"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

Sentetik Zamanlar

yazı resim

Bir kırık gitar...
Sahi ne çok şeyi anımsatır;
Tükenmişliğe dair,
Bize dair...

Nefes aldıkça batıyor dünya,
Geride kalıyor yürüdüğümüz yollar.
Bir kırık gitar gibi dönüyor,
Ve soluyor zamanla yokluğunda anılar.

Her yanım acıyor ana,
Öpüp kokladığın her bir yanım.
Nefes aldıkça batıyor bağrıma,
Gözlerinden kayıp gidiyor ömrüm.
Bir kırık gitar inliyor...
Ve susuyor.

Henüz deniz kabarmamış,
Sular yanmamış ufukta.
Nefesin henüz kesilmemiş,
İmbat yüzünü dövmemiş.
Bir kırık gitar gibi,
Yokluğunda inleyip susuyor dünya.

Pişmanlıklar yüreğime dokunuyor,
Çatlamış gövdesinde zamanın.
Unutulmuş bir yerlerde,
Boynu bükük bir çocuk ağlıyor;
Haykırıyor ve susuyor rüyalarda.

Dalgalar çekiliyor,
Payıma düşen
Bir damla gözyaşı oluyor...
Bir kırık gitar,
İnliyor ve susuyor yokluğunda.

Her yanım acıyor ana,
Öpüp kokladığın her bir yanım.
Nefes aldıkça batıyor bağrıma,
Gözlerinden ışığım kayıp gidiyor.

Bir insan daha ne kadar dibe batar?
Bir insan anasının yokluğunda...
Bir kırık gitar gibi,
Kaybolur unutulmuşluğunda.

Yanında olamadım ana...
Son nefesinde.
Ve o güzel gözlerinde,
Yanıp kaybolsaydım ana...
Yanıp kaybolsaydım.
Gözlerinde...

Bu dizeleri yakın bir zamanda kaleme aldım. Edebiyat Defteri'nde paylaştığım bu şiire, şarkısını da ekleyip halkımızın beğenisine sundum. Şiir annesini kaybeden bir yakınımızın şu sözleri üzerineydi:

"Anamın yanında olamadım. Son nefesinde, bir saniye olsun gözlerine bakamadım. Ah yanında olabilseydim. Bir saniye, gözlerine bakıp ben buradayım; yanındayım, korkma diyebilseydim! Senin için buradayım, sana geldim ana diyebilseydim! Seni seviyorum ana! Ona destek olabilseydim son nefesinde, ellerini tutabilseydim..."

Beni derinden etkileyen bu sözler üzerine kaleme aldığım bir şiirdi bu. Ah o saniyeler, dakikalar, saatler, günler, aylar ve yıllar... Kıymetini bilmediğimiz o paha biçilemez anlar...

Tarihe ve edebiyata ilgi duyduğum yıllar 1970'li yıllardır. Üç yaşında bir çocukken edebiyat öğretmeni olan babamın kitaplarını karıştırırdım. En çok ilgimi çeken arkeolojik kalıntılar olurdu. Didim'de Apollon Tapınağı'nda yer alan Medusa heykeline uzun saatler baktığımı hatırlarım. Henüz üç yaşındaki bir çocuk ve onun aklını başından alan Medusa heykeli...

İlkokula başlamadığım yıllarda Zekiye ve Gülperi halalarımın seslerini kasetlere kaydettiklerini, bana da şarkı söylettiklerini, detone olan sesimi dinleyip gülmekten yerlere yattıklarını, karınlarına kramplar girdiğini bugün ilk günkü gibi tebessümle hatırlarım. Beş yaşındaki bir çocuğun saflığıyla bakarım onlara... Anılarımda... İleriki yıllarda çok istesem bile kimsenin yanında şarkı söylemememin, şarkı söylemekten kaçınmamın etkisi büyüktür bunda belki... Yaşadığım travmadır belki de bu gülüşler bilinçaltıma yerleşmiş...

Ortaokul yıllarında Adapazarı'nın ilçesi Kocaali'de komşumuzun odunluğuna attığı, bir köşede duran kırık bir gitarı kendilerinden istemiştim. Gövdesi çatlamış, boyasız, telleri olmayan o gitarı elimde tuttuğumda on üç yaşındaydım. O kırık gitar ne değerliydi benim için... Beyaz tutkalla gövdesinde açılan kısımları tamir etmeye çalışmıştım. İlerleyen günlerde tellerini takmış, herkesten gizli bir şeyler mırıldanmaya başlamıştım. Okuldan eve dönüşlerde o kırık gitarı elime almak, içimden geçen ne varsa onları mırıldanmak çocukluk günlerime dair hatırladığım en eğlenceli günler arasında yer alır... Gitarın o büyülü sesi hâlâ kulaklarımda yankılanır.

O yıllarda sınıfta dinlediğim bir hikâye bugün dahi canlı tasvirlerle aklımdadır.

"Bizimkiler! Bizimkiler! diye bağırarak uyandı. Doğruldu. Üstündeki kertenkeleler kaçıştılar. Limana baktı. Hakikaten kalenin karşısına bir donanma gelmişti. Kadırgaların, yelkenlerin, küreklerin biçimine dikkat etti. Sarardı. Gözlerini açtı. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Ellerini göğsüne koydu. Bunlar Türk gemileriydi..."

Gözyaşları içinde bu hikâyeyi dinlerken tarihimize ve edebiyatımıza bilmeden sevdalanıyordum. Yahya Kemal Beyatlı'nın "Akıncılar" isimli şiirinin ardından Ömer Seyfettin'in "Forsa" isimli bu eseri tarihimize ve edebiyatımıza olan ilgimi kamçıladı diyebilirim. O günlerde bu eserlerin de etkisiyle olacak, ilk hikâyemi kaleme aldım.
1986 yılında henüz on üç yaşında kaleme aldığım ilk hikâyem "Zorba" ismini taşıyordu. Ardından "Zeyne" isimli hikâyem geldi. Bu iki öyküyü yıllar sonra "Buz Yarası" ve "Kızılbaşlar" isimli romanlarımda işledim. İlk öykümü temize çekip postanenin yolunu tutmuş, beyaz perdeye aktarması için Cüneyt Arkın'a yollamıştım. Hikâyemle birlikte kaleme aldığım o mektubun akıbeti ne oldu bilmiyorum.

Lise üçüncü sınıfta Cenap Şahabettin'in "Elhân-ı Şitâ" isimli şiirini okuduğumda bir daha dönmemek üzere o büyülü kapısından içeri girmiştim. 1990 yılıydı. Şiirdeki o muazzam musiki;

"Son kalan mâi tüyleri kovalar karlar
Ki havada uçar uçar ağlar!"

İsmail Dede Efendi'nin "Yine Bir Gülnihal" isimli eseriyle doruğa çıkmıştı. "Mağrur Kadın" isimli ilk şiirimi o günlerde yazdım. İzmit Mimar Sinan Lisesi'nde Sosyal Bilgiler ve Edebiyat sınıfında okuyordum. Sınıfımızın hemen yanında müzik sınıfı bulunuyordu. Müzik derslerinde piyanodan yükselen o tınılar musikiye olan hayranlığımı arttırıyordu.

"Ateşin ruhleri yaktı bu gönlümü, ateşin ruhleri yaktı bu gönlümü...
Aşıkın bağrını üzmeye göz süzer, aşıkın bağrını üzmeye göz süzer..."

İsmail Dede Efendi'nin "Yine Bir Gülnihal" isimli eseri ve Cenap Şahabettin'in "Elhân-ı Şitâ" isimli şiiri o günlere dair anılarımı sarıp sarmalar...

2026 yılına girdiğimiz bu ilk günlerde sanatla iç içe geçen kırkıncı yılımı kutluyorum. Edebiyatın farklı türlerinde kalem oynattım bugüne değin. Roman, hikâye, anı, şiir, tiyatro, senaryo, eleştiri, makale... Birkaç yıldır aklımda olan bir projemi hayata geçirmemin mutluluğunu sizlerle paylaşmak istiyorum. İlk şiirlerimi kaleme aldığım günlerde çalınıp söylensinler diye yazmaya başlamıştım. Bu şiirler aslında birer şarkı sözleriydi. Şarkı sözü yazarı olarak görüyordum kendimi. Bir gün bir yerlerde şarkılarıma denk gelirim ümidini hep içimde taşıdım. Yapay zekânın bu işe el atması hayallerimi gerçekleştirmek yolunda bana aradığım fırsatı sundu. Bu sentetik seslere bazı insanlar mesafeli yaklaşsa da ben o fikirde değilim. Önemli olan sözlerdir yani güftedir. Bunu insan da okuyabilir yapay zekâ da seslendirebilir; önemli olan insan emeği ve duygudur... Bugün okunan bir şarkının insan sesi mi yoksa sentetik ses mi olduğunu fark edemeyiz.

Sentetik ses; doğal bir kaynaktan çıkmayan; elektronik, dijital ya da yazılımsal yöntemlerle yapay olarak üretilen sestir. Bugün bu sentetik seslere tepki gösterenlerin günlük hayatta kullandığımız sentetik ürünlere karşı bakış açıları nasıldır acaba? Tekstil sektöründe, temizlik ürünlerinde, kozmetikte, otomotivde, ev ve eşyalarda, sağlık alanında vb. pek çok alanda hayatımıza giren bu ürünlerden nasıl vazgeçebiliriz? Şampuanlar, sabunlar, parfümler, halılar, gömlekler, pantolonlar, araba lastikleri, ilaçlar, suni deriler vb. yüzlerce üründen... Bugün hayatımızdan çıkaramayacağımız o kadar çok sentetik ürün kullanıyoruz ki...

Yapay zekâ eliyle sözlerin şarkılara dönüştürülmesi bana aradığım o imkânı sunmuştu. Son bir yılda yazdığım şiirlerin tamamı işte bu heyecanın bir yansıması olarak kâğıda döküldü. Bu olmasaydı yazdığım son şiirler de olmayacaktı. Bu son teknolojinin çok daha nitelikli eserlerin ortaya çıkmasına kapı aralayacağını düşünmekteyim. Yaklaşık bir yıldır eski şiirlerimi şarkılara dönüştürüyor bunlara yenilerini ekliyorum. Bugün yaklaşık yüz civarında şarkım oldu. Bu şarkılarımı üç albümde topladım. Her bir albümde yaklaşık 20 Türkçe şarkı ve aynı sözlerin yabancı dilde versiyonları olacak. Toplamda 128 eser. Fransızca, İngilizce, Almanca, Farsça, Arapça, Moğolca, Çince, Japonca, Korece, Yunanca, Kırgızca, Uygurca, Gagavuzca ve daha onlarca dilde bugün dünyanın tamamında konuşulan diller...

Toplam 60 adet albümün 50'si satışa sunulacak. Baskısı bitmiş romanlarım olacak ahşap kutuda ve flaş bellek içinde şarkılarım... Piyasada karaborsaya düşen romanlarımın hediyesi olacak bu şarkılar. Koleksiyonluk birer parça... İmzalı ve özel kaşeli... Bu bağlamda dünyadaki ilk ve tek örneği olacak. Bu pazartesi günü Erzincan'da bu üç albümüm satışa sunulacak. Erzincan halkı bu tarihi anlara tanıklık edecek. On albüm büyüklüğündeki bu 128 eser 2131 kaydın arasından seçilen örneklerdir. Yaklaşık bir yıldır her gün sabahladığım o günlerin meyveleridir. Yemeden içmeden kesildiğim, bazı günler on iki saatin üzerinde çalıştığım o yorucu lakin mutluluk verici saatlerimin nimetleridir. Umarım sizler de benim aldığım keyfi alırsınız.

Edebiyat ve tarih üzerine söylenecek yazılacak, çizilecek o kadar çok şey var ki içimde biriken... Çok fazla detaya inip sizleri sıkmak istemiyorum. Birkaç kelimeyle yazımı sonlandırmak istiyorum. Sanatla iç içe geçen bu güzel günlerde Türk lehçe ve şivelerinde oluşturduğum şarkıları dinlediğimde bugün Türk dünyasında konuşulan güzel Türkçemizin birbirine ne derece yakın kelimelerden oluştuğunu görüp şaşırıyorum. En çok da Uygurca beni şaşırttı. Aramızdaki mesafelere rağmen ne kadar da benziyordu kelimeler... Sadece âşık olduğum o güzel Türkçemiz değil dünya dilleri de beni kendilerine hayran bıraktı. Üçüncü Dünya Savaşı söylemlerinin ayyuka çıktığı şu günlerde insanoğlunun bu çılgınlıklarına son vermesi için dua ediyorum. En geç mart ayı içinde iki şarkı albümünü daha beğenilerinize sunacağım, bunun çalışması içindeyim. Artık son dokunuşları yapıyorum. Ah bu dünya dilleri! İnsanlık olarak bu derece büyük bir servete sahip olduğumuzu şarkılarımı yaparken gördüm. Her bir ülkenin dili karşımda paha biçilemez bir elmas gibi parıldıyordu. Üçüncü Dünya Savaşı mı? Bu üç şarkı albümü bu düşünceye bir isyan hareketi olarak doğdu. Farklı dillerden, tüm ulusların kardeşçe omuz omuza verip şarkılar söylediği barış dolu günlere erişmemiz dileğiyle bir araya getirildi...

Edebiyat Defteri'nde bu şarkıların bir kısmını paylaştım, ayrıca sosyal medyada...

Bir kırık gitar... Evet, bugün bir kırık gitar gibiyiz... Her masum yürek... Bir kırık gitar... Şair olmak için, edip olmak için, bestekâr ve söz yazarı olmak için kısaca insan olmak için kırık bir gitar olmak gerekiyor. Acılar, yaşanmışlıklar, hüzünler, yıpranmışlıklar, sevdalar, terk edilmişlikler... Ruhumuzda ve kalbimizde açtığı yaralar nitelikli eserler ortaya koymamız için adeta bize can suyu veriyor.

Pişmanlıklar yüreğime dokunuyor,
Çatlamış gövdesinde zamanın.
Unutulmuş bir yerlerde,
Boynu bükük bir çocuk ağlıyor;
Haykırıyor ve susuyor rüyalarda...

Sevgiyle kalın...

KİTAP İZLERİ

İyilik

Şebnem İşigüzel

Bir Yalancının Son İtirafları: Şebnem İşigüzel’in “İyilik” Romanında Parçalanan Bir Hayat Şebnem İşigüzel, çağdaş Türk edebiyatının en cesur seslerinden biri olarak, okuru her zaman rahatsız
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön