"Herkesin kendi gerçeği varsa, benimki neden bu kadar erken kalkıyor?" – Dorothy Parker"

Aşı ve Tedavi Karşıtlığı: İslami Perspektiften Bir Zulüm Analizi

Modern tıbbın bulaşıcı hastalıklara karşı geliştirdiği aşılar ve tedaviler, çiçek hastalığının yok edilmesi gibi büyük başarılar sağlamıştır. Ancak günümüzde sosyal medyada, yüzyıllık bilimsel birikime karşı sistemli bir direniş yükselmektedir. Türkiye'de bazı kişiler, halkın sağlık okuryazarlığındaki eksiklikleri kullanarak aşı karşıtı söylemleri yaymaktadır.

yazı resim

Modern tıbbın insanlığa sunduğu en büyük armağanlardan biri, bulaşıcı hastalıklara karşı geliştirilen aşılar ve bilimsel tedavi yöntemleridir. Çiçek hastalığının yeryüzünden silinmesi, polionun büyük ölçüde kontrol altına alınması, kızamık ve difterinin ölüm oranlarının dramatik biçimde düşürülmesi, bu bilimsel mirasın somut göstergeleridir. Ne var ki sosyal medyanın toplumsal bilince egemen olduğu günümüzde, bu birikime karşı sistemli bir direniş örgütlenmektedir. Yüzyıllık araştırmaların ürünü olan tıbbi bilgi, internette dolaşan birkaç dakikalık videoyla yerinden edilmeye çalışılmaktadır.
Türkiye'de bu tablonun özellikle çarpıcı bir boyutu yaşanmaktadır. Ali Osman Önder, Hayri Gözlükgiller ve sahte polis kimliğiyle faaliyet yürüttüğü ileri sürülen Bahtiyar Pehlivan gibi isimler, halkın sağlık okuryazarlığındaki açıklardan istifade ederek aşı karşıtı söylemleri toplumun geniş kesimlerine yaymaktadır. Bu kişilerin faaliyetleri sonucunda aileler çocuklarına aşı yaptırmaktan kaçınmakta, toplumsal bağışıklık zedelenmekte ve önlenebilir hastalıkların yeniden yaygınlaşması için zemin hazırlanmaktadır. Bu durumun hem tıbbi hem hukuki hem de dini ve ahlaki boyutları
Birinci Boyut: Bedene Emanet ve Kendine Karşı Zulüm
İslam'ın insan anlayışının merkezinde emanet kavramı yer alır. İnsan, kendi bedeninin mutlak ve sınırsız sahibi değildir; Allah'ın ona verdiği bu bedeni korumak ve kollamakla yükümlüdür. Kur'an-ı Kerim bu ilkeyi son derece açık bir dille ifade eder: "Kendinizi öldürmeyin, şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir." (Nisa, 4/29) Bu ayetin kapsamı yalnızca intiharla sınırlı kalmayıp kişinin kendi sağlığını tehlikeye atacak her türlü davranışı bu yasak çerçevesindedir.
"Zaruret" ve "ihtiyat" kavramları da bu meseleyle doğrudan ilişkilidir. Hastalıktan korunma imkânı varken bu imkânı kullanmamak kişinin kendi canına karşı sorumsuzluktur. İslam dininde hayatı koruma ilkesi, sadece mevcut tehlikeleri bertaraf etmeyi değil, gelecekteki tehlikeleri önlemeyi de kapsar. Bu çerçevede bakıldığında, bilimsel olarak etkinliği ve güvenliliği kanıtlanmış bir aşıyı ya da tedaviyi bilinçli olarak reddetmek, bu temel ilkenin ihlalidir.
Aşı karşıtlarının sıklıkla başvurduğu "doğal bağışıklık" argümanı da bu perspektiften sorunludur. Hastalığa yakalanarak bağışıklık kazanmayı, aşıyla bağışıklık kazanmaya tercih etmek, gereksiz bir riski göze almak demektir. Ciddi komplikasyon, kalıcı hasar veya ölüm ihtimali taşıyan bir hastalığa kasıtlı olarak maruz kalmak ya da bu maruziyete zemin hazırlamak, emanet anlayışıyla bağdaşmaz. İslam düşünürleri, aklın ve tıbbın sunduğu koruyucu imkânları kullanmayı tevekkülün gereği olarak görmüştür. Tevekkül, önlem almayı terk etmek değil, önlemi aldıktan sonra sonucu Allah'a bırakmaktır.
İkinci Boyut: Zulme Meyletme Yasağı ve Dezenformasyon Sorumluluğu
Kur'an, zulüm karşısındaki tarafsızlığı bile bir suç olarak tanımlar: "Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size ateş dokunur." (Hud, 11/113) Bu ayet, aktif bir zulüm yapmayı değil, zalime yönelmeyi, onun söylemini benimsemeyi ve yaymayı yasaklamaktadır. Dolayısıyla, aşı karşıtı dezenformasyonu sosyal medyada paylaşan, bu söylemleri destekleyen ya da çevresindeki insanları aşıdan caydıran her birey, bu ayetin kapsamına girmektedir.
Ali Osman Önder ve benzeri isimlerin faaliyetleri bu çerçevede değerlendirildiğinde, tablonun ne denli ağır olduğu görülmektedir. Tıbbi eğitimi bulunmayan, bilimsel araştırma yapmamış, ancak karizmatik bir üslup ve komplo teorilerinin duygusal çekiciliğinden yararlanan bu kişiler, kitlelere ulaşan yanlış bilgiler yaymaktadır. Peki bu söylemleri paylaşan, beğenen, arkadaşlarına ileten sıradan bir sosyal medya kullanıcısı ne kadar sorumludur? İslami perspektiften cevap nettir: Yanlış bir bilginin yayılmasına aracılık etmek, o bilginin zararından pay almak demektir.
Kur'an bu konuda da açık bir ilke koyar: "Hakkında bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme!" (İsra, 17/36) Tıp konusunda uzman olmayan bir kişinin, izlediği birkaç videoya dayanarak aşıların zararlı olduğuna dair kesin hüküm vermesi ve bunu başkalarına aktarması, bu ilkenin açık ihlalidir. Yanlış bilgi yayan kişi, sonuçların sorumluluğundan kurtulamaz. Bir çocuğun aşısız kalmasına, bir bebeğin önlenebilir bir hastalıktan ölmesine uzaktan da olsa katkıda bulunmak, ciddi bir ahlaki ağırlık taşır.
Üçüncü Boyut: Şeytanın Adımları ve Toplumsal Kaos
"Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip ederse şüphesiz o, hayasızlığı ve kötülüğü emreder." (Nur, 24/21) Bu ayetin işaret ettiği tehlike, yalnızca bireysel ahlaki sapmayı değil, toplumsal bozulmayı da kapsamaktadır. Şeytan, insanları doğrudan kötülüğe davet etmez; önce şüphe eker, sonra güveni zedeler, ardından toplumsal bağları çözer.
Günümüzde aşı karşıtı söylemler tam da bu şablona uymaktadır. "Aşıların içinde mikroçip var", "aşılar otizme neden oluyor", "ilaç şirketleri hastalık üretiyor" gibi iddialar, bilimsel temelden tamamen yoksundur. Bu iddiaların tamamı, bağımsız araştırmacılar ve uluslararası sağlık otoriteleri tarafından defalarca çürütülmüştür. Otizm iddiasını ortaya atan Andrew Wakefield'ın araştırmasının sahte olduğu ortaya çıkmış, kendisi tıp lisansını kaybetmiştir. Ne var ki bu çürütmeler, milyonlarca paylaşım almış komplo teorilerinin önüne geçememiştir.
Bu söylemlerin yayılması şu somut sonuçları doğurmaktadır: Sağlık kurumlarına duyulan güven erimekte, ailelerin koruyucu sağlık hizmetlerine erişimi güçleşmekte, kızamık, boğmaca ve difteri gibi onlarca yıl önce kontrol altına alınan hastalıklar yeniden salgın oluşturmakta, sağlık sisteminin üzerindeki yük artmaktadır. Kur'an'daki fitne kavramı, toplumda huzursuzluk ve kaos oluşturmayı kapsar. Aşı karşıtlığı söylemleri bu tanıma birebir uymaktadır: Bilimsel konsensüsü hedef alan karalama kampanyaları, kurumsal güvene yönelik sistematik saldırılar ve insanlar arasında kutuplaşma oluşturan ideolojik bir çerçeve.
Dördüncü Boyut: Toplumsal Bağışıklık ve Zayıf Halkayı Koruma Sorumluluğu
Bulaşıcı hastalıklara karşı toplumsal bağışıklık, bireysel bir biyolojik mesele değil, toplumsal bir dayanışma meselesidir. Toplumun belirli bir oranı (hastalığa göre değişmekle birlikte genellikle yüzde doksanın üzeri) aşılandığında, hastalık yayılamaz hale gelir. Bu koruma şemsiyesi, özellikle şu gruplar için hayati önem taşır: henüz aşı çağına gelmemiş yeni doğan bebekler, kanser tedavisi veya organ nakli nedeniyle bağışıklık sistemi baskılanmış hastalar, genetik hastalıkları ya da ciddi alerjileri nedeniyle aşı olamayan bireyler ve yaşlılar.
Bu insanların ortak özelliği, kendilerini koruma imkânından yoksun olmalarıdır. Toplumsal bağışıklık bu sebeple, gücü olanların güçsüzleri korumasının bilimsel mekanizmasıdır. İslam'ın sosyal adalet anlayışı da tam olarak bu ilkeyi merkeze alır. "Şüphesiz mü'minler kardeştirler." (Hucurat, 49/10) ayeti, soyut bir kardeşlik duygusunun ötesinde somut bir sorumluluk yükler. Kardeşini korumak, onun canını tehlikeye atmaktan kaçınmak, onun savunmasızlığını gözetmek bu kardeşliğin gereğidir.
Aşı olmayı reddeden ya da başkalarını bu yönde yönlendiren bir kişi, bağışıklığı olmayan bebeği tehlikeye atmaktadır. Kemoterapi gören komşusunu savunmasız bırakmaktadır. Diyabetik yaşlı ebeveynini ölümcül bir riske sokabilmektedir. Bu sonuçları bilinçli olarak istemiyor olması, bunları öngöremeyen ya da önemsemeyen bir tutum sergilemesinin önünde durmaz. İslam hukukunun meşhur kaidesi olan "Zarar vermek ve zarara karşılık zarar vermek yoktur" (lâ darar ve lâ dırâr) ilkesi, bu durumu doğrudan kapsamaktadır. Eyleminin sonucu başkasına zarar verme potansiyeli taşıyorsa, bu eylem artık saf bir bireysel tercih olarak değerlendirilemez.
Beşinci Boyut: İslam Medeniyetinde Bilim ve Din Uyumu
Aşı karşıtlarının bir kısmı tutumlarını dini bir gerekçeyle meşrulaştırmaya çalışmaktadır. "Allah hastalık verir Allah iyileştirir, beşerin yaptığı ilaçlara gerek yok" gibi bir söylem, görünürde dini bir hassasiyeti yansıtıyor gibi görünse de hem İslam düşünce tarihiyle hem de Kur'an'ın akla verdiği değerle çelişmektedir.
İslam medeniyetinin bilimsel mirası bu tutumu çürütmek için yeterlidir. İbn Sina, on birinci yüzyılda kaleme aldığı el-Kanun fi't-Tıbb adlı eserinde hastalıkların teşhis ve tedavisini sistematik biçimde ele almış, bu eser yüzyıllarca Avrupa tıp fakültelerinin temel ders kitabı olmuştur. Razi, bulaşıcı hastalıkların yayılma mekanizmalarını araştırmış ve karantina uygulamalarının öncülüğünü yapmıştır. İbn Nefis, kan dolaşımını keşfetmiş, modern fizyolojinin temellerini atmıştır. Bu âlimlerin tamamı, aynı zamanda derin bir dini inanca sahiptir; ancak hiçbiri bilimsel araştırmayı dine aykırı görmemiştir. Aksine, evrendeki nizamı keşfetmeyi Allah'ın yaratışını anlamanın bir yolu olarak değerlendirmişlerdir.
Kur'an'ın bilgiye ve akla verdiği önem bu medeniyetin temel dinamiğidir. "Düşünmez misiniz?", "Akletmez misiniz?" gibi sorular, Kur'an'da onlarca kez tekrar edilir. Gözlem, araştırma ve akıl yürütme, İslam'ın insana yüklediği bilişsel sorumluluklardır. Modern tıbbın aşı bilimini bu sorumluluğun bir ürünü olarak görmek, hem akla hem de bu dine daha sadık bir tutum olacaktır.
Altıncı Boyut: Hukuki Sorumluluk ve Toplumsal Önlem Zorunluluğu
Meselenin dini ve ahlaki boyutlarının yanında hukuki bir boyutu da bulunmaktadır. Ali Osman Önder, Hayri Gözlükgiller ve Bahtiyar Pehlivan gibi isimlerin faaliyetleri değerlendirildiğinde, bu kişilerin tıbbi eğitimden yoksun olmalarına rağmen sağlık alanında bağlayıcı tavsiyelerde bulunduğu, geniş kitleleri aşı olmaktan caydırdığı ve bu faaliyetleri çoğu zaman ticari kazanç sağlamak amacıyla yürüttüğü görülmektedir. Türk Ceza Kanunu'nun ilgili maddeleri çerçevesinde bu eylemler, halkı yanıltma, sağlığı tehlikeye atma ve haksız kazanç sağlama gibi suç kategorileri altında değerlendirilebilir.
İslami perspektiften bakıldığında da bu kişilerin faaliyetleri için bir hafifletici gerekçe bulmak mümkün değildir. Bilgisizliği araçsallaştırmak, insanların sağlık konusundaki kaygılarını manipüle etmek, ticari çıkar uğruna dezenformasyon üretmek ve yaymak, hem bireysel hem toplumsal düzeyde ağır bir zulümdür. Bu zulmün mağdurları, aşısız kalan çocuklar, annelerinden geçen bağışıklık yetersizliği nedeniyle hastalığa karşı savunmasız kalan bebekler ve bağışıklık sistemi zayıf olan hasta bireylerdir. Bu mağduriyetlerin sorumluluğu, söz konusu kişilerle birlikte onların söylemlerini benimseyip yayan herkese aittir.
Toplumun bu tehdide karşı alması gereken önlemler çok boyutludur. Bireyler düzeyinde, sosyal medyada karşılaşılan sağlık iddialarını eleştirel bir gözle değerlendirmek, uzman olmayan kişilerin tıbbi tavsiyelerine itibar etmemek ve çocuklarını aşı takviminden ödün vermeksizin aşılatmak temel sorumluluktur. Kurumlar düzeyinde ise sağlık okuryazarlığını artırmaya yönelik kapsamlı eğitim programları, dezenformasyona karşı hızlı ve erişilebilir bilgi mekanizmaları ve bilimsel olarak yanlış bilgi yayanlara yönelik etkin yasal yaptırımlar zorunludur.
Vicdan, Sorumluluk ve Adaletin Kesişim Noktası
Aşı ve tedavi karşıtlığı, yüzeysel bir bakışta masum bir soru işaretinden ibaret gibi görünebilir. Ancak bu meselenin arka planı incelendiğinde, son derece ağır toplumsal, dini ve insani sonuçları olan bir tutumla karşılaşılmaktadır. İslami düşüncenin temel prensipleri bu tutuma karşı son derece net bir hüküm ortaya koymaktadır.
Can koruma ilkesi, kişinin kendi sağlığını tehlikeye atmamasını emreder. Zulme meyletmeme yasağı, dezenformasyona ortak olmayı yasaklar. Şeytanın adımlarına uymama uyarısı, toplumda kaos ve güvensizlik oluşturmaktan men eder. Dayanışma ve kardeşlik ilkesi, toplumun zayıf halkasını koruma sorumluluğunu yükler. Akıl ve araştırma emri, bilimsel bilgiye saygıyı gerektirir.
Bu çerçevede Ali Osman Önder ve benzeri aşı karşıtı faaliyetçilerin toplumdaki sağlık okuryazarlığı açıklarını istismar etmesi, salt bir fikir özgürlüğü meselesi değildir. Bu faaliyetler, somut insan hayatlarını tehlikeye atan, en savunmasız kesimlere zarar veren ve çocukları geleceğe taşıyacak toplumsal sağlık altyapısını zedeleyen eylemlerdir. Bu eylemlere karşı durmak, aşı olmayı ve çocukları aşılatmayı teşvik etmek, yanlış bilgiyi düzeltmek, yalnızca tıbbi bir tercih değil; dini, ahlaki ve insani bir sorumluluktur.
Tarihte İslam medeniyetinin bilime verdiği önem bugün de yol gösterici olmaya devam etmektedir. İbn Sina'nın tıp geleneğini sürdürmek, bugün önce bilimsel verilere kulak vermekten, ardından bu verileri toplumla paylaşmaktan ve en son olarak da bu verileri çarpıtan kişilere karşı cesurca durmaktan geçmektedir. Hayat kutsaldır; bu kutsallığı korumak, inancın en somut ifadesidir.

KİTAP İZLERİ

Masumiyet Müzesi

Orhan Pamuk

Hatıraların Varlığa Dönüştüğü Yer: Masumiyet Müzesi "Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum." Orhan Pamuk'un 2006'da Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmasının ardından yayımladığı ilk büyük romanı olan Masumiyet
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön