Genel Tartışma
125 görüntülenme · 670 ileti
“her bir şiir, tüm kendisinden önceki şiirleri arkada bırakmak için yazılır.”
Her bir yarış atı, önünde koşan diğer atları geçmek için koşar…
Doğrusal mantık bağlamında bakıldığında birinci tümce ile ikinci tümce birbirine doğru orantılı. Sununun yelpazesini biraz daha açarsak, karşımıza kunduracı usta çıkacak ki frezecilerin ve sayacıların türevinden gayet mutlu bir biçimde arkasına yaslanarak (ayaklarını tezgâha uzatmasa da) solvent bazlı yapıştırıcıların eşliğinde sigarasını tüttürecek. Kaytarılmış dakikanın mutluluğunu yaşarken, kanser illeti ile burun buruna gelecek. Su bazlı yapıştırıcıların itici kokusuzluğundan bi haber.
Şair kimdir?
Kimlere şair denmiştir?
Şair vasfını onlara kim vermiştir?
Yukarıda ki üçlemin, ilkine yanıt verildiğinde alt satırlara oturmuş suni sorumların kifayetsizliği bize sırıtacak.
Klasik olacak ama benim nezrimde cevabı çok basit. Şiir bir duygu selidir. Şair de bir ressam, bir çalgıcı, tamirci, otostopçu, mimar, terzi, çoban, aşık, asker, kondüktör, palyaço, ateşe, cellat, korucu, seri veya tekil katil hatta kunduracı yani her mesleği içinde barındıran bir fahişedir. Bir oto tamircisinin yazdığı sevdiği kızı 13-15 açık ağız İngiliz anahtarına benzetmesi kadar olağandır, düşüm.
Değerli İsa,
önceden de benim şiir/roman/tiyatro metinleri yazıp yazmadığım konusunda bir iddiam olmadığını ilan etmiştim; gözünüzden kaçmış olmalı. Benim kim olduğum değil, bu foruma hangi niyet ve düşüncelerle katıldığımı da defalarca andım, gösterdim, örneklendirdim. Kimliğim o kadar önemli mi sizce? Bu kişilere merakınızı ben anlamıyorum. Ben de sizin kişiliğinizi hiç sorgulayıp haddime olmayan yorumlamalarda bulundum mu şimdiye kadar? İstesem de, bu kadar vakti nereden bulabilir insan? Çok içten ve samimi söylüyorum: kişiliğimle değil de, "benim" demekten bile çekindiğim ve bu foruma bir şekilde taşıdığım fikirlerle (olumsuzlama yönünde bile olsa) değerli zamanınızı doldursanız bence kendinize daha iyi etmiş olursunuz. Bende ne olabilir ki? O kadar üstünde düşünmeye değecek bir adam olduğumu -samimi söylüyorum!- düşünmüyorum.
Sevgiler
Suyel
Not: bu yönelimler artık bir şey getirmiyor...
Okuma ile yorumlamayı birbirine karıştıran bir yönelimin dibinde ve arkasındaki güdüyü adllandırmak neden bu kadar zor oluyor? Bulanık sulara ağan yüzlerde neden hiç neşe görülmüyor? İnsan, her yerde, her bir noktasında, kendisidir, salt kendisi.
Kısacası:
Takırdayan nalın bir çivisi eksiktir. (Portekiz Atasözü)
Suyel
dem vurulur geceden kalma ışık ile
yıldız vurmuş sayıklamalar
ağız dolusu salya
esrik sevda düşleri
ne, zaman görünür
ne, el ile tutulur hüzün
iki yüz
riya uluorta
öylesine dolaşır elinde kalem
caka satar o yana / bu yana
adam olan anlar elbet / o ayrı
ama
herşey şiir bugün
herkes şair gayrı...
Dinlemek, anlatmak, bakmak.
Etkin bir anlatımın sırrı, kendi okurunu yaratmasındadır. Varolan okurlara seslenmek, anlatmak değil, öğretmeyi içerir. İnsan neden anlatsın? Günümüzde insan neden hala anlatsın diye de genişletilip netleştirilebilir bu soru. Bize sürekli bir şeyler sunulur. Öyle bir dünya içine kurulmuşuz ki, hareketsizlik içinde bize sunulanı devşirme veya dönüştürme özgürlüğü tanınmaksızın büyük metnin taarruzuna mağdur bırakılıyoruz. Ne yapsın insan bunca metin birimi veya parçalanışı karşısında? (büyük metni okuma gayretleri boşunadır: üst-gerçekliği aradan alınmıştır yeryüzünün!) İçine gömülen ilgili dinleyiciyi en sonunda yitirmekten başka ne çaresi olabilir tekil insanın?
Evet, bir şey, tarihimizin ilk şafak anlarından beri bizi dinlemeye itmekteydi. Dinleyicisiydik kocaman evrenin. Dinleyerek evrenin yasalarını öğrendik. Kulak misafiri olmak değildi işimiz, hayır: kulak veren dikkatli öğrencilerdik. Müzik, en azından ritimli bir olgu bütünü olarak süzülürdü dünya içimize. Ve bunun bir anlamı olurdu: şu ya da bu kılıfı içinde betimlediğimiz. Şimdi artık öyle değil. Biz dinleyici olmaktan çıktık. Yerine henüz yeni bir rol biçilmiş de değil doğa tarafından, -biz büyük metnin mağdurlarıyız şu an.
Dünya, soyutlanmış bir sahne olarak kafamızın içinde bir top gibi iç-duvarlara çarpa çarpa seker durur. Bir hisse sahibiz evet, mamur, bulanık, sersem bir hisse; sendeleyip durur bizimle birlikte, bir o yana bir bu yana. Dil? Dilimiz kekemeden öteye gidememektedir. Anlatımı kıran bir araçtır dil. Açığa çıkarmaktan, betimlemekten muafiyeti tescil edilmiş bir sıçrama tahtası. His veren bir şey, tat ve doku yaratan bir şey, dil dedikleri. Uyarıcılar bulup satmak, günümüzün en belirgin icadıdır. Dil, bir uyarıcıdır artık. Bir hap gibi. Bu nedenledir ki, dil “sinyaller”den oluşan bir “iletişim aracı”na indirgenmiştir. Anlatıcılar, günümüz anlatıcıların tümü, sinyallere tıpkı tren makinistlerin lokomotifteki düğmelere gibi hükmeden ve serbestçe kullanabilmeyi öğrenmiş kişilerdir. Orta ve büyük parmakların belli bir tazyikle birbirinden kopması: parmak şıplatması.
James Joyce’un hayali gerçektir bize. Onun “avantgardist” tutumu, bizim bünyemizde bir tür bayat deja-vu duygusundan başka bir heyecan, dürtü yaratmıyor; dışarıdaki sahnede, hani gündelik hayat sahnesi var ya, evet, gerçekliğin kendisi tarafından her an bize anlatılan Dünya, 24-saatlik bir Bloom Dünyasıdır artık. Bunun ayrıca yazınsal metin düzeyine rafine edilmiş hali, elbette ki buruk ve bayat bir anımsatmadan öteye gidemez. Bir de anlatımlarda şöyle –tuhaf- bir rekabet angajmanı söz konusu: görsel araçların sundukları dünya ile sidik yarışına giren metinler. Ne hoş ama! Ne adaletli bir rekabet doğrusu! Sonuçta bir tek belirleyen vardır: Heyecan, farklılık, tek düzeliğin ötesini iptal etmiş bir gerçeklikten kurtuluş, ne pahasına olursa olsun. Buna “öyküler” deniyor.
Öykü anlatmak, ne budur ne de şudur. Rekabet hissi basmaz insana. Heyecan beklentisi teşvik edilmez. Kulak duyusunu yitirmiş bizler için öykü dinlemenin sırrı nerededir artık? Kestirmek zor. Öyle metinler bir araya getirilmelidir ki, öyle narin ve yine de kalın hatlı örgü teknikleri ile dünya yeniden bireşimsel bir titreşime geçirilmelidir ki, evet, bu işte öykü dinlemenin ta kendisidir duygusunu tekrar yaşayabilelim. Peşinen öykü dinlemenin ne olduğu konusunda hiçbirimizin bilgisi veya deneyimi günümüz gerçekliğini ve durumunu ölçebilecek ayarda ve denklemde değildir. Bizi bir büyük alış veriş mağazasının çeşitli reyonlarında bir tur attırmaya zorlayan romanlar olsun, iç dünyamızın teşhirci orgazmlarını bize allandıra ballandıra çağrıştıran göz kamaştırıcı düşleri olsun; kırık dökük kapı önümüzün hurdalığını gözümüzü körelterek önümüze yığan çaresizlik tacirliği olsun: bunları dinlemiyoruz, bunlara birer uyarıcı gözüyle kendimizi molalarımızda bozuk para gibi dağıtıyoruz. Hepimiz farkındayız: dinlemiyoruz. Gözümüz başka, uzak yerlerdedir hep, o büyük metni özlüyoruz. Kaybolmuş, aradan çıkarılmış büyük metni. O büyük sırrı. Hani var ya: Kafka’nın “mesaj”ındaki ulak, imparator ölüm döşeğinde hani bütün saray halkı önünde yanına çağırıp kulağına o büyük mesajı fısıldar da, ulak sonra yola koyulur: ama boşuna, zira saray o kadar büyüktür ki, iç avlularından bile –varsayalım ki bir gün çıkabildi- saray bahçelerine bile ulaşması olası dışıdır hani, fakat, yine bunları da geçti diyelim, o surları nasıl geçecek peki? Mümkün değil, mümkün değil, geçemez, ama –tut ki- o ilk suru ve ondan sonraki surları da geçti, peki o tarlaları, o denizleri ve ülkeleri nasıl geçecektir ulak…sense bir akşam vakti pencerende oturmuş öylesine uzaklara bakıp beklersin koltuğunda.
Bir tek tesellimiz vardır artık: ulağın yolda olduğu kanaati. Hep yolda olduğu, ebediyen yolda, saray avlu ve bahçe ve surlarını yorulmadan aşmaya çalışarak bize doğru yola koyulmuş olduğu bilinci…pencereden böyle dalgın dalgın bakışımız yoksa nasıl gerekçelendirilebilir, nasıl açıklanabilir?
Evet: kuşkusuz etkin bir anlatımın sırrı, kendi okurunu yaratmasındadır.
Hitabımda bir yanlışlık yok, kısaltmanızla size hitap etmişim. Yanlışsa geri çekerim.
Evet sayın Zeynep Gün. Haklısınız benim sinirlerim hakikaten bozuldu.
Ve sayın Yakup Suphi Yel!
Asıl ben sizden özür dilerim. O anlık haletiruhiyem.. inanın çok farklı idi.
Sayın Zeynep Gün’ün dediği gibi sinirlerim bozuktu ve size öyle bir ileti atmış bulundum.
Ayrıca; Nida benim eski bir arkadaşımdı. Ve erkek o.O nun anlayacağı tarzda bir hicviye yaptım size attığım önceki iletide.. Ben onu hoş gördüğüm gibi, o da beni hoş görür diye düşündüm.
Ayrıca forumu kişiselleştirdiğim için tüm katılımcılardan özür diliyorum. Kırdıklarım da dahil…
Saygılarımla…
Gittim...
Kimsen ( iz ) biraz daha akıllı davranın...
Bunca insanı salak yerine koymaya ne hakkın ( ız ) var...
Sahte isimlerle , paravan adlarla evcilik oynamayı bırak ( ın ) artık...
Ne tesadüfse daha önce hiç foruma katılmamış adamlar birden bire ağız birliği yapmışcasına müthiş eserlerden bahseder oldu...
Saçmalamayı kes ( in )...Sınırları daha fazla zorlama ( ın )...
Karşın ( ız ) da aptal sürüsü yok...
İmdat bey sarfettiğiniz sözler pek acınılası. Evet bahsi geçen kimselerin birçoğu foruma katılmamış olabilirler bir fikrim yok, siz izlemişsinizdir söylediğinize göre. Ben kendimden örnek vereyim, izedebiyatı uzun süredir izlemiyorum, gelişmeleri de takip edemiyorum sosyal uğraşlarımdan ötürü. Neyse ne, sözüm şu ki Yaşar Kemalle filizlenen, onun edebiyatına gönül veren biri olarak bu ve benzer sitelerde Yaşar kemal yazıp bulduğum her şeyi okuyorum, İzedebiyatta da Semih beyi tasvip ettim. En azından dileğimi söylemek üzre, beğenimi, iletmek adına mesaj yollamak istedim. Bu ileti için de üyelik beyan ediliyor. Bunun için üye oldum ve foruma ilk ve -cevap vermediği için kendisi- muhtemelen son kez katılıp onu övdüm. Evet onu okudusanız düşündüğünüz gibi, şişirme olmadığını da anlarsınız. Benim bu şartlar da varsam, diğer kişilerde olabilir. Aklınızla övünen siz aslen nasıl böyle bir hataya düştünüz anlamıyorum. uğur ola iyi akşamlar.
Bir ağızdan çıkmışcasına yeni bir Yaşar kemal şeklinde yaklaşımlar ve prim yapma usulünden başka birşey olmayn üç-beş yazı...
Bahsi geçen şahsı hiç okumadım okumayı da düşünmüyorum çünkü bu yapılandan haberi olduğu ya da yaptığı - yaptırdığı fikrindeyim...
Foruma katılan üyelerin adlarının altında kaç ileti yolladıkları yazıyor.Zahmet edip bakın bakalım kaç iletileri var ? Neden bir anda isim patlaması oldu ve forumun yerini bilmeyen üç-beş kişi aynı nokta da buluşup aynı kişi için methiyeler dizdiler ?
Madem bu kadar edebiyat düşkünü bu adlar neden şu zamana kadar hiçbir konuya katılmadılar da...Eş zamanlı reklamlar da kesiştiler ?
Bırakın bu çocuk oyunlarını...
Yazacaksanız yazı , okuyacaksanız okuyun...
Saçma usullerle prim hesapları yapmayın komik oluyor bir o kadar da can sıkıcı...
Sizinle pek az bir konuda görüş ayrılığımız, pek çoğunda da görüş birliğimiz olmuştur. Bu sebepten ricamı hoş göreceğinize inanıyorum. Ben de ilk başlarda birkaç kişinin ve iletinin kalp olduğunu düşünmüştüm. Hatta kendimi kimin kim olduğunu adamaya vermiştim. Fakat sonra gördüm ki aslında zararlı bir uygulama bu. Sonuçta siz sahtesiniz diyerek foruma bir şey katmış olmuyoruz... Ayrıca yeni katılımcıları da ürkütmüş, incitmiş olabiliyoruz... Çünkü böyle bir iddianın lehinde ya da aleyhinde ancak farazi konuşulabilir, somut bir sonuca varmak olanaksız gibidir. Tahmin etmiyorum ki kimse çıkıp nüfus cüzdanının bir örneğini yollasınız size... Neyse, umarım anlatabilmişimdir, öfke gösterinizin yersizliğini...
Evet, ben de -sevgili İmdat - Kenan'ın görüşlerine katılıyorum. Forumda daha uzun süredir emek veren insanların katılma yükümlülüklerinin yanı sıra "katmak" gibi bir yükümlülüğü de söz konusu. Bunu sana akıl vermek için söylemediğimi umarım biliyorsundur; sadece özde olumlu duyarlılığını olumsuz bir hamle ile işlevsizleştireceksin diye söylemiş oluyorum. Sanırım, kendince de bir nedenin var bu girişiminde, bağışla eğer bu nedenini şu anda anlamak değil de, sana görüşlerimi böyle mesafesiz bir şekilde söylemek yolunu tercih ettiysem.
Bu arada, forumdaki genel etkinlik yoğunluğunun -bu tartışma ortamı bağlamında söylüyorum- epey düştü hepimizde, yeni yıla zor girdik anlaşılan...acaba bunun yönelimsizlik ve herkesin kendi başını kendi kum tepesine sokması ile mi ilgili? Görüşlerini(zi) merak ediyorum...şimdilik sevgilerle
Suyel
Not: Türkçe atasözlerini pek bilmiyorum, ama altın ve çamurla ilgili veya güneş ve çamurla ilgili ve sıvamakla da ilgili bir atasözü vardı; o atasözünde önemli bir anlam var galiba, o anlamı göz önünde tutup daha rahat ve "kayıtsız" kalabilirsin belki...bir de değerli olan şeyi kimse değersiz kılamaz, değersiz olan şeyi de kimse fazladan değerli kılamaz. Değil mi?
O dediğini başarabilseydim dünyanın en mutlu insanı ben olurdum herhalde...
Üzerimizde genel olarak bir garabet var galiba.Güvensizlik diz boyu...Bu kişilerin birbirini tanımadığından kaynaklanıyor...
Sanal korkulardan kaynaklanıyor.
Ama ben koyduğum tavırda haklı olduğumu düşünüyorum...
Bir isim etrafında eş zamanlı birleşimler ki bu birleşen kişiler ilk iletilerinde bunu yakalıyor...
O kişi çok iyi bir yazar bile olsa komedi ortasında değersizlik yaftası asıldı boynuna....
Bu arada atasözlerini , deyimlei iyi bilirim yeri gelirse kullanırım da ama o zaman yine bana " mahalle ağzıyla yazma " derler...
Ve Kenan ( bey )
Bey demediğin için sağolasın ( ız )
Kimin kim olduğu gibi bir dalaşmaya girme derdinde değilim sadece komedinin sona erdirilmesi taraftarıyım...
" Taşıma su ile değirmen dönmez "
Bilen arkadaşlara soruyorum; öğleden önce forumdaki bir yazar arkadaşın sayfasında bulunan iki metne yönelik yorum ve değerlendirme ekledim, fakat, o metinler görünmedi; ben de kayıt etmemiştim, sanırım kayboldu, yazık oldu...ne yapabilirim o metinleri bulmak için?
Suyel
Not: şiir yorumları Kenan Şahin'in iki metni üzerine idi.