"Gelecek, şimdiki zamandan çok da farklı değildir; sadece daha pahalıdır." - George Orwell"

Kitap Dünyası

Öneriler

13 görüntülenme · 105 ileti
??? #41
zaman kaybı olarak gödüğünüzden sanırım; -HABERCİ ÇOCUK CİNAYETLERİ -REFAKATÇİ -İKİ GENÇ KIZIN ROMANI isimli romanlarını okumadınız. gazete yazılarını seversiniz sevmezsiniz o ayrı bir durum. ama romancı olarak neden zaman kaybı olduğunu söylerseniz pek sevinirim.
??? #42
??? kullanıcısına yanıt
Hakikaten denemelerinden kalma bir düşünce.Üslubunda beni iten bir şeyler var;ama düşüncemi tekrar gözden geçireceğim.Teşekkürler
??? #43
Hz. Muhammedin Yaşam öyküsü
??? #44
Yazar Fatih Okumuş'un Hz. Muhammedin Yaşam Öyküsü adlı kitabını her güzelliği seven değerini anlayabilecek insanlara öneriyorum...
??? #45
??? kullanıcısına yanıt
Sayın Alagöz, yanılıyor olabilirim, ama sanırım 15.yy Japon şairlerinden Basho'ya ait bir haikuyu sizinle paylaşmak istedim: Gece boyunca avluda, kuyunun etrafında dolaştım: Kurbağa sesleri. Esenlikler dilerim. suyel Not: bu haikunun aslında bir de (şiirin tümünü derinleştiren) başlığı var: sonbahar.
??? #46
??? kullanıcısına yanıt
Değerli Forum üyesi, sanırım siz, William Faulkner'in adı geçen eserinin çevirisini almayınız dediniz, -yanılıyor da olabilirim. Yoksa özgün eser hakkında onu kendi kültürel çerçevesinde alımlamadan böyle bir yargıya varmazdınız sanırım, ama yine yanılıyor olabilirim. Bir kısa zahmetle beni aydınlatırsanız sevinirim. saygılar suyel
??? #47
Ben sanıyorum ki çevirisinden bahsediyor. Ayrıntı Yayınlarının Faulkner'in orjinalini basacağını zannetmiyorum. "Alımlamak"ı merak ettim, araştırdım, öğrendim. TDK yer vermemiş ama başka kaynaklarda "tahsil etmek" anlamında kullanılıyor. Bilmeyenlere duyrulur... [[I]][[B]]Yeni bir kelime öğrenmeden geçirilen bir gün, boşa geçmiş bir gündür.[[/B]][[/I]]- M. Doğan :) Saygılarımla, M. Doğan
??? #48
MİLAN KUNDERA ; GÜLÜNESİ AŞKLAR SALİNGER ; DOKUZ ÖYKÜ NİCK HORNBY ; ÖLÜMÜNE SADAKAT IRVIN YAlom; Nitzsche AĞLADIĞINDA A.E.POE ; TÜM HİKAYELERİ
??? #49
??? kullanıcısına yanıt
Değerli M.Doğan, "alımlamak"la ilgili üretken uyarınız için teşekkür ederim; ben bu sözcüğü "okumak"tan farkını vurgulamak için kullandım. Gariptir, "yeni" bir sözcük olarak bilmiyordum (gerçi benim için her bir sözcük, hangi dilde olursa olsun, hep yenidir ya...o ayrı bir konu...). Sevgiler saygılar. suyel
??? #50
[[B]]Arkadaşlar Lösemili çocuklar yararına şiir kitabı çıkmıştır.Gelirlerinin tamamı lösemili yavrucakların tedavisinde kullanılacaktır. Çok cazip bir fiyata satışını yapıyoruz. Kitap fiyatı+posta ücreti:9 YTL [[U]] Bize destek verin!Bİr lösemili yavrunun daha kurtulmasına yardımcı olun[[/U]]
??? #51
[[B]]İrtibat Tel= [[U]]0537 853 35 44[[/U]] E-mail=[[U]]kendingibi@hotmail.com[[/U]]
??? #52
Değerli arkadaşlar, aşağıdaki bu metin bir dostum tarafından henüz yayımlanmamış bir çevirisidir. Metkup 1903 tarihinde Hugo von Hofmansthal adlı bir Avusturyalı yazar tarafından kurgusal düzeyde ele alınmıştır. Kurgunun geçtiği zaman ve şahıslar metkupta belirtilmiş; mektup dili (çeviri dili de) o döneme adapte edilip uyarlanmıştır; dilin yüzeyinde takılı kalmamak gerekir; dipteki fikir ve görüşler son derece çağcıl ve günümüz sorunlarla sarmalanmıştır. Mektubun buradaki sunuluş nedeni: modern sanat ve edebiyat ile bu modern sanatın sınırları ve ötesi nedir sorusuyla belirginleşebilir. Her türlü -ciddi!- tartışma yönelimi burada bizi ileri götürecektir kuşkusuz. Bu sitede yayınlanan metinler olsun, görüşler ve fikirler olsun, aslında birçoğu buradaki fikirlerle bir tür akrabalık içinde olduğu -en azından benim görüşüme göre- açıktır. Bunları ortaya çıkarmak gerekir; ama ben belirleyici ve yönlendirici olmadan hemen susup genç Lord Chandos'un sesine bırakayım işi... suyel BİR MEKTUP Bu, Earl of Bath'ın küçük oğlu Philipp Lord Chandos'un, sonradan Verulam Lordu, ayrıca St. Albans Kontu olan Francis Bacon'a, ondan, edebiyat çalışmalarını büsbütün kestiğinden ötürü özür dilemek için yazdığı mektuptur. İki yıllık suskunluğumu görmezden gelirmiş gibi bir tarzla bana yazmanız, bir lütûftur, yüce, değerli dostum. Hayatın tehlikesinden haberdar, fakat yine de cesaretleri kırılmamış, büyük insanların ancak hükmettiği bir anlayışla, hakkımdaki merakınıza olsun, size göre içinde bulunuyor göründüğüm zihinsel donukluğumu garipsemenize olsun, bir hafifliğin ve de şakanın havasını katıyor olmanız ise, lütuftan da öte bir şeydir. Mektubunuzun sonuna Hippokrat'ın şu sözlerini ekliyor: «Qui gravi morbo correpti dolores non sentiunt, iis mens aegrotat.» ve benim, sadece rahatsızlığımı yenmek için değil, daha ziyade duyumu iç dünyamın bu garipliği bağlamında keskinleştirecek bir ilaca ihtiyacım olduğunu belirtiyorsunuz. Size, üzerimdeki hakkınız nasıl gerektiriyorsa, o şekilde cevap vermek, kendimi tümüyle açmak istiyorum, ama, kendimi buna nasıl ayarlamam gerekir, bilmiyorum. Değerli mektubunuzun hitap ettiği kişiyle aynı mıyım hâlâ, onu bile tam bilmiyorum; on dokuzunda iken, o «Yeni Paris»i, o «Daphne'nin Düşü»nü, o «Epithâlâmium»u, semavi bir kraliçenin, bir de bazı, epey anlayışlı Lord ile Bayların hâlâ hatırlama iyiliğini gösterdiği, ve sözlerinin parıltısı altında coşarak akan o çoban oyunlarını yazmış ben, şu an yirmi altı yaşındaki ben miyim acaba? Ve yine şimdiki ben miyim, yirmi üç yaşında, Venedik'teki büyük meydanın taşlı geçitleri altındayken, kendi içinde, Romalı dönemlerin zihinsel temeli ve yapısını, evet, kendisini Palladio'nun ve Sansovin'in denizden sıyrılmış binalarına kıyasla çok daha fazla coşturduğu o iç yapısını bulan? Ve benim, eğer aynı kişi isem ben, en yoğun düşünme gücümün bu doğumundaki bütün iz ve yaralarını, şu anlaşılmaz benliğimin derinliklerinde büsbütün kaybetmiş olmam, nasıl mümkündü, -o kadar kökten kaybetmişim ki her zerrecik izi, önümde duran mektubunuzda o küçük makalenin adı bile şimdi garip ve soğuk soğuk bakıyor yüzüme, -evet, onu bir araya getirilmiş sözlerin aşina görüntüsü olarak algılamaktan ziyade, sanki bu Latince kelimeler, bu birleşimde ilk kez gözümün önüne geliyormuş da, her sözcüğü ancak ayrı ayrı anlayabildim. Ancak, tabii ki, bu, benim, ve sadece söz oyunu vardır bu sorularda, -kadınların ya da, -bilirsiniz!- nesnelerin özüne gerçi girmekte hep aciz, fakat günümüzde önemi büyütülen güç araçları bol olan adilerin katında yararlı olabilecek bir söz sanatıdır bu. Ancak, kendi içimi Size açmalıyım; bir tuhaflık, bir nezaketsizlik, ne isterseniz, zihnimin bir hastalığı deyin buna, köprüsüz bir uçurumun beni sözde önümdekilerden olduğu kadar geride kalan ve, -o kadar yabancıdır bana- kendimin diye nitelemekten çekindiğim Edebiyat çalışmalarından aynı derecede soyutladığını anlamanızı yeter ki sağlasın. Bilmiyorum, güzel coşkunun birlikte geçirdiğimiz günlerinde taşıdığım çeşitli küçük planları bana tekrar hatırlattığınızda, Sizin iyi niyetinizin tutarlılığına mı daha fazla, yoksa hafızanızın inanılmaz keskinliğine mi hayran kalayım. Gerçekten, rahmetli şanlı büyüğümüzün, Sekizinci Henry'nin ilk iktidar yıllarını tasvir etmek istiyordum! Büyükbabamın, Exeter Dükü’nün geride bıraktığı, Fransa ve Portekiz ile yaptığı müzakerelere dair notlar, bir bakıma bunun için temel oluşturuyordu. Ve Sallust'tan da o mutlu, canlı günlerde sanki hiç tıkanmamış yollardan gibi, yüreğimin içine biçimin bilgisi akıyordu, -o derin, gerçek ve ancak retorik ve suni hamlelerdeki boyutun ötesinde sezilebilen iç-biçimin; hakkında, maddi olanı düzenlediğini söylemenin artık olanaksız olduğu, zira onu içten doldurup aşar, ortadan kaldırır ve aynı anda Edebiyat ve Hakikat yaratır, ebedi güçlerin karşılıklı oyunu, -bir şey, müzik ve cebir kadar muhteşem. Bu, benim en sevdiğim planımdı. İnsan nedir ki, plan yapıp durur! Başka planlarla da oynuyordum. İyi niyetli mektubunuz bunları da gün ışığına sızdırır. Her biri kanımın bir damlasıyla süzdürülmüş olarak, önümde hüzünlü sinekler misali, mutlu günlerdeki berrak güneşin artık üstüne düşmediği karanlık bir duvarda dans eder. Eskilerin bize emanet olarak bıraktığı, ressam ve heykeltıraşların ise sonsuz ve düşüncesiz bir zevk aldığı masal ve efsanevi hikayelerini; soluğunu sanki bazen bir tülün arkasında gibi duyduğumu sandığım esrarlı, tükenmez bir bilgeliğin hiroglifleri olarak çözmek istiyordum. Bu planı anımsıyorum. Temeline bilmem ne türde duyarlı ve zihnî bir haz katışıktı: Kovalanan geyik suya misali, ben de bu çıplak, parlayan bedenlere hasret duyuyordum, bu Siren ve Dryadlar’a, bu Narzissus'a ve Proteus'a, Perseus ve Akäona'a: İçlerinde kaybolup içlerinden dışarı sayısız dillerle konuşmak istiyordum. İstiyordum. Başka bir sürü şey istiyordum. «Apophtegmata» adında bir derleme kitabı hazırlamayı düşünüyordum, hani Julius Caesar'ın yaptığı türden var ya: Cicero'nun, bir mektubunda bundan söz ettiğini anımsarsınız. Burada, zamanımızın bilgili adamları ve esprili kadınlarıyla alış verişlerimde, veya seyahatlerimde karşılaştığım, halkın içinden özel kişiler veya terbiye sahibi ve namlı şahıslardan derlemeye muvaffak olabileceğim en tuhaf sözleri yan yana getirmeyi tasarlıyordum; eskilerin ve İtalyanların eserlerinden güzel söz ve düşünceleri, ve daha başka, kitaplardan olsun, el yazma ve sohbetlerden olsun, karşıma çıkan her şeyden edindiklerimi, bununla birleştirmek istiyordum; sonra özellikle güzel bayram ve törenlerin düzeni, tuhaf kanunsuzluklar ve cinnet vâkaları, Hollanda, Fransa ve İtalya'daki en büyük ve olağandışı binaların tasvirini ve daha başka birçok şey. Bütün eserse, «Nosce te ipsum» (kendini bil) adını alacaktı. Sözü kısa tutmak gerekirse: O zamanlar, bir tür sürekli sarhoşluk içindeyken, bana tüm varoluş bir bütün olarak görünüyordu: Zihinsel ile bedensel dünya benim için bir karşıtlık oluşturmuyor gibiydi; aynı şekilde kırali ile hayvani düzen, sanat ile sanatdışılık, yalnızlık ile toplum; her şeyin içinde tabiatı duyuyordum; çılgının sapmalarında olduğu kadar, bir İspanyol töreninin en uç inceliklerinde de; genç köylülerin hantallıklarında bulduklarım, en tatlı alegorilerde olduğundan daha aşağı değildi ve bütün tabiatta kendimi duyuyordum; av kulübemde, pasaklı bir insanın güzel, sakin bakışlı bir ineğin memelerinden bir ahşap kovaya sağdığı ılık, köpüklü sütü içime çektiğim zamanki halin, çalışma odamın pencereli cumbasında oturarak bir sayfanın içinden tatlı ve köpüklü zihin besinini içime akıttığım zamankinden hiçbir farkı yoktu. Biri diğerinin aynısıydı bana; hiçbiri diğerinden ne düşsel, gerçeküstü doğasında, ne de bedensel şiddetinde geri kalıyordu, ve bu şekilde hayatın bütün enini kaplayarak sağ ile solunda ilerliyordu her günüm; her yerde ortasındaydım, asla bir yalan bulmadım: Veya bana öyle geliyordu ki, sanki her şey bir mecaz ve her yaratık bir başkası için anahtardı da, ben kendimi, hepsini sırasıyla tacından tutup onunla diğerlerinden açabildiği kadar çok sayıda kapı açan kimse olarak hissediyordum. O ansiklopedik kitaba vermeyi düşündüğüm ad işte buradan ileri geliyor. Bu gibi niyetlere girebilen birisi için, zihnimin bu denli şişirilmiş hadsizlikten, içimin artık kalıcı hali olan güçsüzlüğün ve acizliğin bu son noktasına kadar büzülüp çökmesi, tanrısal bir önduyumun iyi tasarlanmış planı gibi gelebilir. Ancak, benzeri dini anlayışların üzerimde hükmü yoktur; yandaşlarının birçoğu oraya takılıp sükûnete ulaşırken, benim düşüncelerimin, içinden tutunamadan dışarı, boşluğa uçtuğu örümcek ağlarıdır bunlar. İnancın sırları; hayatımın kırları üzerinde parlayan; daima kalıcı bir uzaklıkta, oraya koşup mantosunun eteğine sığınmayı getirirsem şayet aklıma, hemen geri çekilmeye hep hazır bir gökkuşağı misali durgun, heybetli, simgesel bir imgeye dönüştü benim için. Ancak, değerli dostum, dünyevi kavramlar da aynı şekilde benden kaçıyor. O tuhaf, zihinsel işkenceleri Size tarif etmeyi nasıl denesem; meyve dallarının, uzattığım ellerimin üzerinden yukarı doğru fırlamasını, mırıldanan suyun susamış dudaklarımdan geri çekilmesini, nasıl? Durumum, kısaca, şu: Herhangi bir şey hakkında, bağıntılı düşünme veya konuşma yetisini büsbütün yitirdim ben. İlk önceleri, daha yüce veya genel bir konu hakkında konuşurken, bütün insanların aslında tereddütsüz kullanmaya aşina olduğu kelimeleri ağza almak, benim için gitgide zorlaşmıştı. «Zihin», «ruh» veya «beden» gibi kelimeleri telâffuz edişimde bile, açıklanamaz bir huzursuzluk duyuyordum. Sarayın meseleleri, parlamentonun hadiseleri, veya ne hakkında isterseniz, bir yargıyı dile getirmeyi ben içten içe imkânsız buluyordum. Ve bu, herhangi bir şeye karşı saygıdan ötürü değil, zira Siz benim düşüncesizliğe kadar varan açık yürekliliğimi bilirsiniz: Daha çok, dilin, herhangi bir yargıda bulunmak için doğal olarak kullanmak zorunda olduğu soyut kelimeler, ağzımda çürümüş mantarlar gibi ufalanıyordu. Bir keresinde küçük kızım Katherina Pompilia'yı, söylediği çocuksu bir yalan yüzünden uyarmak ve bu arada her zaman doğru olmanın gerekliliğine ikna etmek istiyordum ki, ağzımda ardı sıra akan kavramlar birdenbire öylesine ışıltılı bir renklilik alarak iç içe girdi ki, cümlenin sonunu, işte elimden geldiği kadar, sanki rahatsızmışım gibi ve gerçekten de solgun yüzle ve alnımda güçlü bir basınçla kekeleyerek getirir getirmez, çocuğu yalnız bırakmış, kapıyı arkamdan vurup, ancak atımın üstünde, tenha kırlarda hızlı bir koşuya kapılarak, kendime gelebilmiştim. Fakat bu sarsıntılar, zamanla, çevresini oburca yiyen bir pas misali yayıldı. Aile ve olağan sohbette de, kolayca ve uyur gezer bir isabetle bulunmaya alışık olduğumuz yargılar bile benim için o kadar düşündürücü olmuştu ki, böyle sohbetlere katılmayı sonunda bırakmak zorunda kalmıştım. Zorlukla gizleyebildiğim, açıklanamaz bir hiddet duyuyordum, şuna benzer şeyleri işittiğim zaman: Şu konu, şu ya da bu kimse için iyi ya da kötü sonuçlandı; Sheriff N. kötü, Papaz T. iyi bir insandır; toprak kiracısı M.’ye acımak gerek, oğulları savurgandır; bir başkası imrenilecek haldedir, çünkü kızları çok tertiplidir; bir aile yücelmekte, bir başkası düşmektedir. Bütün bunlar, benim için en uç derecede kanıtlanamaz, yalan dolu ve delik deşiktir. Zihnim beni, böyle sohbetlerde geçen her şeyi ürkütücü bir yakınlıktan görmeye zorluyordu; tıpkı bir defa büyüteçte küçük parmağımın derisindeki inli ve yamaçlı bir nadasa benzeyen parçayı gördüğüm gibi, aynı şekilde artık insanlar ve onların davranışlarını görüyordum. Artık onları alışkanlığın basitleştirici bakışıyla kavramayı başaramıyordum. Her şey parçalara, parçalar yine parçalara bölünüyor, ve hiçbir şey bir tek kavramla örtüşmüyordu; tek tek kelimeler etrafımda yüzüyor; gözlere dönüşüp pıhtılaşarak, yüzüme dik dik bakıyordu ve ben de onların içine bakmak zorundayım: Diplerine baktığımda başımı döndüren girdaptır onlar, hep dönüp duran ve içinden geçerek insanın, boşluğa düştüğü. Bu durumdan kendimi eskilerin fikri dünyasına kurtarma girişiminde bulundum. Platon'dan kaçındım; zira onun tasavvur uçuşunun tehlikesinden korkuyordum. En çok Seneca ve Cicero'ya başvurmayı düşünüyordum. Sınırlı ve düzenli kavramların bu ahenginde iyileşmeyi ümit ediyordum. Ancak, onların dünyasına geçemedim. Bu kavramlar, -anlıyordum gerçi hepsini: Altuni toplarla oynayan muhteşem su sanatları misali tümünün harikalar dolu ilişki yumağını görüyordum. Onların etrafında dönüp, birbirleriyle nasıl oynadıklarını seçebiliyordum; fakat, onların işi kendi aralarındaydı, ve benim düşüncemin en derini, özeli, onların dans çemberinin dışında kalıyordu. Onların arasında üstüme korkunç bir yalnızlığın hissi çöküyordu; kendimi, bir sürü gözsüz heykelle dolu bir bahçeye hapsedilmiş biri gibi hissediyordum; açıklığa kaçtım tekrar. O zamandan beri, korkarım, Sizin anlamakta güçlük çekeceğiniz bir yaşam sürdürüyorum, o kadar düşüncesiz, o kadar ruhsuz akıyor kendi kendine; bir yaşam, komşularımın, akrabalarımın ve toprak sahibi soyluların çoğunun yaşantısından tabii ki hemen hemen hiç farklı olmayan ve neşeli, canlı anlardan hepten yoksun da kalmayan bir yaşam. Size bu iyi anların nelerden ibaret olduğunu ima etmek, bana hiç de kolay gelmiyor; yine kelimeler beni yarı yolda bırakıyor. Zira bu gibi anlarda, daha ulu bir hayatın taşkın akıntısıyla, bir kavanozu doldurur misali içime dolarak bana haber getiren, güncel çevremden herhangi bir belirti, büsbütün adsız ve galiba da adlandırılamaz bir şey ya. Beni örneksiz anlamanızı bekleyemem, ve vereceğim örneklerin garipliğini bağışlamanızı peşinen dilemeliyim. Bir sulama ibriği, tarlada unutulmuş bir çift, güneşte bir köpek, sefil bir kilise avlusu, sakat biri, küçük bir çiftlik, bütün bunlar vahyimin kabı olabiliyor. Üzerlerinden bir gözün normalde olağan bir ilgisizlikle geçtiği bütün bu eşyaların her biri ve öbürleri, binlerce benzerleri, benim için birdenbire, gelmesi hiçbir şekilde benim elimde olmayan herhangi bir anda, ifade edilmesi için bana bütün kelimelerin cılız göründüğü, heybetli ve dokunaklı bir görüntü alabiliyor. Evet, tanrısal bir duyumun ansızın ve usulca yükselen o akıntısıyla ağza kadar dolmanın kavranılamaz coşkusuna erişen şey, uzak bir eşyanın belli tasavvuru da olabilir. Nitekim, geçenlerde inek çiftliklerimin birisinde süt mahzenlerindeki jardonlara bol miktarda zehir atmalarını emretmiştim. Akşam üstü, atla çıkmış ve, tasavvur edeceğiniz gibi, artık konuyu düşünmüyordum. Tam, derin, yarılmış tarla toprağında ağır adımla giderken, yakınlarımda da ürkütülmüş bir bıldırcın çiftinden başka hiçbir şey yok, uzaktaysa, dalgalı kırların üzerinde o büyük batan güneş, içimde ansızın o mahzen açılıveriyor, o jardon halkının ölüm savaşıyla dolmuş olarak. Her şey içimdeydi: Zehrin o tatlı keskin kokusuyla ağzına kadar dolmuş mahzen havası ve rutubetli duvarlarda kırılan ölüm çığlıkların yankıları; bezginliğin iç içe yumaklanmış krampları, birbirini kovalayan çaresizlikler; çıkış kapılarına yönelik deliye dönmüş arayışlar; iki hayvanın, tıkanmış bir delik önünde birbirini gördüklerinde beliren hırs dolu, soğuk bakışı. Fakat, lanetlediğim kelimeleri yine niye denemeye kalkışıyorum ki! İyi hatırlarsınız, dostum, Alba Longa'nın harap edilişinden önceki saatlerin muhteşem tasvirlerini, hani Livius'dan? Görmek istemedikleri sokaklarda nasıl şaşkın şaşkın dolaştıklarını...yerdeki taşlara nasıl veda ettiklerini. Dostum, Size şunu söyleyeyim ki, içimde bunu taşıyordum ve yanan Karthago'yu da aynı anda; ancak, daha ziyadeydi, daha tanrısal, daha hayvani; ve şimdiki zamandı, en dolu, en heybetli şimdiki an. Bir anne vardı orada, ölen yavruları titreyişlerle etrafında, can çekişenlere değil, vicdansız taşlı duvarlara değil, boş havaya, ya da boş havanın içinden sonsuzluğa bakışlar fırlatan ve bu bakışlara bir hırlayış katan! -Eğer hizmetli bir köle, baygın bir ürperiş içinde donmaya başlayan Niobe’nin yanında durduysa, o hayvanın ruhu korkunç yazgıya karşı dişlerini gösterdiği vakit benim, içimde çektiklerimi çekmiş olmalıdır mutlaka o kişi. Bu tasviri bağışlayın, fakat, içimi dolduran şeyin acıma duygusu olduğunu düşünmeyin. Bunu asla düşünmemelisiniz, aksi takdirde örneğimi çok acemice seçmiş olurdum. Acıma duygusundan çok daha fazla ve çok daha azdı: Korkunç bir katılma, o yaratıkların içine doğru bir akış, bir hissetmekti, hayatla ölüm, düşle uyanıklığın içinden bir sıvının bir an için onların içine aktığına yönelik, -nereden? Zira acıma duygusu ile, anlaşılır insani düşünce bağlamı ile ne ilgisi olabilir ki, eğer başka bir akşam bir ceviz ağacının altında ben, bir bahçıvan çocuğunun orada unutmuş olduğu, yarı dolu bir ibrik buluyorsam, ve bu ibrik ve de içindeki su, ağacın gölgesinden karanlık olan su ve bu suyun üstünde karanlıklı kıyıdan bir diğerine padallayan bir böcek, önemsizliklerden oluşan bu birleşim, içimi sonsuzluğun öyle bir anlığı ile sarsarak, saç köklerimden tabanlarımın iliklerine kadar sarsarak yakalıyorsa, o kadar şiddetle ki, şayet bulsaydım, hiç inanmadığım o Cherubim'i dize getireceklerini bildiğim kelimelere boğulmak sevdasına tutuluyorum; evet, o yerden suskun bir halde uzaklaşıp, haftalar sonra, o ceviz ağacını gördüğüm zaman, hâlâ o gövdenin etrafında esen mucizenin yankılanan duygusunu uyandırıp kaçırmak istemediğimden ötürü yandan bir ürkek bakışla, o çalılığın etrafında, yakınlarda hâlâ salınıp duran, beşeriden çok daha fazla olan titreyişleri kaçırmamak için yanından sessizce geçiyorsam, acımakla ne ilgisi olabilir bunun? Böylesi anlarda önemsiz bir yaratık, bir köpek, bir jardon, bir böcek, budaklanmış bir elma ağacı, tepenin üstünden dolanarak süzülen topraklı bir yol, yosunlanmış bir taş, benim için, en mutlu gecenin bana şimdiye değin sunduğu en güzel, kendini en çok veren sevgiliden çok daha fazla oluyor. Bu suskun ve bazen cansız yaratıklar öyle bir dolulukla, sevginin öyle anlığı ile bana doğru salına geliyor ki, yükselerek, mutlu kılınmış gözüm çevrede artık hiçbir ölü noktaya düşemez hale giriyor. Bana her şey, var olan her şey, hatırladığım her şey, karışık düşüncelerimin dokunduğu her şey, bir şeymiş gibi görünüyor. Kendi ağırlığım da, beynimin olağan körelmişliği bile bir şeymiş gibi geliyor bana; içimde ve etrafımda coşmuş, büsbütün sonsuz bir karşılıklı oyun duyuyorum ve kendi aralarında karşılıklı oynaşan maddeler arasında, içine akamayacağım bir tanesi bile yoktur. O durumların her birinde bedenim bana sanki, bana her şeyi açan şifrelerden ibaretmiş gibi geliyor. Ya da, eğer kalbimizle düşünmeye başlasaydık, sanki bütün hayata karşı yeni, sezgi dolu bir ilişkiye girebilirmişiz gibi. Ancak, üstümden düştüğü zaman bu tuhaf büyülenme, onun hakkında hiçbir şeyi dile getiremiyorum; o an içimdeki organların hareketleri veya kanımın toplanmaları hakkında nasıl bir açıklama yapamıyorsam, aynı şekilde anlamlı sözlerle, beni ve bütün dünyayı içten içe saran bu ahengin neden ibaret olduğunu ve kendisini bana nasıl duyumsattığını anlatamazdım. Yanı sıra acaba ruhuma mı, bedenime mi bağlamam gerektiğini hemen hemen bilemeyeceğim bu tuhaf rastlantıların dışında, inanılması kolay olmayan bir boşluk içinde geçiriyorum hayatımı ve içimdeki donukluğu eşimden; hizmetlilerimdense mülk işlerinin bana yansıttığı ilgisizliği gizlemekte güçlük çekiyorum. Babama borçlu olduğum iyi ve sıkı terbiyeden ötürü erkenden edindiğim, günün hiçbir saatini boş bırakmama alışkanlığım sayesinde sadece, öyle geliyor ki bana, yaşantım için dışa doğru yeterli derecede bir destek ve mevkiime olsun, şahsıma olsun uygun bir görünüm sağlayabiliyorum. Evimin bir kanadını değiştirtiyorum ve mimarla ara sıra işinin gelişmeleri hakkında sohbet etmeyi başarıyorum; mülklerimi işletiyorum, ve toprak kiracılarım ve memurlarım belki beni eskiye göre biraz daha kıt sözlü buluyorlardır, fakat daha az iyi niyetli değil. Akşam üzeri ben atımla o insanların yaşadığı yerlerden geçerken, kapısının önünde, elindeki şapkayla duranlardan hiç kimse, saygıyla almaya alışık olduğu bakışımın, sessiz bir hasretle, altından balık avı için solucanların çıkartıldığı, çürümüş eşiklerden geçtiğini sezmiyordur bile; dar, demir parmaklı pencereden içeriye, solgun oturma odasına daldığını, köşede renkli çarşaflı, alçak yatağın sanki içinde ölmeyi isteyen birini bekliyormuşçasına durduğunu, ya da doğurması gereken birini; gözümün uzun süre çirkin köpek yavrularına ya da, çiçek kırıntıları arasından zarif adımlarla geçen kediye takıldığını ne de; aynı zamanda köylü yaşam tarzının bütün bu sefil ve kaba eşyalarının arasında göze çarpmayan biçimi, hiç kimse tarafından önemsenmeyen oradaki duruşu ya da yaslanışı, dilsiz hali, o esrarlı, kelimesiz, sınırsız coşkunun kaynağına dönüşebilen o tek bir taneyi aradığını da sezmiyordur kimse. Zira, bendeki bu adlandırılmamış huzurlu duygum, yıldızlı göğün manzarasından çok, uzak, tenha bir çoban ateşinden; orgun kıralî yankılanışından çok, güz yelin çıplak kırlar üzerinden kış bulutlarını önü sıra savurduğu zamanki son, ölüme yüz tutmuş bir çekirgenin ötüşünden çıkacaktır bana. Ve düşüncelerimde kendimi bazen o Crassus'la, hani iyi huylu bir murene, suni göletinde beslediği kaba, kırmızı gözlü, dilsiz bir balığına karşı, nihayet şehirde dedikodu malzemesi olacak derecede sevgi duyduğu bildirilen hatiple kıyaslıyorum; bir gün Senato’da Domitius ona kızıp, onun, bu balığın ölümü üzerine göz yaşı döktüğünü söyleyerek, onu bir soytarı durumuna sokmak istediği zaman, Crassus ona şu yanıtı vermiş: «Böylece ben, Sizin ne ilk, ne de ikinci karınızın ölümünde yapmadığınızı balığımın ölümünde yapmış oldum.» Bu Crassus'un, kendimin bir aksi olarak kaç kez yüzyılların uçurumunun ötesinden mureniyle birlikte aklıma geldiğini bilmiyorum. Ancak, Domitius'a verdiği bu yanıttan ötürü değil. Yanıt, sadece gülenleri kendi tarafına çekmiş, böylece konu, bir şakada eriyip gitmişti. Oysa, benim yüreğimi, konu ilgilendiriyor; Domitius eğer kendi kadınları için en samimi acıların kanlı göz yaşlarını dökmüş olsaydı dahi değişmeyecek olan konu. O durumda yine Crassus, onun karşısında, mureni için döktüğü göz yaşları ile duruyor olacaktı. Ve adlandırılamayan bir şey, beni bu figür hakkında, gülünçlüğü ve alçaklığı ile, en yüce şeyleri görüşen, dünyaya hükmeden bir senatonun tam ortasında büsbütün göze çarpan bu figür hakkında, şu anda sözlerle ifade etmeye çalıştığımda bana büsbütün budalaca görünen bir şekilde düşünmeye zorluyor. Ara sıra geceleyin bu Crassus'un resmi, beynimde, etrafında her şeyin mayalanıp kaynadığı bir kıymık gibi duruyor. O haldeyken kendimi, sanki ben de mayalanmaya başlıyor, su topluyor, kaynayıp ışıldıyormuşum gibi hissediyorum. Ve bütün bunlar, bir tür ateşli düşünmek, ancak kelimelerden daha dolaysız, daha sıvı, daha yakıcı bir madde içinde düşünmek gibi bir şey. Yine aynı şekilde, ancak, dilin girdapları gibi temelsiz boşluğa değil de, daha ziyade bir şekilde kendi içime ve huzurun en derin bağrına götüren girdaplardır bunlar. Sizi, değerli dostum, normalde kendi içimde kilitli kalan, açıklanamaz bir halin enine boyuna tasviriyle haddinden fazla rahatsız ettim. Benim yazdığım bir kitabın artık elinize geçmeyeceği hoşnutsuzluğunu iade etme iyiliğini gösterdiniz, «benimle alış verişin yokluğu için zararınız karşılansın» diye. O anda, acımtırak bir yan histen büsbütün de yoksun olmayan bir kesinlik ile, benim önümüzdeki yılda da ve sonrakinde de ve bu ömrümün bütün diğer yıllarında da ne İngilizce, ne de Latince bir kitap yazmayacağımı hissettim; bu bir tek nedenden ötürüdür, ki bana utanç verici gelen tuhaflığını, Sizin yanılgısız hükmünüzün önünde bütünüyle yayılmış duran fikri ve bedensel görüntülerin dünyasında kendi yerine yerleştirmeyi sonsuz zihinsel üstünlüğünüze bırakıyorum: zira, sadece yazmak için değil, düşünmek için de bana muhtemelen verilmiş olabilecek olan dil, ne Latince, ne İngilizce, ne İtalyanca, ne de İspanyolca; daha ziyade, dilsiz eşyaların bana söylenip özlerini ifade ettiği ve bir gün mezarda, tanınmayan bir hakim önünde kendimi savunacağım bir dildir. İsterdim ki, Francis Bacon'a yazdığım olası bu son mektubun son sözlerine, bütün o sevgiyi ve şükran duygusunu, zihnimin en büyük destekçisi, zamanımın en yüce İngiliz’i için kalbimde beslediğim ve, ölüm onu parçalayana dek besleyeceğim tüm o sınırsız hayranlığı sığdırmak elimden gelsin. M.S. 1603, 22. Ağustos. Phi. Chandos
??? #53
[[B]]Arkadaşlar son günlerde okuduğum çok çarpıcı bir romanı sizlerle paylaşmak istiyorum. Kitabın ismi KIRMIZI FENER SOKAGI, yazarı daha önceki romanlarını da okuyup beğendiğim Mehmet Ünver. Gerçek bir öyküden yola çikarak yazilmis, zaten bu olay gazetelerde de yer almıştı. Romanda Amsterdam'in dünyaca meşhur seks, uyusturucu ve cinsel fantezilerinin yaşandığı Kırmızı Fener Sokaginda sermaye olarak çalisan üç Türk kadınının ve yurt dısında yasamak zorunda kalan insanlarımızın içine düştükleri akil almaz maceralar, yaşadıkları cinsel fanteziler, mafya, beyaz kadın ticareti ve akıl almaz çarpıcı olaylar son derece akıcı ve etkileyici bir dille anlatılıyor. Son yıllarda okuduğum en etkileyici roman. Okumanızı öneririm. [[/B]]
??? #54
Bu siteden kovuluncaya kadar gitmeyeceğim. Daha önce gittim. (Tabii kendimce...)Yazılarımı, şiirlerimi çektim yani.. (Kenan Şahin yüzünden) Ve lâkin istediğim cevapları almadığım müddetçe gitmeyeceğim. Buyurun; İsteyen gelsin! İster site sahibi, ister forumcular, isterse editörler... Ben burdayım...
??? #55
Tarihte örnekleri çoktur, insanlar kendi yarattıkları canavarların kurbanı olmuştur. Yaratılan bu canavarların bazıları gayet masumane bir amaç eşliğinde dünyaya getirilmiş, bazıları da insanlara korku salması amaçlanarak özel olarak, itina ile tasarlanmıştır. Hepimizin beyninde yer etmiş iki polis karakteri vardır, iyi ve kötü olanı. Klasik Amerikan polisiye filmlerinde olduğu gibi, bizim filmlerimize de kâh ağa ve ırgat, kâh zengin jön ve köylü kız gibi düşümleri olmuştur. Her iki paragrafta da hedef insan duygularıdır. Korku, güven ve sevgi… Ve Tanrı Firavunu yarattı… Firavun, koyunlarını saldı çayıra. Her yüzlük bir koyun sürüsünün başına çobanlar serpti. Her bir çobanın yüzüne şaşalı maskelerle taktı. Aba, sopa, kaval, köpek gibi aksesuarlarla donattı, çobanlarını. Ve onları sınamak için sürülerin içine değişik zamanlarda kurtlar saldı. Özel bir güvenlik merkezi ile yaptığı sözleşme doğrultusunda, pembe koltuğundan hiç kımıldamadan elinde kumanda, diğer elinde Havana purosu kuzuların telefini izledi. Kadehinde kımız, yanaklarında ruj izleri. Ve Tanrı Firavunu, Hz. Musa ile sınadı. Tanrı Musa’nındı. Musa uydu. Firavun, Musa’nın Tanrısına yakardı ve Tanrı Firavunu bahtiyar kıldı. Firavun, kurtların yanı sıra çayıra çakalları saldı. Çobanlar gaflet ve delalet içinde pişti yaparken, koyunların çoğu telef oldu. Ve bu kan izleri Firavunu kızdıracağına daha bir keyiflendirdi. Çobanlarına iki tılsımlı heybe gönderdi. Melemeleri yasaklandı koyunların, kuzular da daha bir sessizleşti. Sendikal faaliyetleri kısıtlandı, karanlık odalara gönderildiler ve Tanrı Hz İbrahim’e bir koyun gönderdi. İsmail kurtuldu. Şimdi o Balıklı gölün kahvesinde, kahve cezvesi ağzıyla rıza taş çiftine gidiyor. *Mektup yazacak ve çeviri yapacak bilgim yok.
??? #56
Onlara vakti yoksa okumalı insan... ''Oyun durmuş godoşu bekler Aydın kentin kolalı yakasında '' Can Yücel (İkinci kitabı ''Sevgi Duvarı''ndaki ''Kayıtlı'' adlı şiirinden)
??? #57
''Oyun durmuş godoşu bekler Aydın kentin kolalı yakasında '' Kerhaneden kızlar çıkar Üçer, beşer on olurlar Ulan yalancı kaldırımlar Göbeğinizde Arnavut yatar (Arnavut kaldırımları)
??? #58
Her eve lazım: Sigmund Freud. Örneğin: "Tazyik paranoya yaratır" (Freud.) Suyel
??? #59
Değerli Onur, "cevap hakkım-2" adlı iletinizi okudum. Belki haddime değildir, hiç muhatap olmamam gerekir belki de, ama sizin iletinizin dibindeki durumu ve içine -nasıl bilmiyorum- sürüklendiğiniz konum ve rolünüzü görünce, çok üzüldüm, hatta bir tür öfke duydum (size değil, duruma yönelik öfke). Bu sizi tasdik ediyor, size hak veriyorum anlamında söylenmiş bir söz değil, hak verme veya dağıtma bana düşmez, hiç düşmez, ama katılım duygusu çok ilgili ve yoğun oluyor böyle durumlarda; insan susamıyor işte. Beni birçok yönden düşündürüyor bu (forum endeksli) haller. Düşündürüyor, ama anlamlandırmayı bir türlü başaramıyorum. Kendim de -ucundan kıyısından- bulaştığımı hissediyorum kimi zaman ve anlarda; neye bulaştığımı da pek somutlaştıramıyorum doğrusu, -elle tutulur değil gibi, ama bu bulaşımdan daha somut bir şey de yok gibi: insanı içine sürüklüyor, kendisi içine savurup atıyor, -oysa forumun en temel işlevlerinden birisi, insanın kendisinin dışındaki şey, düşünce ve verimliliklerle yüzleşmesi değil mi diye sorası geliyor...bazen yanıtı da var bu sorunun: hem evet, hem hayır, insan hem dışındakilerle yüzleşecek, hem kendi (suskunluklardan rafine olmuş) kendi benliğindeki birikimini başkalarına sunacak; forum bu olsa gerek. İşte çıkmazlarımız da bundan ibaret: ben ile sen arasında dengeyi bulmak. Kim benden daha ileri (bağışlayın) işer; kim benden daha iyisini icat eder? Kim hangi kasıtla neden şunu veya bunu yaptı? İlginçtir, ama Mefistofeles'in karakteri ile ilgili hemen hemen hiçbir aydınlık veya netleşme yoktur, ama bir tek özelliği açıktır: birçok şeyin yapılmasına, kendisi hiçbir şey üretmeden vesile olur; insana soru sormayı zorunlu bir mekanizmayla salık verir. Fakat, asıl bizi "yüce" kılan şey nedir? Kendimizle bağıntılı şeyler mi? Kişisel fikrimi söylemek istiyorum: hayır. Kendi benliğimizle bağıntılı şeylerin bizi yüce kıldığına inanmıyorum, daha doğrusu böyle bir hayat deneyimi veya hayat pratiğine tanık olmadım. Karıncalara bakıp utanca boğulabilir insan: onlar sürekli çalışıp üretir, sürekli, hiçbir kaygı veya umut gütmeksizin; hiç zamanınız oldu mu: bir yaprağın, renk alabilmesi nasıl sancılı bir süreçtir; renkten renge dönüşmesi ne büyük zahmetler ve mucizevi kudretlerle gerçekleşiyor? Bildiğiniz -akıl-dışı- yaprak! Her şeyin biribiri için kalp attığı, can attığı ve yöneldiği bu nesnelerle dolu dünyada, bir tek insan -akıllı ya!- kendini diğer varlıklardan ayrıştırmak için inanılmaz güç ve enerji sarf ediyor! İşte burada benim aklı ve bilgim duruyor; kısacası: adlandıramıyorum. İşte bu çaresizliğimle size bakınca öfke duyuyorum; içimden size -haklı olup olmamanız umurumda olmadan- elimi uzatıp, yanlış bir kaygı veya odaklanma içine sürüklendiğinizi fısıldamak geliyor, ama beni yanlış anlayacağınız, size akıl veriyormuşum gibi yorumlayacağınzdan korkuyorum. Şiir, bize çoğalmayı öğreten berrak bir nesnedir, değil mi? Tekilleşmeyi değil. Bir şiir yazan (iyi kötü şiir değil, şiir sadece) kişi, o kadar yücelmiş, o kadar değerli bir konuma gelmiştir ki, o kadar narindir ki, içinde seyrettiği duygusal/düşünsel/görsel boyut, bizler kim oluyoruz da, bunu -bu anı- değersiz görüp en azından okumaya bile tenezzül etmiyoruz? Şiir ile ilgili -teknik boyutu olsun, mecazi derinlikleri olsun- konuşmaya, paylaşmaya yüz tutunca insan, "özdeşleşme yasası" içinde yer almıyorsa, kaygı veya umudu şiirle doğrudan ilgili değildir, şiir onun gözünde başka bir oluşumun aracı haline indirgenmiştir. Ama, şiir denilen şey, bu dünyaya gelmiş en narin ruhlu insanların en son adasıdır; bir şiir sayesinde hala insanlar arasından ikamet etmeyi sürdürmeye kararlılık bulmuşlardır. Bu kadar değerli bir şeyi ben azından, duyusal/düşünsel ve insanal ahlak açısından "emek" diye sayar, saygı duyarım; kısacası: okumaya, özenle ona bakmaya güç bulmak için kendi meselelerimi aşmayı öğrenmeye çalışırım. Şimdi bu uzun sözlerin hedefi, tabii ki sizsiniz,- size yöneliyor sözlerim, ve şunu hatırlatmak içindir: Siz siz olun, olayların ve forumun kenarında, kıyısında, dikenli telli sınırında bir köşeye sıkışıp kalmış biri olarak değil, herkesle aynı anda ortada, merkezde olduğunuzu görün; burası kimsenin, yani sizin de, benim de başkalarının da, kişisel tasarrufunda olan bir yeri değil; burası bizim ortak irade ve kararlılıkla, ortak emek ve saygıyla özenle ve itinayla beslememiz ve çeşitlendirmemiz, zenginleştirmemiz gereken bir ortamdır. Gelecekte, pekala nesnel bir konu bağlamında biz, yani siz ve ben, karşı karşıya da gelebiliriz, bunu çok fazla önemsememelisiniz. Şimdi de kimi katılımcı ile karşı karşıya kalmış olabilirsiniz, haksız yere bile olsa, -bunun hiçbir anlamı yok; ama kendinizi yok saymanız veya bir savaş ortamında hissetmeniz de aynı şekilde yanlış ve yersizdir. Bu "öğütlerimi" (aslında bunlar size birer yalvaran rica benim gözümde) bana lütfen çok görmeyin emi...- şimdilik sevgiyle kalın. Suyel
??? #60
"şimdilik sevgiyle kalın. Suyel" Sayın suyel! Öncelikle “şimdilik sevgiyle kalın” derken neyi ima etmek istediğinizi pek anlamış değilim. Yani yarın ne olur bilemem mi demesine getirdiniz? Neyse.. O uzun iletiyi zatım adına düzenlediğiniz için, en azından beni önemsediğinizi sanıyorum. Önemsemeyenler, asla ve asla önemsemeyeceklerdir. Ki bu artık onların sorunu. Zira; Bana eyvallah demenin zamanı geldi. Bütünüyle tabii..Şiirlerim ve yazılarımı geri çekmem değil. Artık ben olmayacağım. (Burada parantez içine yazıyorum; Eğer şahsıma yapılacak bir taarruz olursa yine buradayım.) Bu arada araya bir şey daha sıkıştırayım. Sayın Nida Hanımefendiye sözüm.. Benim eserlerimi (Ben eser olarak görmüyorum, sadece yazdıklarım diyeceğim..) Okumak istiyorsan, www.merihli.com - www.edebice.com - www.siirizi.com – adreslerine giderek görebilir, hatta ve hatta sesli olarak dinleyebilirsin. (Yazdıklarımın reklam olarak algılanmaması dileğiyle...) Sayın Suyel! Buraya kadar yazdıklarımdan sonra, sizin; benim felsefi ve psikolojik durumu mu anlamış olmanız gerekir diye düşünüyorum. Freud’dan bahsediyorsunuz. Burada şov yapanlar bunu anlarlar mı? Gidin hadi, sorun kendilerine! Ben hepsinin ipliğinin kalitesini biliyorum, kısa zamanda da olsa öğrendim. Yapıcı olmaya çalıştım zamanında, ama mamafih beceremedim. Sizinle çok daha iyi ve seviyeli yerlerde karşılaşmak ve sohbet etmek isterdim. Ama dünya küçük inşallah bir yerlerde denk geliriz. Size son olarak diyeceğim. Siz buraya fazlasınız. Sizin bilgi birikiminiz buradan çok ve çok öte… Size, şimdilik sevgiyle kalın demiyorum, hep sevgiyle kalın diyorum…
Başa Dön