Sineklerin Tanrısı, üzerine birçok incelemenin yazıldığı bir kitap. Başta kitabın çevirmeni olan Mina Urgan olmak üzere birçok kişi kitabı faşizm-demokrasi ekseninde yorumluyorlar ve haksız da sayılmazlar. Fakat bana göre kitabın, benzer noktalar üzerinden gidilecek olsa da farklı bir perspektifte okunması mümkün.
Sineklerin Tanrısı, Psikanalize Giriş 101 tadında hazırlanmış. Golding, 2. Dünya Savaşında gördükleri üzerine insanların ne denli canavarlaşabileceğini anlatmak üzere yazıyor bu kitabı. Kitabın konusu basitçe, uçakları ıssız bir mercan adasına düşen bir grup çocuğun burada hayatta kalmaya çalışmaları ve aralarındaki ilişkiler üzerine kurulu. Fakat alegorik edebiyatın önemli yapıtlarından biri olan bu kitap, elbette yalnızca bu konuyla sınırlı değil.
Felsefecilerin ve psikologların üzerine sıkça kafa yordukları konulardan bir tanesi insanoğlunun saf özüdür. Rousseauya göre insan doğuştan iyi bir varlık iken, Freuda göre ise bizler doğuştan kötüyüzdür. Tabularasacılar ise tamamen boş bir levha olarak doğduğumuzu söylerler. Bugün kabul edilen yaygın görüş ise doğuştan hem iyi hem de kötü özellikleri beraberimizde getirdiğimiz. Sineklerin Tanrısıda yoğunlukla bu konuya odaklanıyor. Ve bir bakıma Freudtan bir bakıma ise modern görüşten yana bir tavır alıyor.
İnsanoğlunun özünü tartışmak için yazılan bir kitapta kahramanları küçük çocuklardan seçmek son derece zekice. Modern psikoloji de bugün insanoğlunun özünü araştırmak için sıklıkla bebeklerin davranışlarını inceler.
Goldingin bu kitabında çocukları kullanması başlarda İngilterede oldukça eleştirilmiş. Bir başka İngiliz yazarın hemen hemen aynı kabataslak formla oluşturulmuş kitabı Mercan Adası bu eleştirilerde etkili olmuş olabilir. Mercan Adası, tamamen toz pembe bir çocuk dünyası çizerken bir yandan da İngiliz propagandası yapar. Oysa Golding, Hemingwayin deyimiyle gerçeği daha gerçek hale getirmiş ve sanata ihanet etmemiştir. Nitekim kitap Mercan Adası romanına da gönderme yapar. Golding kitabın baş karakterlerinden ikisi olan Ralph ve Jackin isimlerini Mercan Adası romanından alır.
Daha önce de söylediğim gibi kitap faşizm-demokrasi ekseninde okunmaya da elverişli olsa da benim okumam yoğunlukla insanın özüne ilişkindi. Golding, Orwellın Hayvan Çiftliğindeki gibi bir devleti ya da 1984deki gibi faşizmi eleştirmekten çok daha bireysel bir alanda doğrudan insanı konu ediyor. Bu okuma, karakterlerin neden çocuklar olarak seçildiği sorusuna da daha uygun bir cevap veriyor. İnsanın özünün anlatıldığı bir kitapta henüz hiçbir toplumsal baskı veya öğreti ile dizginlenmemiş olan çocuklardan daha iyisi seçilemezdi.
Kitabın en önemli 3 karakteri Ralph, Jack ve Domuzcuk. Ralph ve Jack liderlik yarışındayken Domuzcuk değeri pek de bilinmeyen bir akıl hocası. Kitabın hareket noktası Freudyen içgüdülerimiz ve bu içgüdüler ile hareket etmeyen tek karakter de Domuzcuk. Fakat aynı zamanda grubun en zayıf halkası da o. Şişman, astım hastası, gözlüğü olmadan göremiyor ve çocuklar arasında alt sosyal sınıftan gelen tek kişi. Ralph her ne kadar diğerleri gibi Domuzcuku aşağılasa da ona önem veriyor. Aynı zamanda düzen taraftarı. Jack ise kitapta saldırganlığın en yalın halini temsil eden karakter.
Domuzcuk ve Jack adada Ralphin birbiriyle çatışan iki alter egosu gibi okunabilir. Domuzcuk tamamen mantığı ile hareket edip hiç güç kullanmazken, Jack tamamen içgüdüsel ve güç odaklı hareket edip mantığını asla kullanmıyor. Domuzcuk tüm gerekli önerileri doğru biçimde yapıyor ancak işlerin ucundan tutamıyor. Jack ise avcıların liderliğini yapıyor ancak adada hayatta kalmak için neyin önemli olduğunu asla anlayamıyor. Ralph bu iki karakter arasında sıkışmış durumda.
Bu 3 baş karakterin temsil ettiği noktalar ise benim okumamın temelini oluşturuyor. Kitapta Domuzcuk, Ralph ve Jack sırasıyla süperego, ego ve idin birer temsili.
***
Kitap, Ralph ve Domuzcukun karşılaşmaları ile başlar. Domuzcuk suyun içerisinde bulduğu bir denizkabuğunu Ralphe verir. Ralph denizkabuğunu bir borazan gibi çaldığında bütün çocuklar Ralphin etrafında toplanırlar. Ralph biraz da bu denizkabuğunun etkisiyle adanın lideri olur. Eğer adadaki çocukların tamamını tek bir organizma, tek bir bilinç gibi düşünürsek; Ralphin liderliği de kitapta egoyu temsil ediyor olmasından dolayı oldukça mantıklıdır. Bu noktadan sonra; insanın psikolojik sağlığı için ego bütünlüğü ne kadar önemliyse, adanın düzeni ve çocukların adadan kurtuluşu için de Ralphin konumu o kadar önemli olacaktır.
Ralphin liderliğindeki çocuklar hemen bir toplantı yapıp kuralları belirlerler. Toplantıda konuşmak isteyen çocuk önce mutlaka denizkabuğunu eline almalıdır. Bu kuralla birlikte denizkabuğunun Ralphin liderliğindeki etkisi düşünüldüğünde, denizkabuğu adada bir tür meclis kürsüsünü, bir meşruiyet simgesini temsil etmektedir.
Kitapta saldırganlık içgüdüsü ve idi sembolize etmesiyle ön planda olan Jack, Ralphin lider seçilmesinden rahatsız olsa da bunu bir süre için sineye çeker. Ne de olsa hala kendi avcılarının lideri konumundadır. Jackin saldırganlığının en temel aracının da avcılığı olacağını daha kitabın başlarındaki şu ifadeden anlarız:
İzleyip yakalamak ve öldürmek tutkusunu, onu kemiren bu tutkuyu dile getirmek istedi.
Ralph için ise adadaki en önemli şey buradan kurtulmaktır. Ve hem Ralph hem de Domuzcuk bir an önce adadan kurtulmak için neler yapılması gerektiğini düşünürken Jackin başka bir hayali vardır:
Bizi kurtarmaları mı? Evet, elbette. Ama bir domuz yakalamak isterdim kurtulmadan önce.
Freudun insanın temel içgüdülerine ilişkin bahsettiği tek nokta saldırganlık değildir. Freudyen yaklaşımdaki diğer temel içgüdü cinselliktir ancak kitabı okurken çocuklardan oluşturulmuş bir kitapta Goldingin saldırganlık içgüdüsünü cinselliğine nasıl bağlayacağını merak edersiniz. Ancak Golding bunu da yapmaktan geri durmaz ki bu durum kitabın Freudyen bir eksende ilerlediğinin güçlü kanıtlarından biridir:
Dünyanın en pis şeyi nedir?
Bu konuyu izleyen anlayıştan yoksun sessizlik, Jackin söylediği kaba ve etkili bir tek heceyle bozuldu. Bu tek hecenin yarattığı rahatlık, cinsel hazzın doruğuna varmak gibi bir şey oldu.
Mina Urganda kitap için yazdığı sonsözde bu içgüdünün kitaba yerleştirilmesini vurgulayarak şöyle der:
Daha sonraki avlarda, özellikle bir dişi domuzun öldürülüşünde, bu sevince neredeyse cinsel diyebileceğimiz kötü bir haz da karışacaktır: Jack bıçağını dişi domuzun gırtlağına sapladıktan sonra, çocuklar hep birden kanayan havyanın üstüne çullanır ve dişi domuz çocukların altında çöker: Çocukları tüm ağırlıklarıyla doymuşçasına üstünde kalırlar. Aralarında en acımasızı olan Roger, tahta mızrağını hayvanın makatına sokunca, avcılar hep birden gülüşürler.
Kitapta süperegoyu temsil eden Domuzcuk ise tamamen mantıklı olanı yapmaya çalışmaktadır. Daha da önemlisi tıpkı Freudun yaklaşımında da olduğu gibi Ralph(ego), sürekli Jacke(id) yakınlaşırken, onun isteklerini yerine getirmeye meylederken Domuzcuk(süperego) bunu engellemeye çalışır. Ada hem Domuzcukun mantıklı ve olgun davranışlarına muhtaçtır hem de Jackin avladığı domuzlara.
Ralph, sabırsızlık içinde kıpırdadı. Şef olunca düşünmen gerekiyordu, akıllı davranman gerekiyordu. Sorun buydu. Sonra bir fırsat kaçırılıyordu; şef olan hemen karar vermek zorunda kalıyordu. Bu durumlar insanı düşündürüyordu ve düşünce değerli bir şeydi, sonuçlar veren bir şeydi.
Ne var ki Ralph, şefin oturduğu yere gelince düşünemediği kararına vardı. Domuzcukun düşünebildiği gibi düşünemiyordu Ralph.
Bu nedenle Jacke meyletse de Ralph, Domuzcukun önemini de kavramak zorunda hissediyordu kendisini ve aradaki denge unsuru olarak işlev görüyordu adada. Çünkü ne Domuzcukun liderliği ne de Jackin liderliği adaya kurtuluşu getirmeyecekti.
Eğer Jack şef olursa, yalnız av yakılır, ateş yakılmaz. Ölünceye dek burada kalırız.
Domuzcukun olgun davranışları da bu okumada önemli bir yer tutar. Domuzcuk karşılaştığı her olumsuz durumda Büyükler bu halinizi görse ne derdi? diye tepki gösterir. Süperegonun da ahlaki davranışları toplumun yaşlı üyelerinin yüzyıllarca biriktirdiği mirasça belirlenir.
Maurice bundan önceki yaşamında, kendinden küçüğünün gözünü kumla doldurmanın cezasını görmüştü. Şimdi bir babanın ya da bir annenin ağır eli sırtına inmeyeceği halde, kötü bir şey yapmanın tedirginliğini hala duymaktaydı. Belli belirsiz, özür dilemek isteği geçti aklının köşesinden. Sonra yüzmeye gideceği konusunda bir şeyler homurdanarak, koşa koşa uzaklaştı.
Analar babalar, okullar, polisler, yasalar, çömelen küçüğü korumaktaydı. Rogerın varlığından haberi olmayan, yıkılıp giden bir uygarlık, Rogerın kolunu koşullandırıyordu hala.
Adada zaman geçtikçe ve Jack avcıları yoluyla güçlendikçe iktidarı da ele geçirmek ister. Adaya düşen ve rüzgarla hareket eden bir paraşütçünün cesedi adadaki çocukların onu canavar zannetmesine ve korkmalarına neden olur. Domuzcuk(süperego) yine mantığıyla hareket ederek canavar diye bir şeyin olamayacağını söylerken, Jack(id), avcıları ile onu avlayacağını söyler. Ralphin (ego) yine dengeyi bulma çabalarıyla Jack ile Ralph arasındaki ilk çekişme yaşanır.
Jack: Ralph, Domuzcuk gibi. Domuzcuk gibi konuşuyor, doğru düzgün bir şef değil o.
Belki de bir nevi egosunun en güçlü olduğu, kitabın her açıdan en makul ve diğerlerinden farklı görünen karakteri Simon bir gün ormanda gezerken, canavar zannettikleri şeyin paraşütçünün cesedi olduğunu görür ve haber vermek üzere kampa koşar. Çalıların arasından koşarak çıktığı anda onu canavar zanneden kamptakiler başta Jack olmak üzerene Simona saldırır ve onu öldürürler. Sahne Golding tarafından adeta bir ayin gibi anlatılır. Bu Jackin yani idin organizmayı(kamp) ele geçirdiğinde olabilecekleri gösteren ilk toplu cinnet halidir.
Jack artık diğer çocukların da tamamını yanına çektiğinde Ralphin bütün gücü kırılmış olur. Saldırganlığın sembolü olan Jack artık kendilerini vahşiler olarak tanımlar. Bir geminin dumanı görüp adadakileri kurtarmak için gelmesi adına sürekli yanık tutulan ve adadan kurtuluşun tek yolu olarak görülen ateş artık yakılmaz olur. Adada Jackin mutlak hakimiyeti hüküm sürmeye başlar. Domuzcuk ve Jack yalnız kalmışlar hatta Jack tarafından hedef haline getirilmişlerdir. Jack ve avcıları avladıkları domuzları pişirmek için ateşe muhtaçtır ve ateşin yakılabilmesi için de Domuzcukun gözlüğüne ihtiyaç duyarlar. Bu nedenle bir gece Domuzcukun gözlüğünü çalarlar. Ralph Jack ve adamlarının denizkabuğunu çalmak için geldiklerini düşünür ancak denizkabuğu yerinde durmaktadır. Adada meşruiyetin ve düzenin sembolü olan denizkabuğu Jack ve avcılarının umrunda değildir.
Ralph ile Domuzcuk hem gözlüğü geri almak hem de belki yaşanan tüm bu sorunu çözmek adına vahşilerin kampına giderler. Fakat bu aynı zamanda son felaketin başlangıcı olacaktır. Jack ve avcıları Domuzcuku öldürürler ve aynı zamanda Domuzcukun onlara tekrar düzeni hatırlatmak adına yanında getirdiği denizkabuğunu parçalarlar. Böylece adanın hem meşruiyet simgesi hem de mantıklı ve ahlaki tarafı yok edilmiş olur.
Jackin liderliğindeki vahşilerin artık kaçan Ralphi de bulup öldürmektir. Ancak tam Ralphi yakalamışlarken bir gemi adaya yaklaşmış ve geminin subayı çocukları bulmuştur. Okuyucu olarak bu noktada şunu düşünürüz: Jackin (id) ele geçirdiği kampın(organizma) kurtulması bizim tüm okumamızla çelişmektedir. Bunun cevabını Golding subay ile Ralph arasında geçen diyalog yoluyla verir.
Subay: Burada patron kim?
Yüksek sesle, Ben dedi Ralph.
Kitabın sonunda kampın kurtuluşu yine Ralphin (ego) liderliğine bağlanmıştır.