"Uyanıklık, her zaman bir şeyden kaçmak için en iyi bahanedir. Özellikle de sabah 4'te." — Franz Kafka"

Amerika Katil Katil!

Amerikan Emperyalist Menifestosunu Senatör Albert J. Beveridge 27 Nisan 1898'de şöyle açıklıyordu: "Dünya ticareti bizim olmalıdır, olacaktır. "

yazı resim

İlkokulumuzun bodrum katını hiç unutamam. Karpuz şeklindeki ölgün sarı ışıkların altında yığınla parlayan küçük teneke kutularını ilk gördüğümde şaşırmıştım. Mutfağımızdakilere benzemiyordu. Üzerinde mavi kırmızı ve birbirine kenetlenmiş ellerle USA yazısı vardı. Önce mahalle arkadaşım Musa aklıma gelmişti. Dikkatlice bir kez daha baktığımda yazının ne anlama geldiğini anlamamıştım. Onlardan sırası gelen öğrencilere birer tane veriliyordu. Aldığımız kutuları annelerimize teslim ediyorduk. Daha sonra o kutunun süt tozu olduğunu öğreniyorum. Annem bu süt tozundan yaptığı poğaça ve pastaları türü yiyecekleri sınıfa yetecek kadar yapar ve sınıfça hep birlikte yerdik. Amerika gönderdiği süt tozu yardımların dışında 1,8 milyon dolar yardım daha vermişler ama kendi ürettikleri iş makinalarını üç yüz yetmiş bin dolara almadık diye de Türkiye’ye kıza tavır alacaklardı.
“Yerli Malı Haftası” sınıfımızda zevkli geçerdi. Çikita muzu bilmesek de yerli muzumuzun tadı bambaşkaydı. Siyasiler bizim üzerimizde ne gibi oyunlar oynuyorlardı henüz onları öğrenecek çağda ne yazık ki, değildik. Yıllar sonra ABD’nin içimize sinsice girme nedenlerini, emperyalist ve kapitalist sistemlerini dünyaya nasıl yaymak istediklerini, bunu yaparken keselerinin ağzını sonuna kadar nasıl açtıklarını, üç koyarken, beş hatta daha fazlasını nasıl sömürdüklerini yıllar içinde öğrenecektik.

Doğan Yayınevimizin 1970 yılında bastığı ilk kitap Siyasal Bilgiler Fakültesi Profesörlerinden Türkkaya Ataöv’ün “Amerikan Belgeleriyle Amerikan Emperyalizminin Doğuşu” adlı kitabı olacaktı. İsterseniz önce ABD içimize nasıl girdi, ona bir bakalım. II. Dünya Savaşında Sovyetlerin çağın korkunç diktatörü Hitler’i yenme başarısı ABD’yi tedirgin etmişti. Avrupa ve çevresindeki ülkelerle olan ilişkisini ve pazarını kaybedeceği tedirginliği ile anti-komünizm felsefesini öne sürerek mücadelesine başlayacaktı. 1948 yılında Marshall yardımını gündemine aldılar. On altı ülkeye toplamda 12 milyar 731 milyon dolar yardım yaparlarken Türkiye’ye 137 milyon dolarını alacaktı. Bu yardımları babasının hayrına vermeyecekti. Kaz gelen yerden tavuğu esirgemiyorlardı. Borç alan itaatkâr olur demişler. Diğer ülkelerde ne gibi şartlar öne sürdüler, araştırmak lazım ama ülkemize ‘Sizler Avrupa’nın tahıl ambarı olun, ağır sanayiden vazgeçin, biz size gereken motor, uçak, traktör gibi araçları veririz.’ dediklerinde ABD’nin bu önerisi, savaştan çıkmış ve Atatürk’ün önderliğinde ekonomi hamleleri yaptığı dönemin ardından teklif Menderes hükümetine cazip gelmişti. Verilen yardımlarla ABD’nin önerdikleri ve daha birçok ürünü ithal ettik. 1930 yılına kadar açık vermeyen İhracatımızla-İthalat dengesi ilerleyen yıllarda gittikçe açık verecekti. (Şu gün oldu, bu açık her yıl katlanarak artmaktadır.) Neler yaptık veya yaptırdılar? Atatürk’ün 1926 yılında Kayseri’de kurduğu uçak fabrikasını, hükumete baskı yaparak sonunda gizli anlaşmalarla Amerika kapattıracaktı. Sonuçta 1950 yılından itibaren Türkiye artık ABD’ye yanaşacak ve NATO’ya üye olacaktı. Artık kültür sinema salonlarında yerini alacak, hamburgerler, alışveriş merkezlerinden kokusunu şehre yayacak, sofralardan Coco Coca’lar eksik olmayacaktı. Her şehre onlarca açılan AVM’lerde Amerikan ürünleri başta olmak üzere, birçok yabancı markalı ürünler, öğrencisi, genci, kadınlı erkeklisi demeden birbirlerine nispet yaparcasına marka yarışına gireceklerdi. Cumhuriyet döneminde onlarca açılan fabrikaların birçoğu yabancılara satılacaktı. Dün sadece yerli malımız olan Birinci, Bafra, Samsun, Maltepe gibi sigaraları içenler, artık günümüzde; karalara bürünmüş kutularda dark, blue, yellow, lark, light, soft, slim gibi daha birçok çeşit çeşit sigaralarla tanışacaklardı. Hem de anında ödedikleri vergilerle! Özelleştirme adı altında ithal edilen ürünlerle yerli malı haftası da raflara değil, hayatımızdan çıkıp gidecekti. Tarımda kendi kendine yeten ülkemiz, artık nohudu, mercimeği, milli yemeğimiz dediğimiz kuru fasulye ve pirinci, hatta soğanına kadar dışarıdan ithal edecekti. Etler, denizaşırı üç milyonluk Uruguay’dan okyanusu aşarak limanlarımıza hasta olarak getirilerek ithal edilecekti. Futbol takımlarımız, süperi, birinci ligi hatta neredeyse amatör kümelerde yerli oyuncu tek tük olacak, maçlara yabancılar çıkarken onlara verilen milyon Euro veya Dolarlarla seyircilerimiz coşturulacaktı.

Amerika amacına ulaşmış, kapitalizm ise mutluydu!

Biz mutlu muyduk? İlerleyen yıllarda mutluluk istatistiklerinde son liglerde olacaktık. Zira ekonomi birçoğumuzu kıskacına alacaktı. Ünlü biyolog New Age mutluluk konusunda şöyle diyordu: “Mutluluk içimizde başlar. Para, toplumsal statü, plastik cerrahi, güzel evler, iktidar konumları, bunların hiç biri size mutluluk getirmez. Uçup gitmeyen gerçek mutluluk sadece serotonin, depomin ve oktitosindir. Bu maddeler beynimizden nasıl uçup gitmişti? Amerikalıların beyinlerine mi transfer etmiştik?

ABD durup dururken emperyalist olmadı. Veya Tanrı onlara bunu bahşetmedi. Amerika, emperyalist olmaya nasıl karar verdi?’ Prof. Dr. Türkkaya Ataöv kitabında belgeleriyle şöyle anlatacaktı: “Amerika’nın emperyalist merakı 1890’lı yıllardan sonra alevlenmiştir. Bunu gerçekleştirmek için önce kurdukları üniversitelerdeki bilim insanlarıyla gelişti. Sonra basınla topluma yansıtılarak süreçleri başladı. 1898 yılından sonra Amerikan çıkarları dünyaya yayılarak amacına gün geçtikçe ulaşacaktı. Önce Yunanistan-Macaristan başkaldırmalarıyla ilgilendiler. İspanya’nın sömürgesindeki yerlerle ilgilenerek onlarla karşı karşıya geldiler. Hawai, Küba, Porto Riko ve Guan ağızlarını sulandırdı. Filipinler’e kafayı takarken, Asya’ya, oradan da Çin pazarına ulaşmak istiyorlardı. Panama kanalı açılması, Çin’de açık kapı siyaseti, Boxer isyanında sömürgeler yanında savaşa katılmak, Japonya-Rusya arasındaki barışa aracı olmak, artık ABD’nin dünya devleti olmasının belirtileriydi. Bunları neden yapmıştı? Amacı topak elde etmek değildi. Ürünlerine yeni pazarlar bulmak ve üretimleri ağır sanayi olduğundan ülkesine hammadde gerekliydi. Bunları sağlamanın yolları da sömürmek istediği ülkelere ulaşabilmek ve çeşitli entrikalarla, gerek darbe yaptırarak, gerek olası iktidara gelecek lideri önceden belirleyerek, yönetimlerini kendi yönlerine çevirebilmek için parmak sallayarak baskılarını artıracaktı. Bu arayışları, Orta ve Güney Amerika, Asya, Afrika ve Avrupa yönünde olacaktı, Zaten başka da kıta kalmamıştı!
Ülkede artık emperyalizm bir bilim olmuştu. Akademisyenler, iş ve din insanları görüşlerini açıkça belirterek kamuoyuna bu konuda baskı yapıyorlardı. İş insanları, “Depresyondan kurtulmak, denizaşırı ekonomik yayılma ile mümkündür.” diyeceklerdi. Amerika bu emperyalist düşüncesinde Darwin’in doğadaki türler gibi ulus ve ırkların da hayatta kalabilmeleri için savaşmak ve yarışmanın en güçlüsü olmak zorunda olduğunu söyleyen akademisyenleri yanı sıra yazar papazları Josiah Strong da görüşlerini şu şekilde açıklayacaklardı. “Amerikan ırkı kendisini insanlığa kabul ettirebilmek için özellikle saldırgan nitelikler geliştirerek bütün dünyaya yayılacaktır. Bu güçlü ulus, Meksika’yı Orta ve Güney Amerika’yı, denizlerdeki adaları, Afrika’yı ve gerisini ele geçirecektir. Aynı yazar, İngilizcenin ise uluslararası dil olmasını savunacaktı. 1890 yılında kurulan Columbia Siyasal Bilgiler Okulu Profesörlerinden John W.Burgess ise bir kitabında; “Üstün uluslar kendileri kadar gelişmemiş olanlara müdahale etmekte serbesttirler,” diyecekti. Dışa yayılmadıkça 1893 ekonomik buhranının tekrar yaşanılacağını söyleyen politikacıları da olmuştu. Bunun için Emperyalizm Manifestosu da yayımlanacaktı. 27 Nisan 1898 de Senatör Albert J. Beveridge şöyle diyecekti: “Daha soylu ve daha erkek insanlardan doğan daha yüksek uygarlıklar önünde, alçak uygarlıkların ve çürümekte olan ırkların ortadan kalkması Tanrı’nın sınırsız tasarısının bir parçasıdır. Amerikan fabrikaları Amerikan halkının kullanabileceğinden daha fazlasını yapmaktadırlar; Amerikan toprağı tüketebildiğinden daha fazlasını çıkarıyor. Tutacağımız yol bizim için çizilmiş bir yazgıdır; dünya ticareti bizim olmalıdır, olacaktır. Amerikan ürünlerinin dağıtım noktaları olarak ticaret karakolları kuracak, Okyanus’u ticaret filomuzla kuşatacak ve büyüklüğümüzle orantılı bir donanma meydana getireceğiz. Ticaret karakollarımızın çevresinde bizim bayrağımızı dalgalandıran ve bizimle ticaret yapan, kendi hükümetlerine sahip büyük sömürgeler kurulacak, kurumlarımız ticaretin kanatları altında bayrağımızı izleyeceğiz.”

Yukarıdaki belgeler ışığında ABD bugün söylediklerini yaptı mı? Her türlü yolu deneyerek yaptı ve yapmaya da devam ediyor. Dünyanın farklı ülkelerinde darbelerle hükümetleri şekillendirebiliyorlar. Ticaretini genişletmek için her yolu deniyorlar. Bunları yaparken savaş gemilerini denizlere sürmekten çekinmiyorlar. Projeler üreterek, Orta Doğu’yu etnik ve dinsel açıdan insanları ayrıştırarak üstüne çöreklenerek ekonomik girdilerini yükseltebiliyorlar. Ne demişler, “Birinin fakirliği, diğerinin zenginliği” diye… Amerika zenginleşirken, sömürdükleri ülkelerin halleri bugün ortadadır. ABD ticaret filolarının rahat çalışması için yanına askeri gücünü de öne sürmektedir. Bugün ABD’nin bu kapitalizm düzenini devam ettirmesi için dünyanın farklı noktalarında 585 üssü var. Ve bunları genişletmeye de devam etmektedirler. Atatürk, “Bilelim ki, milli benliğini bilmeyen milletler, başka milletlere yem olurlar. Milletlerin tarihinde bazı dönemler vardır ki, belli amaçlara erişebilmek için maddî ve manevî ne kadar kuvvet varsa hepsini bir araya toplamak ve aynı doğrultuya yöneltmek gerekir.” derken, bir ülkenin milli birlik ve beraberlik içinde, bilim ve teknolojiden ayrılmadan her alanda güçlü bir durumda olmasını vurgulamak istemişti. “İstikbâl Göklerdedir.” sözü de kulağımıza küpe olmalıdır. Bunu artık günümüzdeki gökyüzü savaşlarından daha iyi anlamaktayız.

KİTAP İZLERİ

Dünyadan Aşağı

Gaye Boralıoğlu

Kendini Aklama Sanatı Üzerine Bir Roman Gaye Boralıoğlu’nun "Dünyadan Aşağı"sı, okuru modern bir anti-kahramanın çarpık zihin labirentlerinde dolaştırarak hakikat, hafıza ve riyakarlık üzerine cesur bir
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön