Hiç istemediğim bir zamanda ve mutlu olmadığım bir anda ne yazacağımı ne diyceğimi bilmeden oturdum yazmaya.Ne yazabilirim ki diye hiç düşünmeden,siyasi bir yazı mı yazmalıydım yada dünyada insanların yaşadıkları acılarla ilgili hassasiyetlerimi mi süsleye süsleye anlatmalıydım ve yazıyorum,yıllardır kendi kendime yazıyorum bende varım işte nefes alıyorum ahirzaman katiliyim duruyorum öylece duruyorum farkındayım varlığımın ve farkedilmek istiyorum mu demeliydim .Yok aslında istediğim bu değil,yazmak istedim sadece yazmak öylesine karanlıkta tek başıma yürümek gibi,karşı tarafta kim var diye düşünmeden umursamadan.Umursamazlığım isyandır belki fırtınalarla,kederle dertle yaşamaya alışmışlığa isyan sessizlik,beklentisizlik,yılgınlık ve belkide olgunluk:karşılıksızlık, sükunet sabır yo sabır değil tükenmişlik.Sarılmışım yalnızlığıma ağzımdan çıkan dumanların karanlığa karışıp kayboluşunu seyrediyorum içimden birşeylerin karanlığa karışıp kayboluşunu seyrediyorum.Ne kadar acı sessizliğe gömülmek.
Bir an gelip geçtin aklımdan durdu bütün zamanlar diyemiyorum sevgiliye, söylenmiş en güzel şarkılar ve şiirler bugün benden hiçbirşey isteme dünü emanet ettiğim yokluğumla yetin bugün ...
Esin Perisi
6 görüntülenme · 148 ileti
Tümüyle alakasız bir ortamda, azıcık bir koku yeter beni çocukluğuma götürmeye, yada ne bileyim ilk sevgilimin kollarına. Bazen kokular benden öç mü alıyor diye düşünmeden de edemem. Öyle ya bakalım ben istiyor muyum ilk sevgilimin kollarında olmak yada ne bileyim istiyor muyum ilk gerçek tokadı yediğim ve hiç sevemediğim ilkokul öğretmenimin suratını zihnimde canlandırmak?
Yazmak açısından düşününce ilk bakışta, güzel bir özellik gibi gelebilir aslında. Ne varki kokuların eline bir düştünüzmü "o" anı yaşamak bazen azap olur. Hiç istemediğiniz anda, hiç istemediğiniz bir yerde, hiç istemediğiniz birinin kollarına bırakır sizi kokular.
Sonra benim gibi sorarsınız her tanıştığınız kadına "Anais mi kokunuz?". Cevap hep hayır olur. Her koku ona benzemeye başlar. Burnunuz koku almaz olur düşündükçe. Kimse ilk sevgili gibi kokmaz parfümü aynı olsada.
O nedenle sınırlamamak lazım yaratıcılığı benim gibi koklayarak. Koklayıp yazabilirsiniz hatırladıkça geçmişi, hem de iyi yazabilirsiniz kabiliyetiniz de varsa. Ama bugünü yazmak imkansızlaşır kokuşmadıkça.
Ban aen çok bunu soruyorlar.. "ya sen nasıl yazıyorsun?" bazen sanane diyesim geliyor...
Açıkçası saçma buluyorum böyle bir soruyu.. İnsan neden yazar ki? basit.. İstediği için.. Bir sebep gerekmiyor bana... Bu soruyu soranlara bazen şunu söylemek istiyorum.. Siz neden nefes alıyorsunuz ya da neden uyuyorsunuz, çok sıkışınca neden tuvalete çıkıyorsunuz...
Cevapları basit...
Yaşamak için...
Bazıları gördükleri birşeyi anlatmadan yapamazlar... O kadar çok konuşurlar ki "Ya kardeşim sussana biraz da biz konuşalım " demek gelir içimizden...
Ben de yazmadan yapamıyorum. İnsan ilişkilerim zayıftır. Bazıları hala ilkokul arkadaşlarıyla eskisi gibi sıkı fıkıdır.. Ben de yok öyle şeyler..
Onun yerine yazıyorum işte.. ne yaşıyorsam kendimi katarak yazıyorum...
Terk edildim, kandırıldım, korktum, sıkıldım, ağladım, güldüm şimdi de yazıyorum...
İlla ki okumanız da gerekmez. çünkü ben yine de yazacağım...
Gerek okuyucularımdan gerekse beni çok iyi tanıyan bir kaç dost sorar dururlar...nasıl yazıyorsun?
Nasıl mı?
Sevdiğim,özlediğim,çok özlediğim,daima özlediğim,bunların benim kadar coşkulu olmasada karşılıklı olduğunu bir şekilde hisettiğim için ...Bazen tüm bu duygularıma ve bana bunu yaşatan o yazılarımın ve hayatımın olmazsa olmazı kahramanıma kızdığım için,,sinirlendiğim hatta kırıldığım için,,gözyaşlarımı artık silmediği ve akmasına hayasızca izin verdiği için,,onun yersiz belkide gereksiz inadı, gururu ve herşeyi için,kısacası kalbimde mesken etmiş duygularımı yıllarca anlatıp,belkide inandıramayıp şimdi artık kimsenin inanmasını beklemeden yazıya dökmenin beni son derece rahatlattığı için...yüreğimin kanamaya başladığı andan itibaren yılmadan bıkmadan ve inanın usanmadan yazdım..yazıcam...öyle kolay da değil hani!O yuzden sık sık yazamıyorum ya zaten..Yazmak olsun diye değil amacım..Yazdımmı adam gibi yazmak,yüreğimi adam gibi dökmek isterim ben kağıda!Tüm amacım bu..Amaç da denmez aslında..
Abartmadan,utanmadan,sıkılmadan ve gizlemeden ne yaşadımsa ne hissettimse ,ne yaşıyorsam,neyin izleri kalıntıları bir türlü bitmek yada gitmek bilmiyorsa kalbimden,bir yerlerden birileriyle bir yazıdan bin anlam çıkarıyorsam yazarım kardeşim!
Ötesi berisi yok bunun..Bugüne kadar ne geldiyse başıma içimden geçenleri söylediğim için geldi..Korkmuyorum yazarken..Gelecekse eğer bir gün,Varsın gelen yazılarımada olsun!Takmam..Budur yani!Ömrümün son nefesine kadar,belkide son nefesinde bile hislerim terketmemişse mesken tutan yüreğimi,belkide bir şekilde terkettirilmemişse yazıcam herşeyi bir bir..Ne olursa olsun,tüm dünya üstüme de gelse yaşıyorsam duygularımı yazıcam korkmadan..Ne kaldı ki korkacak!
Hz.Mevlanın dediği gibi.."Dün dünle birlikte gitti cancağızım...Artık yeni bir şeyler söylemek lazım."
Yazılarımı takip eden,bana dünyanın her bir tarafından,memleketimin her bir yanından yorum yazan,bazen eleştiren,bazen destekleyen ama özünde daima güçlendiren herkese çok teşekkür ederim.
Sevgilerimle.
Didem SEVİNÇ
Bir insanın nasıl yazıyorsun demesini ancak şuna benzetebilirim, NASIL YAŞIYORSUN? Cevap basittir nefes almak! Oysa o nefesi alabilmemiz için ince bir sisteme sahiptir beden, işte yazmakta bunun gibi birşey; hayatın ve duyguların kapısını çaldığı ruhun sistemi de böyle işler. Neden kimileri yazamaz? çünkü çok düşünen kafa yoran insanlar değillerdir genelde, bu doğru. Hayat üzerine çok kafa yoran, her anlamı didikleyenler; yazmaya yönelmiyorlar, adeta bunu en doğal gereksinimi gibi yapıyorlar. O yüzden bana çok saçma bir soru olarak geldi bu, ha bunu sormuşsun, ha nasıl hayatta kalıyorsun demişsin, hiçbir farkı yok.
Foruma ileti bırakan insanların kim olduğunu anlayabilmemiz için sanırım, bu platformun tasarımcılığını üstlenenler iletilere ayrılan bölümün sol sütununda, sağ yandaki yazıların sahibinin adı görünsün istemişler ki bence, bunu da başarmışlar; bu yüzden, düşüncemi açıklamam hoş görülürse, ileti başlığında ve sözlerinizin sonunda adınızı yinelemeniz dikkat dağıtıcı olacağından gerçekten çok samimi bulduğum fikirlerinizin anlaşılmasında güçlüklere de neden olabilir.
Şimdi önemli diye addettiğim konuyu pek küçümsenebilecek yaklaşımımla yeterince açıkladığıma karar verip daha önemsiz, söylemesem de olur, birkaç başka noktaya değinmek istiyorum, yine anlayışınıza sığınarak elbette...
I – Tümcelerinizin bölündüğünü, ya da bittiğini bizlere gösteren noktalama işaretlerinden sonra boşluk kullanırsanız sözleriniz bir ölçü daha anlaşılır olabilirler.
II – “Mi” soru ekinin, Türkçe üzerine kafa yoran insanların son ve kesin görüşlerine göre ayrı yazıldığını öğrenmiştim, bu değiştiyse şu an sözünü ettiğim maddeyi görmezden gelmenizi rica ederim.
III – Türkçe’de gelecek zaman kipini oluşturan ‘-ecek’ ekinin birinci tekil kişiye göre çekiminde kimi kuşkularım var, acaba diyorum, size sorsam beni biraz aydınlatabilir misiniz? Örneğin “Yazacağım,” mı olmalı, yoksa “Yazıcam,” mı?
IV – “Gerek okuyucularımdan gerekse beni tanıyan birkaç dost sorar dururlar...” tümcenizde küçük, sevimli bir ikilem sardı benceğizimin başını. “... gerek ... gerek...” bağıyla zenginleştirdiğiniz bu anlatımda “sorar dururlar” gibi eylem olabilecek nitelikte bir sözcük öbeği ayrımsayabildim, ancak “-den” durum eki alan “okuyucularımdan” sözcüğünün elimden geldiğince saptayabildiğim eylemi taşıyamadığını üzülerek gördüm. İnanır mısınız, şu zavallının önünde sizin cümle-i şerifiniz “Okuyucularımdan sorar dururlar,” gibi anlaması epeyce güç bir deyişe dönüştü. Tam burada arayıp arayıp da bulamadığım bir eylem daha varsa, lütfen işaret buyurun da şu karmaşadan kurtulayım...
V – Yok, artık; “de” bağlacının bileşik olmadığını siz de anımsıyorsunuzdur. Eliniz sürçmüş olmalı.
VI – “Ya da,” ya da “Yada,”
Neyse şu an için bu işe ayırabileceğim süremi çoktan aşmış olduğumu görüyorum, ama inanın Didem Hanım, sizden çok şey öğrendim. Örneğin Türkçe’nin kötü veya kötüye kullanıldığını her gördüğüm yerde “Yazdım mı korkmadan yazacağım, hem de eleştiri olsun, diye değil; gözüme batan yanlışları yapan kişilerin yazar sayfalarından pek çok yazı okuyup acaba zat-ı âlilerinin dikkatsizliği yalnızca şu forum iletisine mi özgü, yoksa bunu alışkanlık mı edinmişler, öğrenmecesine... Adam gibi yani... Türkçe kuralları konusunda kafalarına göre takılmayı uygun görenlerin tümü üzerime gelse de yazacağım...
Birkaç tatsız kişiden, olaydan sonra (onları yediğimi, ya da en azından tatlarına baktığımı düşünmekte herkes özgür) sessiz kalmayı yeğliyordum. Ama şimdi sizin samimi duygularınız Didem Hanım, (adınızın yinelenmesinin hoşunuza gittiğini düşünerek yapıyorum, umarım yanılmıyorumdur) bana gösterdi ki gerçekten çekinmek yazı yazma işiyle bağdaşacak bir şey değil. Türkçe’yi yılmaz bir umursamazlıkla mahvetmekten geri durmayanların bulunduğu bir yerde bu tutuma karşı söyleyecek sözü olan benim gibi bir insan neden taşlansın ki?
Sanatın, duygu ve düşüncelerin imgesel bir dille çeşitli araçlar kullanarak aktarılması olduğu tanımından hareket edecek olursak, sanatçının kendini anlattığını rahatlıkla öne sürebiliriz. Madem ki sanat duygu ve düşüncelerin aktarılması eylemidir, o halde bu eylemi yapan kişi olarak sanatçının kendi duygu ve düşüncelerine yaslanacağı açıktır...
Peki ama sanatçının duygu ve düşüncelerinin yapıta aktarılması sanatçının kendisini anlatması anlamına gelir mi?.. Buna gönül rahatlığıyla evet diyebilmek için sanatçının duygu ve düşünceleriyle, kendisi arasında bir özdeşlik olması gerekir. Oysa böyle bir özdeşlikten söz etmek kolay değildir. Sanatçının yapıtına aktardığı duygu ve düşünceler, "kendisi" değil "kendi" duygu ve düşünceleridir. Yani sanatçının aktardığı duygu ve düşünceler kendisini anlatmaya yönelik duygu ve düşünceler olacak diye bir kayıt yoktur... Öyle sanat yapıtları vardır ki bırakın kendisini anlattığını, içinde kendisine ilişkin net bir şeyler bulmak bile mümkün değildir. Hatta kimi durumlarda sanatçının kendisi ile yapıtına aktardığı duygu ve düşünce bütünlüğü birbirine ters düşecek kadar ayrışır...
Sanatçının duygu ve düşünceleri salt kendisine ilişkin değil de, kendisinin de içinde olduğu kocaman bir dünyadaki yaşama ilişkindir. Sanatçının anlattığı bu yaşamdır. Ama bu yaşam kendi yaşamıdır deyip, neyi anlatırsa anlatsın kendisini anlatmış olur çıkarımında kabul edilebilir bir yan vardır. Gerçekten de sanatçı neyi konu seçerse seçsin tikel bir yaşamdan geçirerek, kendine göre algılayacak, yorumlayacak, bireyselleştirip dışa vurarak nesneleştirecektir. Yani sanat nesnesi neyi anlatırsa anlatsın, o anlatımın içinde sanatçının kendisi olacaktır. Ama sanat nesnesindeki zorunluluk, "kendisinin" anlatılmasına değil "kendince" anlatılmasına bağlı bir zorunluluktur...
Sanatçının kendisi ile sanat nesnesinin örtüşmemesi hemen akla bir içtenlik sorununu getirir. Bilindiği gibi, sanat içtenlik ister, eğer sanatçı anlattığında içten değilse, güçlü, canlı bir anlatımı başarmaktan uzaklaşır... Sanatçı içtenliği salt kendini, kendi hayatını anlatırken içten olmaz, başkalarını, başkalarının hayatını anlatırken de içten olur. İçtenlik sanatçının anlattığı şeye değil, anlatmasını “istemesine” bağlıdır. Sanatçı bir barış şiiri yazarken de, bir savaş şiiri yazarken de, bir caniyi anlatırken de duygu ve düşüncelerinde içten olmayı başaran kişidir. Nasıl ki içtenlik tek başına sanat nesnesi üretmeye yetmezse, içtenliksiz bir eylem de sanat nesnesi üretmeye yetmez...
En büyük yanlışlardan birisi de... Sanatçı kendini anlatmıyorsa da yaşadığını anlatıyor sanılıyor, dolayısıyla duygu ve düşünceleri, yaşadıklarından çıkarıyor sanılıyor. Elbette sanatçı için yaşadıkları büyük bir kaynak. Ama sanatçının yapıtlarındaki bütün duygu ve düşüncelerinin yaşadıklarından çıkartıldığını söylemek zor. Öyle olsaydı, o zaman ne bir gelecekle ilgili bir bilimkurgu romanı, ne tarihi bir şiir, ne gerçeküstü bir resim yapılabilirdi. Sanatçı yaşadıklarını içine alan ve onu kat kat aşan bir yaşamdan çıkarır duygu ve düşüncelerini...
Şurası bir gerçek, sanatçı ister kendini anlatmayı, ister kendi olmayanı anlatmayı amaçlasın beslenme kaynağı “yaşam”dır. Yaşamsa hem kendinden, hem kendi olmayandan, hem yaşadığı, hem yaşamadığı yaşantılardan hem gerçeklikten, hem ideal olandan oluşur... Her sanat nesnesi tikel olanda evrensel olanı içerdiğine göre, sanatçı hem kendinde olanı, hem de kendinde başkası olanı anlatır.
Sanatçı Kendini mi Anlatır?(Deneme)
Yazar: Vefa Önal
Kum Dergisi
Ocak-Şubat 2005
Sayı:27 Sh.20-22
Emir Bey, dikkat ederseniz, foruma yüklediğim yazı bir alıntıdır. Tarafımdan, virgülüne bile dokunulmamış olup, sadece kısaltılmıştır.
Yazar, yazının son paragrafında,
[[I]]"Şurası bir gerçek, sanatçı ister kendini anlatmayı, ister kendi olmayanı anlatmayı amaçlasın beslenme kaynağı “yaşam”dır. Yaşamsa hem kendinden, hem kendi olmayandan, hem yaşadığı, hem yaşamadığı yaşantılardan hem gerçeklikten, hem ideal olandan oluşur... Her sanat nesnesi tikel olanda evrensel olanı içerdiğine göre, sanatçı hem kendinde olanı, hem de kendinde başkası olanı anlatır."[[/I]] demekle, sanırım sizinle farklı görüşte olmadığını zaten belirtiyor.
Değerli arkadaşlar; belki de birçok duygu yoğunluğunu anladığım kadarıyla beraber yaşadığım dostlarım. kendimizi kandırmayalım. herkes düşünür ama bazı insanlar düşündüklerini, düşlediklerini satırlarda, notalarda, resimlerde belki heykellerde belki bir ufak bibloda hayat verebilir. bakan değil gören gözler olmak belki bir yeti ancak bu yetenek her insanda farklı farklıdır. Orhan Veli ilk kez serbest ölçüyü kullanmasıyla Türk Edebiyatındaki yerini almıştır. Tolstoy un açık üslubunun altındaki derin anlamaları bir ömür sonra yeni yeni anlaşılıyor.
Herkes yazardır bir parça, kendisinin yazarıdır belki, belki milyonların tek satırına bakandır. İşte Yaratıcı Yazarlık. görüneninde ötesinde görünmeyenleri de görebilen, hissedilenlere "işte budur" ifadesiyle tanım yükleyebilen yaratıcı yazardır. herkes hisseder ve coğu insanda yazar, öyle yapıtlar olmalı ki okuyan kendindeki bulmacaların cevaplarını bulsun, öyle yapıtlar olmalı ki "evet bende de bundan var desin" öyle yapıtlar olmalı ki okuyan yaşamamış olsada o duyguları bir an kaptırmalı kendisini...
bu konularda biraz değişik belki yoğun duygulara sahibim sizlerim karalamalarımla sıkmak istemem gerçi yazmayacaktım yine tutamadım kendimi,
duyularınızın nice güzellikleri görmesi dileğiyle.
"Açıklanmadan kaldığında hangisi daha kötüydü: Hayat mı, Ölüm mü?..
Öldüğünde, benim de bir parçamı götürdü. Ondan sonra sıkışıp kaldım."
“Merhumun eşsiz özelliklerinden bazılarını söyleyebilir misiniz?”...“Karısını gerçekten çok severdi.”
Kız elini uzattı. Eddie düşen bir şeyi tutar gibi içgüdüsel olarak hemen uzandı. Parmakları buluştu ve Eddie’nin içini daha önce hiç yaşamadığı bir his kapladı, sanki kendi etinin üstünde yeni bir et oluşuyordu; yumuşacık, sıcak ve neredeyse gıdıklanır gibi.
“Nasıl göründüğümü bu kadar çabuk mu unuttun?”
“Seni hiç unutmadım.”
“Benim hakkımda...ne kadar şey biliyorsun? Yani benim...ölümümden beri”
”Beni çok sevdiğini.”
Ruhu eski duyguların tuzağına düşmüştü, dudakları titremeye başladı ve kaybettiği her şeyin oluşturduğu akıntıya kapıldı. Karısına bakıyordu, ölü karısına, genç karısına, kayıp karısına, yalnız karısına ve artık daha fazla bakmak istemiyordu. “Oh Tanrım, Marguerite...Seni o kadar çok özledim ki.”
Aşk, yağmur gibi yukarıdan beslenebilir, çiftleri sırılsıklam eden bir neşeyle ıslatabilir. Ama bazen hayatın öfkeli ateşi altında aşkın yüzeyi kurur ve aşağıdan beslenmesi, kökleriyle ilgilenilmesi ve hayatta tutunması gerekir.
Aşklarının suyu yeniden yukarıdan dökülmeye başlamıştı ve ayaklarının dibindeki deniz suyu gibi belirgin bir şekilde ıslatıyordu onları.
“Yıllarca sevgisiz yaşamak zorunda kaldın, değil mi? Sevginin elinden alındığını, seni çok erken bıraktığımı düşündün.”
“Çok erken gittin.”
“Her şeyin bir nedeni vardı.”
“Ne nedeni? Nasıl bir neden olabilir ki? Sen öldün. Bizim tanıdığımız en iyi insandın, öldün ve her şeyi kaybettin. Ben de her şeyi kaybettim. Sevdiğim tek kadını kaybettim.”
“Hayır, kaybetmedin. Ben buradaydım. Ve sen beni yine de seviyordun.”
“Kaybedilmiş aşk hâlâ aşktır. Yalnızca şekli değişir. Sevdiğinin gülümsemesini göremez, ona yiyecek getiremez, saçlarını dağıtamaz ya da dans edemezsin. Ama bu duygular zayıflarken, bir başkası yükselir. Bellek. Bellek senin ortağın olur. Onu beslersin. Tutarsın. Onunla dans edersin. Yaşam sona ermek zorundadır. Ama aşk değil."
(Cenette Karşılaşacağınız 5 Kişi-M.Albom)
hayatta ilk defa birine o kadar çok sarılmak istedim ki siz başınızı kaldırıp yıldızlara bakarak nasıl hayal kuruyorsanız benim için o kadar ulaşılmaz ve ancak bir hayal... aşkınızı bugüne değil yarına taşımak önemlidir. ben kırk yıl sonra güzelliğinden eser kalmadığında hala kapında sadık sevgili olarak kaldığımda o zaman ki utancını görmek istemiyorum. sevgi o kadar basitmidir ki ete kemiğe sığsın???
Çocukken,küçükken ve bir bebeğin dudağı gibi safken ,iki buçuk liraya sakız alabilirken hala,işte o güzel çağda gördüğüm düşlerin hala zincirli esiriyim.
Kaderin yaşayan kalemi, güzel yazdıysa hikayemi, hayaller alemimin prensi yapar bir gün beni,yok eğer, gözlerim açıkken gülüyorsa kahkahalarla düşünerek beni,çiziyorsa bir ütopya diyerek ismimi,zavallı bir hayalperest yapar beni,beni "Dersaadet'i"güldürür kendine,eleştirilerin acımasız dünyasında.
Ama korkmamak lazım arkasından güldürmekten, değil mi dostlar. İnanmak lazım!
Merhaba!
Bir sabah erken uyanmıştım. Hayatımda ilk kez birşeylerin benim kontrolüm dışında gerçekleşeceğini düşündürüyordu bana içime çektiğim temiz ve yalnız hava. Sokağa yukardan aşağı göz gezdirdiğimde ise sadece bugüne kadar benim gibi düşünen köpekleri görüyordum... Sadece gününü nerde ve nasıl geçireceğine önem veren... Yine onlar gibi umursamıyordum yanımdan geçenleri ve tek derdim krnımın doymasıydı. Ta ki o sabah uyanana kadar....
Birşeyler değişmeliydi hayatımda. Sadece kendimi düşünmeyi bırakmalıydım...
Adım atmalıydım geniş ufuklara... Bir adım işte. Burdaki mısraılar attığım adımın kanıtı değil mi?