Sevgili Suphi,
Sakilik yaparım sana ama bir şartla, kadehte balık olacaksın.
İğne olayına gelince, işin şaka yönüydü. Yazı hakkında yapacağın yorumu gerçekten merak ettim. Zira duygu ağırlıklı bir yazıydı, teknikten yoksun.
Yorumlarınızda kullandığınız dil bana biraz karmaşık geliyor, ilaçların kullanma kılavuzunu okur gibi hissediyorum kendimi. Buna rağmen sizden yeni yazarlar, şairler, düşünürlerle tanışma olanağını bulmak da ayrı bir haz veriyor. İster istemez bilmediğim isimleri “Google amcadan” araştırıyorum ve onlarla tanışıyorum. Teşekkürler.
Lord Chandos’un mektubuna değinmeyi hiç düşünmüyor olmama rağmen, kendisi ölmemiş olsaydı ona cevap yazmayı düşünebilirdim. Son zamanlarda okuduğum en muhteşem mektup olmasından.
Saygılar.
Genel Tartışma
126 görüntülenme · 670 ileti
Değmen bana
Toprağın oğluyum ben
Ellerim nasır, topuklarım ondan ayrık
Terimi yağmurlara saldığımdan beri
Dünyaya sataşır, yaramazlık ederim
Başına buyruk…
Hem
Toprağın anasını ağlatır, ciğerini söker
Üç beş çapada tarlanın ucunu beller
Hem de
En güzelinden duyguları ondan beslerim
Yüzüm rüzgarlara savruk…
Dedim ya
O’nun oğluyum ben
Olur olmaz safsatalara kulak asmam
Yeri geldiğinde kimseye boyun eğmem
Oymuş buymuş dinlemem
En kralından racon keser, karşısına dikilirim
Zira
Yüreğim lâl ateşlerde kavruk…
Ben şahsım adına site ve sorunlarımız açısından bir forum açmak istiyorum.
Tabii nasıl karşılanır bilmem.
Ve lâkin! Herkesin şikayet ve dertlerini duymak isterim kendim adıma..
Sanıyorum ki tüm site üyeleri bu konuda müşteki, herkes fikrini beyan etsin ki eksikliklerimizi giderelim.
Fazla kal yapmadan herkesi bekliyorum…!
Değerli Olgun Onur,
size katılıyorum, ben birkaç hafta önce uzun bir "öneri ve eleştiriler" yazısı iletmiştim; bir yanıt/tepki gelmedi; bu konuyla ilgili bence her şeyden önce "işlevsel" (yani edebiyat uğarşını daha üst düzeylere taşımaktaki gerçek katkı konusu) olan şeyin peşine düşülmeli; bunun için "ayrı" bir site mi, yoksa başka bir dizgesellik mi düşünülmelidir, yoğun ve içeriksel anlamda birikimli bir tartışma olmadan bir yere varılması hayal olur; kişilerin (kişisellikleri ile) ön planda olması belki de ilk histe yaşandığı gibi ve kadar sorun olmayabilir, ama engelleyici bir durum da doğabiliyor maalesef;
Dilerseniz, bu anlamda katkı ve sorumlulukları aynı oranda üstlenmeye hazır arkadaşların dile gelmesini ve toplanmasını bekleyelim (örneğin bu bağlamda ilk aşamada tartışmaya katılıma hazır olanlar için belli bir süre tanınabilir; sonra tarıtşmaya gerçekten geçilebilir; aöa bu sadece bir öneri anlamında, illa da böyle olsun demiyorum şu anda...); sonra tartışma çerçevesi ve düzlemi konusunda bir tartışma sürdürelim, sonra da "kararların alınacağı" bir tartışma aşamasına geçebiliriz; (bu anlamda "yük" taşımaya, yani fikirlerin koordinasyonu, toplanması, katılımcılara özetler halinde sunulması gibi teknik konuların halledilmesi gibi şeyleri ben- teknisyenlik vasfım sıkça vurgulandığına göre- üstüme almaya hazırım).
Şimdilik yönlendirici olmaktan uzak kalabileceğim bu sınırda durup bekleyeceğim.
İyi akşamlar.
Suyel
Değerli Katılımcı (nanelişeker),
başlık açma derken, bir tartışmayı başlatmak anlamında olsa gerek; bence ilgili odalara bakın; tartışmaya açmak istediğiniz yeni başlığın uyacağı ne makul veya ilgili oda hangisiyse orada konuyu bir açın;ilgi duyulur, konuyla bağlantı kuranlar olursa, kendiliğinden bir tartışma seyri doğar ve gider veya tıkanabilir; size bu bağlamda önerim şu: sağa sola bakarken, önünüzdeki (sizin önemsediğiniz) hedefi de gözden kaçırmayın; burada yönünüzü ve tartışmanın seyrini başka yerlere kaybetme olasılığınız yüksektir; ama bunun da son derece doğal olduğunu unutmayın lütfen; zira herkes, bir tür "salt - evren" durumunda kalıyor. Size hoş geldiniz demek kalıyor geriye: hoş geldiniz.
Suyel
Karlı bir İstanbul sabahında, İsa'ya maydanoz olamıyorum. Aşağıda bulunan ileti çıkıyor;
Microsoft OLE DB Provider for ODBC Drivers error '80004005'
[MySQL][ODBC 3.51 Driver]Host '66.98.222.75' is not allowed to connect to this MySQL server
/edebiyat/maydanoz.asp, line 185
Sevgili İsa yeni bir kitap çıkartıyormuşsun, yandık...
Hem niye sen, beni tartışma ortamının şeytan taşlaması olarak gösteriyorsun ki...
Hukukumuzu yıktın, kırıldım.
"ucuz can pazarıydı...n, uğurlar olsun"
Yazarlar çok çeşitli çilelerden geçerek bir yer edinirler toplumda, yaşam öykülerinde, söyleşilerde derler, Fethi Naci, bir kitap alabilmek için paltosunu satmış mesela, onu bilen bilir, bir eleştirmen o.
Yani bu yola baş/ömür konulur.
Yoksa uğraşılarınız romantik bir heves olmaktan öteye gidemez.
Herkes için geçerlidir bu.
Mesela ben, benim yazdıklarım insanların ilgisini niye çeksin, neden okusunlar yazdıklarımı, onca yazar varken, işte bu farkı yaratabilmek önemli.
Bir kitap bastırmak ticari bir olay, yayınevleri de keyiflerinden kitap basmazlar elbette. Sizin yazdıklarınıza ticari gözle de bakacaklardır, her şey gerçek, işler böyle.
Herkes kitap bastırmak istesin.
Herkes, bu iyi bir şeydir.
Kemal Tahir kitabında şöyle diyor: çalışmak çalışmak çalışmak,
Geçen gün arkadaşım söyledi bunu.
Sevgili Yakup Suphi, forumun çıtasını yükselttin, senin gibi insanların çoğalması dileğiyle.
Değerli Arkadaşlar,
Bir süre önce Avustralyada Harry Blackley isimli Türk dostu bir yazarın Love and Death in Cyprus adlı bir kitabı yayınlandı. Bu kitap bir roman olmasına karşın icerdiği tarihi bilgilerle cok önemli ve Kıbrıs davamıza Türklerin bakış acısıyla yaklaşan ve belki de bir yabancı tarafından yazılmış ilk kitap.
Biz Avustralyada yaşayan Türkler olarak, kitabının tanıtımınında kendisine mümkün olduğunca yardımcı olmaya calışıyoruz. Ayni şekilde Ingiltere ve Amerikada yaşayan Türk toplumlarıda tanıtımda yardımcı olmaya calışıyorlar. Bu bağlamda, sizden bu kitabın Türkceye cevrilerek Türkiyede yayınlanması konusunda yardımınızı rica ediyorum. Böyle bir yardım Harry Blackleye büyük destek olacaktır. Devletimiz tarafından bastırılan resmi tez nitelikli kitapların karşı tarafca propoganda yayınları olarak nitelendirildiği ve Kıbrıs davamıza pekte yardımcı olmadıgı bilinen bir gercektir. Yabancı bir yazar tarafından yazılmış bir kitabın Türk imajına sağlayacagı destek hicte kücümsenmemeli.
Love and Death in Cyprus kitabını http://www.lovedeathcyprus.com/ sitesinden satın alabilirsiniz. Harry Blackley ile direct iletişime gecmek isteyenler blackley@datafast.net.au adresine yazabilirler.
Harry Blackley, ayrıca Türkiyenin Avustralyalı Dostları Kuruluşunun başkanliğını yürütmektedir.
Kenan bey, özellikle sizin ilgileneceğinizi umut ediyorum.
Sevgi ve Saygılarımla,
Halit Şindi
Not: Bu arada hıristiyan dostlarımızın Noel bayramını kutlarım.
Şairin yolları
Böyle bir başlığın vaat ettiği şeyleri ilk bakış ve ilk elde bilmek, benim burada kendi kendime atfettiğim hedefler arasında değildir. “Şairin yolları ve zaman” başlığını atmamda beni yönlendirmiş olan düşünceleri burada tam olarak yansıtabilecek miyim, ondan da kuşkuluyum, ayrıca şu anda bana düşen bir iş de olmasa gerek. Bir şey biliyorum ama buna rağmen, ve bu bildiklerim, başkalarının bildiklerinden çok farklı veya daha derin değildir; o da şu: şairin yollarını anlamak, böylesi karanlıklı bir çözümlemeye kalkışmak, aynı zamanda “şair” kavramı içinde gizli kalmış karşılığın tam olarak ne olduğunun anlaşılması ile yakından ilgilidir. Şair kimdir sorusudur, benim bildiğim, ve bu sorunun bizleri ve bizden çok daha fazla insanları, mekan uzam gibi sınırlayıcı boyutları sürekli kırarak her çağın ve her kültürün muhataplarını ilgilendirdiğini, evet biliyor ve görüyorum. Onunla, şair denen belirsiz varlıkla, ilgili herkes bir şeyler söyler, mırıldanır veya gizli kapaklı ima eder, yani: bilindiğini var sayarak davranır. Benim bildiğim işte bu, bu sorunun kendisi: şair nedir, -sorunun yanıtını bilmekse, bana düşmez, en azından bu çerçeve ve bir bildiğime dayanarak oturttuğum zeminde. O halde, bu soruyu irdelemek, mümkün olduğu ölçü ve anlamda derinlemesine inmek benim tek derdimdir. Çağımızın yanıt verme konusundaki telaşlı ve aceleci hamlelerini ise bu çabamda tekrarlamayacağım; burada hazır ve hızlı yanıtlar bulma yönündeki beklentiyi korkarım ki karşılamayacağım, buna karşın, olası hazır bulunan yanıtları –kasıttan uzak bir doğallıkla- çürütme olasılığı da yüksektir.
Şair kimdir, sorusu, şair kim değildir sorusundan yola çıkılarak da irdelenmeyecektir. Zira, şair olan ile şair olmayan varlık arasında, yine bizim kısa soluklu, hızlı tüketici çağımızın her bir fırsat ve çıkarda gizliden gizliye yutturmaya çalıştığı denli bir ayrım ve fark yoktur benim gözümde. Nasıl ki, gökkuşağı renklerini birbirinden ayrıştırabilmek, bizim için olanaklı değilse, aynı şekilde varlıklar arasında böyle yapay ve nefret ve kibir dolu ayrımı hedeflemek de komik duruma düşmekten başka hiçbir yarar getirmez. Komik duruma düşmekten çekindiğim sanılmasın; bu değil, daha ziyade nefret ve kibrin kölesi durumuna düşmekten uzak durmak istiyorum. O halde, kitabi ve ezberlenmiş kavramlar yerine, başka bir söylemle de yolumu çizmeye çalışmalıyım; bu konuda da özenli olmaktır asıl mesele.
Şunu biliyoruz sanki: şairin seyrettiği yollardan gidilince, dünya ve hayat, o yollardan gidilmediğinden farklı bir görünüme kavuşuyor. O yollarda, tuhaf bir yasal güçle ve büyü ile dünya ve hayat, hiç önceden duyulmadığı, tasarlanmadığı ve görülmediği biçimde bize tekrar geri dönüyor. Bir kunduracının elindeki kösele, belli bir hamle ve işleyiş sürecinden sonra bir biçim alıp belli bir hizmet görüyor, belli bir işe yarıyor; şair o yollarında gidince, dünya ve hayat malzemesi belli –dönüşmüş- bir biçim alsa da işe yaramıyor sanki. İlk belirgin fark, şairin yolundan gidilerek oluşan biçim ile o yoldan gidilmeden oluşan şey arasındaki fark, bu noktada belirginlik kazanıyor. Aynı fark, başka bir farkın biçilmesine de yol açıyor, ve burada gariplik başlıyor: hiçbir işe yaramayan bu oluşmuş biçimsellik (salt olgusal boyutuyla kastediyorum, değerlendirme değil!) insanların bir ayakkabıda gösterdikleri ilgiden çok daha fazla bir ilgiye yol açabiliyor: bir işe yaramaktan öte bir durum atfediliyor bu “şairin yolundan gidilmesi ile oluşan” şeye. Elbette ki, kunduracının işini küçümsemek değil buradaki kasıt (“Benim babam bir kunduracıydı” diyerek çok uzun bir roman giriş tümcesini burada anmak yersiz olmaz…).
Başka hiçbir insanal –soyut somut- işlem sonrasında (diğer edebi türlerdeki işlemler için bile geçerlidir bu!) “dönüşmüş dünya” şiir içindeki boyutuyla ve rengiyle bize yansımıyor: roman bir şeyi iletir, anlatır, bir içerik sunar vs., göndergesel bir yönü vardır kısacası, ve bu yön bize doğru akar (kanımca bu yön belirlemesi çok önemli bir nokta!); o biçimselleşmiş şeyi okuruz, bir “mesaj” alır, buna göre akıllanırız ya da akıllanmayız; bir müzik parçası bize doğrudan kendisini iletir, dolaysızlık ortamı içinde müziği “anlarız”. Bir bina, bize mimari söylemleriyle bir işlevsellik – mekan bölümü ilişkisini ritimle “aktarır”; bu da bizi hoşnut kılar (veya iter/ürkütür vb.). Bir araba, içine binilip hasret duyulan yere gidilmeye, herhangi bir hedefe ulaşmaya yarar; bir bıçak ekmek keser, veya insan bıçakla –bıçağın işlevini inkar ederek- başka bir insanı veya varlığı öldürebilir, en azından yaralar. Peki, bir şiir neyi ifade eder, ne işe yarar? Eğer anlaşılmak istenseydi şiir, bir iletişimsel netlik yönünde ve amacıyla örgüleşmez miydi? Ama, aksine, “simgesel”lik ve “imge”sellik yönünde açık ve boş bırakılan anlamsal kümelerle dolu bir nesne halini alıyor; dilsel boyutuyla bakılınca bu şu anlama geliyor: “bir ağaç yaprak döker” şeklindeki iletişimsel olarak “hemen hemen dolu” bir ifade yerine (örneğin) “yapraklar ağlıyor” gibi açık bir imgesel ifade “daha şiirsel” oluveriyor.
Geçenlerde bir genç dostumla yürüyüşte benzer bir durumla karşılaştık. Onun sorusu: “şiir nedir ki?” şeklindeydi. Ben de oradan geçen, daha doğrusu parkın içindeki çeşitli yükseklikleri düzenleyen basamakların birinden inen iki genç kadını kastederek: “iki kadın basamaklardan iniyor” değil de, “iki güzel süzülüyor yükseklerden” şeklinde de ifade edilebileceğini söyledim. Birinci ifadeyi değil de, ikinci ifade tarzını (içeriksel olarak değişkenleşebilir elbette bu sözcük kümesi) yeğleyen bir yasal güç varmış gibi davranıyor şiirler. Örneğin burada “yükseklerden” yerine “yukarıdan” denmiş olsaydı, yine anlam doluluğu, “yükseklerden” ifadesinde olduğundan çok daha fazla olacağı da anlaşılır; hatta, çoğul durumu “(yüksekler) değil de tekil durum (yüksekten) olması durumunda bile, okur ve alımlayıcı açısından yine bir (anlam boyutunda) açılma veya kapanma söz konusu olacağı akla gelebilir. Kısacası: şiir, (bilindik iletişimsel düzlemde) anlaşılması istenen bir yapı ve biçimsellik değildir. Anlaşılmak, şiir boyutunda “iletişimsel” değil, başka bir yön ve çerçevede gerçekleşiyor. O halde, doğrudan bir “işe yarama durumu” yok, somut bir deyişle: okura açık ve iletişimsel anlamda birebir mesaj sunmuyor. Şiir, sanki iç-biçimsel bir yasallıkla okur yokmuş gibi davranıyor en özet tanımıyla. Yani: şiir kendi kendine söyleniyor.
Ruhsal bir süreçliliğin dışavurumudur şiir. Bu tanım, terminolojik bir yaklaşımdır kuşkusuz. Ama, çözümlenmesi sonsuz yarar sağlar yine de. İlk önce şu denmek isteniyor: şiirde her bir birim (sözce) kendine dönüktür, kendisinin dışındaki bir şeye değil. Ama bu ilkesel kendine-dönüklük içinde aynı zamanda her bir birim doğrudan “mutlak benzeşim” boyutunda ve anlamında ancak tümel işlevine kavuşabilir. Bu ne demek acaba? Bu şu demek olmasın: Şiirde örneğin “ben” şeklindeki bir birim, hem “ben” anlamındadır, hem –aslında!- ben diye düşünülen yazar/şair ben (lirik özneden farklı) olamaz. Farazi anlamda o zaman, “yaprak” sözcesi pekala şiir içinde (“gerçek”) yazar ben’i karşılayabilir; tıpkı “yelkenli” hayatın dinamizmini karşıladığı; “deniz”in “insan ruhu”nu karşıladığı gibi (bu örnekler kültürler-üstü tümel simgeler durumunda olduğu için burada kullanıyorum). Bu haliyle o zaman, kimi yöre ve kültürel sınırlılıklar içinde bazı sözceler –tekrarlana tekrarlana- belli bir anlam sabitliğine kavuşabilir de. Dönemsel, ulusal vs. şiir gelenekleri de bu şekliyle ve yolda pıhtılaşır. Şimdi soru şu: şairin yolu, bu –önceden belirlenmiş güzergahlarla dolu- yönde mi genişler, yoksa sahiden tekil ve benzersiz midir? Şair, her biri ürününde yeni ve ilk midir, yoksa hep gelenek mi konuşur onun ağzından. Bu soru, elbette ki salt kendi başına değil de, ancak bu forumdaki katılımcılar adına ve nezdinde bir değere ve anlama sahiptir.
Sıkça rastladığımız bir denklem: “yeni” bir katılımcı arkadaş, “eski” bir üyeye şiir yazmadaki ustalık ve beceri odaklı noktaları sorar; kısacası: “öğrenilir boyutlarını” merak eder. Evet, şiir yazma nasıl öğrenilir? Bu soru, “şiir öğretilir” şeklinde bir öncele dayanır; acaba öyle midir? Tartışma işte asıl burada başlıyor, ve bu bağlamda ben tartışmanın kendisini yönlendirmemek için şu soruyla veya (kışkırtıcı düzeye kadar çıkarılmış) tanımla bitirmek istiyorum, daha doğrusu geçici bir süreliğine düşüncelerimi ertelemek istiyorum:
Şairin, gelenekselleşmiş yollardan ve tekniklerden ilerlemesi durumunda varacağı nokta, suskunluktur; şiir söylemesi için, “bilgisiz” ve her seferinde “bilgisiz” (ilk elden) bakması gerekir dünyaya!
Bu savlamanın dayanak noktası yine kunduracının yaptığı iştedir: kunduracı, gelenekselleşmiş tekniklere ne denli yakın ve sadık davranırsa, işlem sonrasındaki ürünü de o denli güvenilir olurken, şairin yaptığı işlemler ne denli “özgün” yollardan yürütülürse, o denli şiir olur. Buna itiraz var mı? Ya da aynı içerikli şu saptamaya: her bir şiir, tüm kendisinden önceki şiirleri arkada bırakmak için yazılır.
Not: bu düşünceler, son beş gündür forumdaki şiir kümelerinde -gelişi güzel bir yönelimle- dolaşırken edindiğim izlenimlerle yakından bağıntılıdır; şiir kümelerinde sunulan metinlere örnekseme yoluyla olsa bile değinmeden önce bazı konularda bir netlik sağlanması gerekir diye düşünüyorum. Aksi takdirde, salt kişisel beğeni veya kişisel değerlendirmeler söz konusu olacaktır. Fakat, kişisel değer ölçütlerinin tümel şiir sanatını anlamak için pek yararlı olmayacağı, kesindir.
Öncelikle yorum yapabileceğim bir eserinizi izedebiyatta bulamadım.
Ve neden Kenan Bey'in size yazması, sizin açınızdan bu denli önemli... İletilerinize bile cevap vermiyor. Hem verse siz daha mı önemli kişi olacaksınız ki 15 gün arayla kendisi şiir onaylıyor. Kitap fuarları bitti ama 2006 hediyelik eşya fuarı falan var. Haddini bil otur yerinde. Kişileri fazla meşgul etme. Sen de İzmir'li misin. Çetesiniz siz çete.
Nida Arkadaş!
Sen Kenan’ın avukatı mısın? Yeri geldi kendisinden bana bir mektup yazmasını istedim. Hem bunu özelime yapmasını, dolayısı ile forumu işgal ektmeyelim demesine getirdim. Ne var bunda? Belki ben ona özelden bir mektup yazdım cevabını alamadım, onun cevabını istiyorum. Kötü bir şey mi yaptım yani. Çeteliğime gelince..Evet haklısın. Namlarından biri de “Çete ibram’ın torunu’dur. Yalan değil, doğru ha…