Toplumların bilgiyle kurdukları ilişki, o toplumun gelişim dinamiklerini ve geleceğini şekillendiren en temel unsurlardan biridir. Bilginin nasıl üretildiği, nasıl doğrulandığı ve nasıl aktarıldığı soruları, eğitim sistemlerinden sosyal yapılara, din-bilim ilişkisinden toplumsal değişime açıklığa kadar pek çok alanı etkiler.
Bilgi Sistemlerinde İki Farklı Yaklaşım
Avrupa'da Eleştirel Bilgi Geleneği
Avrupa'da Aydınlanma Çağı'ndan bu yana yerleşmiş olan bilgi sistemi, temelde yöntemsel eleştiri ve kanıt temelli doğrulama prensipleri üzerine kuruludur. Bu sistem, bilginin sabit ve değişmez olmadığını, aksine sürekli sorgulanması ve test edilmesi gereken dinamik bir yapı olduğunu kabul eder. Bu yaklaşımın en önemli özelliklerinden biri, otoriteye körü körüne bağlılığı reddetmesidir. Bir profesör veya bilim insanının söyledikleri, unvanından dolayı değil, sunduğu kanıtların gücü ve metodolojisinin sağlamlığı ölçüsünde değer görür. "Profesörler de hata yapar" ifadesi, bu kültürde doğal ve kabul edilmiş bir gerçektir. Bilimsel bilgi, bireysel otoritelerden değil, kolektif doğrulama süreçlerinden meşruiyet kazanır. Ayrıca, bu sistem kendini sürekli yenilemeye açıktır. Geçmişte kabul görmüş teoriler, yeni kanıtlar ışığında güncelliğini yitirdiğinde terk edilir veya revize edilir. Bilimsel ilerleme, hatalardan ve yanlışlanmalardan öğrenmeyi içerir. Bu yaklaşım, toplumun hızla değişen dünyaya adapte olmasını kolaylaştırır.
Türkiye'de Otorite Temelli Bilgi Kabulü
Türkiye'de ise tarihsel ve kültürel nedenlerle farklı bir bilgi kültürü gelişmiştir. Bu kültürde bilgi, çoğunlukla otoriteye dayalı olarak kabul edilme eğilimindedir. "Profesörler bilim insanıdır, onlardan iyi mi bileceksiniz?" veya "Ye kürküm ye" tarzı yaklaşımlar, bu yaklaşımın gündelik dildeki yansımalarıdır. Bu sistem, sorgulama yerine kabullenmeyi, eleştiri yerine itaati öne çıkarır. Bilginin değeri, içeriğinden ziyade onu söyleyenin konumundan kaynaklanır. Akademik unvanlar, dini makamlar veya sosyal statü, bilginin doğruluğunun garantörü olarak görülür. Bu yaklaşımın tehlikeli bir sonucu, toplumun manipülasyona karşı savunmasız hale gelmesidir. Herhangi bir alanda kendini "uzman" veya "bilim insanı" olarak tanıtan kişiler, gerçek nitelikleri ne olursa olsun, halkın güvenini kazanabilir. Bu durum, özellikle dolandırıcılık vakalarında sıkça gözlemlenir.
Eğitim Sistemleri ve Değişime Direnç
Avrupa'da Pragmatik Yaklaşım
Avrupa eğitim felsefesinde, eğitim sisteminin amacı toplumu geliştirmek ve bireyleri gerçek bilgiye ulaştırmaktır. Eğer bir sistem bu amacına hizmet etmiyorsa, fayda yerine zarar veriyorsa, değiştirilmesi gerektiği kabul edilir. Bu pragmatik yaklaşım, eğitim reformlarının nispeten daha kolay gerçekleştirilmesini sağlar. Sistem, sonuç odaklı ve ölçülebilir kriterlerle değerlendirilir. Eleştirel düşünme, problem çözme ve bağımsız araştırma becerileri öne çıkar. Öğrenciler, bilgiyi pasif olarak almak yerine, onu sorgulamaya ve değerlendirmeye teşvik edilir.
Türkiye'de Değişim Korkusu
Türkiye'de ise eğitim sistemini değiştirme girişimleri sıklıkla "halkı cahil bırakma" suçlamasıyla karşılanır. Mevcut sistem, tüm eksikliklerine rağmen, değişime karşı bir direnç noktası haline gelmiştir. Bu direnç, paradoks bir biçimde, halkın eğitim seviyesini yükseltmeyi amaçlayan reformları bile engelleyebilir. "Kitaplarda yazanlar doğrudur" anlayışı, bilginin statik ve değişmez olduğu inancını pekiştirir. Sistemde bir sorun olduğunda, bilginin kendisi veya aktarım yöntemi sorgulanmaz; bunun yerine yönetim veya uygulayıcılar suçlanır. Bu yaklaşım, köklü reformları imkansız hale getirir çünkü asıl sorun hiçbir zaman doğru teşhis edilmez.
Din-Bilim İlişkisi
Avrupa'da Kurumsal Etkileşim
Avrupa tarihinde kilise ve bilim arasındaki ilişki karmaşık ve çatışmalı olsa da, günümüzde dini kurumların bilimle ilgilenmesi kabul edilebilir bir durumdur. Vatikan'ın astronomi gözlemevi veya çeşitli teoloji fakültelerinde yürütülen bilimsel çalışmalar, din ve bilimin diyaloğunun mümkün olduğunu gösterir. Bu etkileşim, dinin bilimi engellemesi ya da bilimin dini yok sayması şeklinde değil, iki farklı bilgi alanının kendi sınırlarını tanıyarak bir arada var olması şeklinde gerçekleşir. İlahiyat çalışmaları akademik disiplin olarak kabul edilir ve bilimsel metotlarla yürütülür.
Türkiye'de Yapay Ayrım
Türkiye'de ise din-bilim ilişkisi genellikle karşıtlık üzerinden kurulur. "İmamların bilimle ilgilenmeye hakkı yoktur" gibi ifadeler, bu yapay ayrımı yansıtır. Din görevlilerinin rolü dar bir şekilde tanımlanır ve bilimsel çalışmalar bu rolün dışında bırakılır. Bu yaklaşım, tarihsel olarak İslam medeniyetinin bilime yaptığı katkılarla çelişir. Ortaçağ İslam dünyasında din alimleri aynı zamanda matematik, astronomi, tıp ve felsefe alanlarında öncü çalışmalar yapmışlardır. "İmamlar ne işe yarıyorlar, müftülerin maaşı niçin memurlardan yüksek?" soruları, dini kurumların toplumsal işlevinin sorgulandığını gösterir.
Kur'an'ın Bilgi ve Akıl Vurgusu
İlginç olan, Kur'an'ın kendisinin bilgi, eleştirel düşünme ve akıl kullanımını önemle vurgulamasıdır. Zumer Suresi 9. ayette "De bilenlerle bilmeyenler eşit midir? Şüphesiz ancak sağduyu sahipleri öğüt alır" ifadesi, bilginin önemini ve bilgi ile cehalet arasındaki farkı net bir şekilde ortaya koyar. Saffat Suresi 138. ayette ise "Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?" sorusuyla, akıl yürütmenin ve düşünmenin önemi vurgulanır. Kur'an'da "tefekkür etmek", "düşünmek", "akletmek" gibi ifadelerin sıkça geçmesi, İslam'ın körü körüne taklide değil, akıl ve muhakemeye dayalı bir inanca teşvik ettiğini gösterir. Bu bağlamda, Türkiye'deki otorite temelli bilgi kabulü geleneğinin, İslam'ın özünden ziyade, tarihsel ve kültürel faktörlerle şekillendiği söylenebilir. Osmanlı dönemindeki medrese geleneği ve modernleşme sürecindeki travmalar, toplumun bilgiyle kurduğu ilişkiyi etkilemiştir.
Manipülasyona Karşı Toplumsal Savunmasızlık
Otorite temelli bilgi kabulünün en tehlikeli sonuçlarından biri, toplumun manipülasyona karşı savunmasızlığıdır. Eleştirel düşünme alışkanlığı gelişmemiş bir toplumda, unvan ve statü kullanarak güven kazanmak kolaydır. Türkiye'de son yıllarda artan dolandırıcılık vakaları, sahte uzmanlar, yanlış sağlık önerileri, sahte deprem deprem bilimciler, ünvanını medyada kalıp para kazanmak için kullanıp halka korku pompalayanlar ve bilimsel görünümlü ama temelsiz iddialar, bu savunmasızlığın somut örnekleridir. "Profesör" veya "doktor" unvanı taşıyan (ya da taşıdığını iddia eden) biri otorite olarak kabul görüp halkı istediği şekilde kullanabilmektedir. Buna karşılık, Avrupa toplumlarında eleştirel düşünme eğitimi, medya okuryazarlığı ve kanıt talep etme alışkanlığı, bu tür manipülasyonlara karşı bir koruma sağlar. İnsanlar, bir bilginin kaynağını, metodolojisini ve kanıt değerini sorgulamayı öğrenir.
Bilimsel Bilginin Dinamikliği
Modern bilim felsefesinin en önemli kazanımlarından biri, bilginin dinamik ve değişken olduğunun anlaşılmasıdır. Geçmişte geçerli olan teoriler, yeni bulgular ışığında güncellenebilir veya terk edilebilir. Bu, bilimin bir zayıflığı değil, gücüdür. Newton fiziği, Einstein'ın görelilik teorisiyle yerini tamamen kaybetmedi; belirli koşullarda hala geçerlidir ancak evrensel bir açıklama olarak yetersiz kaldığı anlaşıldı. Benzer şekilde, tıpta, psikolojide, sosyal bilimlerde sürekli yeni keşifler yapılmakta ve eski bilgiler revize edilmektedir. Türkiye'de ise "kitaplarda yazanlar doğrudur" anlayışı ve akademisyenlerin sırf ünvanları ve para için çoğunluğun tarafında yer alıp birbirlerini taklit edip birbirlerine atıf verip en çok atıf alan kişiden daha çok atıf almaya çalışmaları bilginin bu dinamik doğasını göz ardı eder. Özellikle hakemli makale ler, ders kitapları ve klasik metinler, sorgulanamaz birer otorite kaynağı haline gelir. Bu durum, toplumun bilimsel gelişmelere ayak uydurmasını zorlaştırır.
Toplumsal Dönüşüm ve Bilgi Kültürü
Bir toplumun bilgiyle kurduğu ilişki, o toplumun dönüşüm kapasitesini belirler. Eleştirel düşünme kültürünün yerleşmiş olduğu toplumlarda, değişim daha hızlı ve daha az travmatik gerçekleşir. İnsanlar yeni fikirlere açıktır, mevcut sistemleri sorgulayabilir ve daha iyi alternatifler arayabilir. Otorite temelli bilgi kültürlerinde ise değişim, otoritenin meşruiyetine yönelik bir tehdit olarak algılanabilir. Bu nedenle, reformlar büyük dirençle karşılaşır. Paradoksal olarak, toplumun iyiliği için yapılan değişiklikler bile "halkı cahil bırakma" veya "toplumsal değerleri yıkma" girişimleri olarak etiketlenebilir.
Bir Sentez Mümkün mü?
Türkiye'nin karşı karşıya olduğu temel sorun, modern bilim kültürüyle geleneksel otorite kültürü arasında bir köprü kuramamış olmasıdır. Avrupa örneği, eleştirel düşünmenin ve kanıt temelli bilginin toplumsal gelişmenin temelini oluşturduğunu göstermektedir. Ancak bu, Avrupa modelinin körü körüne taklit edilmesi gerektiği anlamına gelmez. Türkiye, kendi kültürel ve tarihsel bağlamında, eleştirel düşünmeyi teşvik eden bir bilgi kültürü geliştirebilir. İslam'ın akıl ve bilgiyi vurgulayan öğretileri, bu dönüşüm için sağlam bir temel oluşturabilir. Eğitim sistemi reformları, medya okuryazarlığı, bilimsel metodolojinin toplumda yaygınlaştırılması ve otoriteye körü körüne bağlılık yerine kanıta dayalı düşünmenin teşvik edilmesi, bu dönüşümün temel adımları olabilir. "De bilenlerle bilmeyenler eşit midir?" sorusu, sadece bireysel seviyede değil, toplumsal seviyede de cevaplanmalıdır. Bilen bir toplum olmak, bilgiyi sadece tüketmek değil, üretmek, sorgulamak ve sürekli güncellemek anlamına gelir. Ancak böyle bir toplum, değişen dünyada sürdürülebilir bir gelişme gösterebilir. Sonuç olarak, Türkiye'nin bilgi kültüründe köklü bir dönüşüme ihtiyacı vardır. Bu dönüşüm, ne geleneksel değerlerin tamamen reddini ne de Batı'nın koşulsuz taklidini gerektirir. Gerekli olan, eleştirel düşünmeyi, kanıt temelli bilgiyi ve sürekli öğrenmeyi merkeze alan, aynı zamanda kendi tarihsel ve kültürel zenginliklerinden beslenen özgün bir sentezdir.
