Tekniği geliştirmenin biricik yöntemi, sürekli okumaktır. Yazdıklarımın içeriğinin, konusunun çarpıcı olmasını istiyorsam da, sanırım ne bulursam okumalıyım. Edebiyat ve felsefe öne çıkmak üzere, ne bulursam okumalıyım. Fakat şimdi istediğim bir şey var. Ben eğer ki yazar olabilecek olursam, işçi sınıfının ve yoksulların durumunu anlatan bir yazar olmayı tercih ederim. Fakat işçi sınıfının durumunu bildiğim halde, onların yaşadıklarını yaşamadığım, çektiklerini çekmediğim için, tam olarak bilince çıkaramıyorum. Yazılarımı geliştirmek için, işçi sınıfının arasında girmeyi düşünüyorum. Mesela ÖSS geçtikten sonra (ben lisedeyim) bir fabrikada ağır bir işte çalışabilirim. Fakat bu sefer de, kendimi geliştirmeyi ve okumayı savsaklarım, diye korkuyorum. Sizce ne yapmalıyım? Sevgiyle... Osman Oğuz G.Antep
??? #32
martin eden en çok etkilendiğim kitaplardan biridir.sizin gibi bir kaç günde okuyup bitirdim.yazmak birikim işi.öncelikle kendini geliştirip ,hayal gücünü,düş dünyanı oluşturmalısın.belli bir noktadan sonra eline kalemi alıp düşündüklerini yazmak kalır.ve inanmalısın kendine hiç şüphesiz.inanmalısın yazdıklarına, yazacaklarına.yazmak azmi ve isteği ile heyecandan kıpır kıpır olmalıdır yüreğin. sana inanan insanlar olmalı çevrende. her ne olursa olsun istemelisin.daha çok, daha iyisini ve en iyisini. inanarak.bir martin eden örneği de benim sanırım:)35 yaşımdan sonra şair ve bestekar oldum.yaş 35 ikinci doğuşumdur.gerçek doğuşumdur.selamlar. bu arada www.aynizeliha.com. 2yıl önce yazmaya başladım.2 ayda kitap çıkardım.2 yıl sürecinde yüzlerce şiir yazdım.yüzlerce şarkı yaptım.insan yeter ki yürekten istesin olamayacağı şey yoktur şu hayatta:)
??? #33
merhaba, izedebiyatta uzun süredir şiirlerimi paylaşıyordum. şiirlerim yanı sıra bestelerimi de paylaşabileceğim bir site kurdum. www.aynizeliha.com burdan besteler bölümüne şarkılarımın demolarını yükledik. dinlemek isteyenler indirip dinleyebilirler. umarım beğenirsiniz.zeliha gökkan
??? #34
Şarkı sözlerimde şiirlerini kullanmama izin verdikleri için,izedebiyat yazarlarından sayın ERDEN ERKİN ve sayın SAMİLE İLTER'e çok teşekkür ederim.ZELİHA GÖKKAN.www.aynizeliha.com
??? #35
Kral zalim Dionysius, Eflatun'a İran işi, uzun damalı ve kokulu bir elbise hediye etmiş. Eflatun: "[[I]][[B]]Ben erkeğim; kadın elbisesi giymek istemem[[/B]][[/I]]", diyerek almamış; ama Aristippos almış ve demiş ki: "[[I]][[B]]İnsan, ne giyerse giysin mertliği yine mertliktir.[[/B]][[/I]]" Yine birgün Kral Dionysius Aristippos'un yüzüne tükürmüş; Aristippos aldırmamış. Dostları bu küçüklüğünü yüzüne vurdukları zaman; onlara: "[[I]][[B]]Ne olur?[[/B]][[/I]]" demiş, "[[I]][[B]]balıkçılar da ufacık bir balığı tutmak için tepeden tırnağa deniz suyu ile ıslanmaya pekala katlanıyorlar.[[/B]][[/I]]" Diogenes, lahanalarını yıkarken, yanından geçen Aristippos'a: "[[I]][[B]]Lahana ile yaşamasını bilseydin, bir zalime dalkavukluk etmezdin[[/B]][[/I]]" demiş; O da ona: "[[I]][[B]]İnsanlar arasında yaşamasını bilseydin böyle lahana yıkamazdın[[/B]][[/I]]" diye cevap vermiş. Bakın akıl ayrı ayrı görüşleri insana nasıl kabul ettiriyor: iki kulplu bir çömlek, ister sağında tut, ister solundan... Montaigne-Denemeler Montaigne-Denemeler
??? #36
Temelde bikaç kondansatörün saniyede birkaç milyon defa dolup boşalması üzerinden yorumlanmış birkaç elektron yekününün bikaç transistör ve birkaçyüzbin elektron tabancası sayesinde foton dalgalarına ( hem madde hem dalga olabilen iki parçacıktan biri olduğundan... ) dönüştürülmesinden sonra havanın içindeki azotun cüzzi kırılmasından geçmesinin ardından gözümüzdeki korneanın saydam ( fotonların kırılmasına engel teşkil etmeyen yapı... ) yüzeyini aşıp, iristeki kaslar yardımıyla şiddeti ayarlanıp ağ tabakadaki foto-reseptörlerdeki kimyasallar ( ışıkla elekrtron koparma olayının sadece bitkilerde fotosentezde değil gözde duyu hücrelerinin aldıkları verinin kimyasallaştırılmasında da kullanılması olayı ) yardımıyla bir akıma dönüştürülmesi ve akabinde sodyum ve potasyum alışverişi ( ikisinin de + yüklü metaller olduğuna dikkat ) sayesinde 1-0lara çevrilip biyolojik bir bitmap resim oluşturulup ardından öğrenilmiş yargı kabiliyeti ( karmaşık ağ içerisinde doğru veri iletimleri "öğrenilen" düşünce şeklinin oluşturulmuş halidir... ) sayesinde yorumlanıp hipotalamustan yayılmak üzre motor nöronlara yine sodyum ve potasyumla iletilip bunların yanlarına bi de yoldaşlık etsin diye miyelin kılıflar eşliğinde elektrik akımına çevrilmiş halinin beyinciğin ağ yapısı sayesinde ( aynı öğrenilmiş bağlantılar bütünü ) ve omurganın taşıyıcılığı sayesinde ( tabii ) parmaklara iletilmesi ve oradaki serbest sinir uçlarının kaslarda kalsiyum pompasını uyarması bitiminde birkaç demetin birbirine sırayla kenetlenmesi ve iskeleti buna destek "bilmesi" sayesinde tekrar kondansatörlere iletilmiş bir F kuvvetinin klavye diye tanımladığımız şekil üzerine doğru sırayla aktarılması üzerine içerideki iletkenler üzerinden elektron transferleri ve interruptlarla yine saniyenin milyonda biri düzeydeki zaman aralıkları süresince iletimleri aynı kondansatörler ve FFlar sayesinde tanınıp (!) ardından birkaç voltaj çevrimi akabinde kablolara iletimi ve bu kablolardan aşağıdaki kutulardan fiber kablolara ışık olarak yansıtılması ve bunun kilometrelerce öteye ulaştığında yeniden elektrik akımı ve kondansatörler flip floplar tarafından tutulması ve bunların matrisler halinde tutulması sonucu saklanmasının ardından bizim isteğimiz (!) doğrultusunda flipfloplardaki matrislerden alınma ve aynı yolları izleyerek istekleri karşılaması ve benzer biyolojik yapıların "öğrenilmiş" ağlarının gerektirdiklerinin yapılması olayıdır sanal alem... Ulan panturk bana da bulaştırdın can sıkıntısını anasını satiim... by mithandir eminden
??? #37
sormadın aşkı bana ağladın geceleri sonra bilemedin aşkımın kıymetini gine sen kaybettin ne yazıkki
??? #38
Her gün bir şey yazmak için,çok iyi laf bilmen gerekmez.Zaten her Allah’ın günü yazamazsın da… Yazmak için duygularını saklamaktan bıkman ve kopma noktasına gelmen lazım ya da yaşadığın hayata,bir takım kişilere isyan etme noktasına gelmen lazım veyahut –her şey bir kenara- acayip mutluyken bile bir garip melankoliye kaptırman lazım kendini. Yazmak işte;çılgınlığını satırlarda yaşatmak demek!Bir nefes sigaranın dumanını ciğerlerinde solumak,tek başına sokaklarda ellerin ceplerinde dolaşmak,bir harabe evde tüm hayatın damarlarını görebilmek,kimi zaman ayyaş bir sarhoş olup elinde şarabınla dolanmak ya da soluduğun şehrin sokaklarıyla sarhoş olabilmek demek… Yazmak demek;doyasıya, tutkuluca; hayatla, herkesin öyküsüyle sevişmek demek. Yazmak demek;çok eşlilik demek,hayatının, zihninde bir çok hikayeyle oynaşması demek. Yazmak demek,sahtekârlık,nankörlük,yalancılık demek.Şimdiye dek benimsediğini inkâr edip sonra başka doğruyu kabullenmek;kendine bile kendine itiraf edememek demek, Yazmak demek;kimliksiz demek,bazen karşı tarafta,bazen yanında;tarafsız olabilmek,kendi benliğini unutmak demek. Yazmak demek;unutmak demek,dağınıklık edip kendi düşüncelerin arasında yoğrulup konuştukların olduğu kadar susacaklarının da olduğunu bilmek demek. Yazmak demek;kimi zaman aşka gerek,ölüme gerek,dosta gerek,hasrete gerek! Yazmak demek; en nihayetinde herkese gerek, her şeyi anlatmak gerek! Gel ve lâkin,yazmak demek;insan demek,kan demek,can demek,hayatla kardeş olmak demek. Yazmak;aşığı aşka,sevgiyi tüm hayata paylaştırmak demek. İşte budur hayatı sevmek! yazan: şükran Karahan (24.03.2006 / 20:05)
??? #39
Bir yazar olarak neden yazdığım konusunda düşündüğüm zamanı anımsıyorum, çelişkili bir düşünce almıştı beni ve bir türlü kendimi ifade edememiştim. Sonrasında kavramam uzun sürmedi nedenini. Ben hep yazıyordum ve yalnızca yazarken özgür olduğumu hissediyordum. Yazmak benim için sıradan bir hal almıştı çünkü, yaşam biçimim olmuştu. Yazarak yaşadığımı hissettiğim için bundan vazgeçmem söz konusu değildi. Nihayetinde hep yazacağım, varolduğum sürece. Nasıl ve nekadar bilmiyorum ama durum bu. Yayınlatıp birileriyle paylaşır mıyım, onuda bilmiyorum ama öncelikli amacım olmadıkları için sorun bile olmuyor. Bilimden bağımsız bir yazını pek tercih etmediğim için, bir değirmene benzetiyorum yazarlığımı. Akıl değirmen, bilgi tahıl benzetmesine varıyor istemesemde ancak durumum bundan ibaret. Tahılı olmayan bir değirmen niçin çalışır diye düşünmeyin bence, ben düşünmüyorum. Sıradan bir hayat çok uygun benim için. Ancak sıradan olduğumu düşündüğümde çok üretken oluyorum ve fazlasına ihtiyacım olduğunu düşünmüyorum. Bu özel durumumu sizlerle paylaşmamın sebebi var; Lütfen neden yazdığınızı düşünün! Yalnızca kısa bir süre yapın bu sorgulamayı ve bırakın. Çok kurcalamayın. Yoksa üretkenliğiniz etkilenebilir. Kendinize dürüst olmaktan başka çareniz yok. Belki beni değil! ama yakınınızdaki birisini etkilersiniz.
??? #40
bir insan olmalı ki katil olabilsin... dehşet verici dakikaların ardarda gelen şoklarıyla yıpranmış bir vücudun ne yapmasını bekler insan? bir kısım ;"ölsün , intihar etsin" der... diğer bir kısım; "katil olsun" der... acaba hangisi daha mantıklı , hangisi daha günah ve hangisi daha güzel...? mantıklı olan bir insan hangisini seçer? ve işte "O" katil olmayı seçti.Bir akşamın karanlığında sebepsiz yere katil olmayı yeğledi.Ne mümkün idi böyle bir saatte katil olabimek?Issız yokuşların gözükmeyen uçlarında adam yahut kadın öldürmek , bir insana ne kazandırırsa , işte "O" na da kazandıracaktı."O" böyle düşünüyordu ve haklı olduğunu sanıyordu.Varsayımlar kurguluyordu kafasında , katil olmayı yeğlediği , öldürmeyi planladığı kafasında sürekli kurguluyordu.Aynı bir film şeridi gibi onu renklendiriyor , ona ses veriyordu.... (eğer devamını okumak istiyorsanız e_television@mynet.com adresine bir mesaj yollayın , içinde e-mailinizi yazmayı unutmayın.
Başa Dön