Kederlerin dibinde uyanan o şakayık sertliği,
dünü kayıp sabahlara çarpıyor yüzümü.
Mektup adresine küs,
ucu değil kalbi yanık bir beyaz;
işte benim hikmetim.
Poyrazın yalayık ağzında
sürüntü bir hiçlik
şehrin kıraç damarlarında
bedenimle dolaşır,
o deli divane boşlukta.
Ucube dikilişlerin gölgesi
sırıtıyorken sokakta,
Hisar kaldırımlarında
çiğnenmiş bir yeşil,
tutunuyor özlemin paslı teline
çırılçıplak sevmelerim.
Zamanın elleri,
kurumuş bir ihtiyar
—gönlüm ise onun kör dokunuşunda
ıslak bir harita.
Unutulmuş nehirlerin üryan gençliği
coşkusuz,
havuza hapsolmuş
bir soluksuzluk...
Kuru aşiyanlara çöker toz,
bil ki bu kez
bizi tüketebilirim,
bu şehir sessizliğe gömülürken.
Ankara,
bir kahve çığlığıdır artık,
kuşlarla konuştuğumuz o
unuttuğunuz dil,
hâlâ kulaklarımın kuytusunda
bir yankı...
Gülleler sallanıyor
akrebin o ağır adımlarında;
şehir sabahına yıkanıyor.
Ben kendi kar beyazı
arzularımla yüzleşiyorum.
Yalnız değilim ama an kara
Hayalim: hayatın üstüne,
o zengin beyaz gibi yığılmak.
Kendi soluğunda,
kendi soğuğuyla ısınan;
bir ben de değilim üstelik.
Adım yazıdan kısa;
ama o minik kelimeye
sığmayacak kadar
büyük bir yazgı örtünüyorum.
Hissiz aldanmaların
o meşhur duraklarında,
müstesna iki satırın yankısına
yön veriyor, kuş dili...
Kar parçalanmışlıkları
dökülürken geceye,
uzun sokakların dilsiz yaveriyim.
Şerhin,
kar örtüsünde...
ve hepsi tek bir nefeste düğümleniyor, zamansız...
Ve ben,
her satırda
seni eksilterek
bu şehri çoğaltıyorum
—tüm kar taneleriyle sevişerek.
Tcpassenger_ierdoğan
23.02.2026/Ankara
