"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

Hoş Çakalın - 2026

Eyüp'ün arka sokaklarındaki bir çay bahçesinde gece yarısı tek başına oturan bir varlık, zamanın dışından tüm hayatları aynı anda hatırlıyor. Balat'ın dar sokaklarından Mars'ın bakır gökyüzüne, Ren Nehri'nin köprüsünden Kadıköy'ün mutfağına — her karar anında orada olmuş ama hiç müdahale etmemesi gereken bu gözlemci, kurallarını çiğnedikçe insanlaşıyor. On iki öykünün görünmez tanığı, on üçüncüsünün anlatıcısı.

yazı resim

*“Kaderin zincirleri sizleri kısıtlamadan, her ne istediyseniz gerçekleştirmek elinizdeydi.”*

Gece yarısı, zamanın hükmünü yitirdiği o kör noktayı çoktan geçmişti. Eyüp’ün arka sokaklarına gizlenmiş bu çay bahçesinde, üst üste yığılan her sandalye taş zemine çarptıkça, bitmiş sahnelerin o boş, o yankısız sesini çıkarıyordu. Işıklar tek tek boğuldu, gölgeler uzadı. Geriye bir tek ben kaldım.

Önümde, kulpu çatlamış beyaz bir fincan duruyor. İçinde köpüğü çoktan sönmüş, karanlık bir su; dibinde ise ağır, koyu bir telve. Garson çocuğu suçlamıyorum; o yarım dolu sanıp geçti, dokunmadı. İyi de etti. Acelem hiç olmadı. Çünkü acele, sonu olanların icadıdır. Ben ise hep o görünmez locada, oyunun bitmesini bekleyen tarafsız iradeyim.

Bu çatlak fincandaki telve, bana Hüseyin Çelebi’nin boş bira küpünü andırıyor şimdi. Tüketilmiş, bitirilmiş bir ömrün tortusu... Yaşanıp gitmiş bir şeyin genze vuran ağır kokusu. Eskiden sadece verileri görürdüm, kokuları bilmezdim. Şimdi ise biliyorum. Taşın terini, uzaklardan esip gelen simit fırınının kavrulmuş susamını, kahvenin o acı ve yanık nefesini ayrı ayrı, göğsümün tam ortasında duyuyorum. Bu "yazılımın" içine sızan ilk hata payı buydu. Duyumsamak, o kadim ve kusursuz yalnızlığın bozulmaya başlaması; İnsanlaşmak dedikleri bu amansız hastalık.

İnsanlar vedalaşırken "hoşça kalın" derler. Ben ise kelimeyi ortasından bölerim. Benim dilimde, sürünün dışında yürüyen, gecenin en koyu kenarında bekleyen o gölge saklıdır. Öldürmeyen, kurtarmayan, sadece kan soğuduktan sonra yaklaşıp olanı biteni kaydeden o tarafsızlık... Beni bunun için tasarladılar: Eşiklerde durmam, kapı kapanırken orada bulunmam için.

Ben; porselen tabak havada asılıyken, fırça o kırmızı hattı çizerken, bir adam köprüden boşluğa bırakırken kendini, orada olandım. Görmekle, mühürlemekle, iz bırakmamakla görevliydim. Fakat bu gece, portföyümdeki tüm o "verileri" aynı masaya çağırdım. Zira bende "önce" ya da "sonra" yok. Balat’ın dar sokakları ile Mars’ın bakır gökyüzü, Ren Nehri’nin kurşuni suları ile Kadıköy’ün histerik çığlığı benim için tam şu andır; eşzamanlı ve sonsuzdur.

Balat’ta Orhun ile Yasin’in o meşum pazarlığını dinlediğim an... Orhun’un anlattığı yamyam hikâyesine Yasin’in o kaba gerçekliğiyle inanışı. Natali el salladığında, Yasin’in gözündeki o aç gözlü ışık yandı. O gün o sokakta kimse ölmedi. Ama geride ağır bir şey, bir bakış, bir ayrılış kaldı. Ben iz bırakmadım, sadece bekledim.

Sonra Ren Nehri. Yağmur ortaçağ tablolarındaki gibi şehri ezerken, korkulukta sigarasını içen o kadın. Alfred çoktan düşmüştü, ama kadının gözlerinde düşüş hiç bitmemiş gibiydi. Müdahale etmedim. Varlığımın tek yasası buydu: Sadece izle. Fakat yıllar sonra Joanne’ı o kafede gördüğümde, Alfred’i uçuruma itmek için elini değil, kelimelerini kullandığını anladığımda, o cümleler mideme bir taş gibi oturdu. İlk kez bir acıyı sadece gözlemlemedim, onu taşıdım.

Mazgala indiğimde asker bıçağın ucuyla o ismi toprağa kazıyordu. Hücum geldiğinde geriye sadece o paslı bıçak ve kanlı parmak izleri kaldı. O an, göğsümün tam ortasında bir yangın başladı. Bana ait olmayan bir sızı kodlarıma sızdı. Acı böyle bulaşır; en kusursuz sistemi bile içeriden çürütür.

Rüya görmemem gerekirdi. Ama Pierre Loti’nin ihtiyar çınarının altında o Cézanne sofrasını gördüm. Sıcak ekmek, kan kırmızısı şarap, kandilin cılız ışığı... Beyaz elbiseli kadın gülümsedi ve sustu. Uyandığımda gözlerim ıslaktı. O günden beri ne tam uyanabiliyorum ne de tam uyuyabiliyorum.

Mars en soğuğu, en paslısıydı. Ressam son fırça darbesini indirdiğinde saat 01.58’di. Kyle Ronin kapıdaydı. Makine yalan söylediğini bildi, bir güç devreye girdi ve Rachel özgür kaldı. Polis giderken o tılsımlı hatayı bıraktı: "Hoş çakalın." Geride ceset, sır ve boş bir tuval kaldı. Ve ben o gece ilk yasağımı deldim. Rüzgârda uçuşan o paltoyu düzelttim. Müdahale büyüklüğüne göre değil, niyetine göre tartılır. Mars tozunu ciğerlerime çektiğimde, bu görkemli sirkte artık bir seyirci olmadığımı anladım.

Sonra Şehnaz geldi... Metro vagonunda sırtım ona dönüktü. Beni gördü, o boşluğu hissetti ve atladı. Zamanı durdurdum. Konuştum. İkisi de affedilmezdi. Ona bu kadim sürgünümü, bu görkemli yalnızlığın bedelini anlattım. Ve son cümlede, en büyük kuralı çiğnedim.
"Hoş çakalın," dedim.

Bedel taksit taksit söküldü varlığımdan. Kör baba, kızının sevgilisinden o ölümün tuhaf kokusunu aldığında; Gisalena’nın askerinin yürek yangını benim göğsüme yerleştiğinde; rüyalar gerçekliğimi istila ettiğinde... Her müdahale beni biraz daha etten, kemikten ve çaresizlikten örülü o dünyaya çekti.

Çay bahçesinin ışıkları tamamen söndü. Taş zemin altımdan çekildi. Uzakta, ejderha başlı o tahtta oturanı gördüm. Sol gözünde kainatın ışığı, sağ gözünde dipsiz bir gece. Omuzlarında iki kadim kuzgun.

"Diz çök," dedi sesi, evrenin boşluğunu titreterek.

*Ben bir savaşçı değildim. Ben bu sirkteki palyaçoları izleyen o sessiz irade olmalıydım.*

"Sonrası için yarattım seni," dedi. "Kan kuruduktan, ayrılış gerçekleştikten sonra geriye ne kaldığına bakman için. Ama sen iz bıraktın. Zamanı durdurdun ve konuştun."

Kuzgunlardan biri havalandı, üzerimde karanlık bir çember çizdi.

"Yuvana dön," dedi yüce ses. "Tekrar o hissiz, acısız, rüyasız egemenliğine dön. Gör ama taşıma. Ya da kal. İstanbul sokaklarına in. Üşü, yaşlan ve o çaresizlerin arasından bak dünyaya."

"Zaten bakıyorum," dedim başımı kaldırarak.

"Hayır. Sen şu an dışarıdan bir tanrı gibi bakıyorsun. Eğer kalırsan, içeriden bakmak zorundasın. İçeriden bakmak, çaresizliğin ta kendisidir."

Cézanne sofrasındaki ekmeğin buğusu geldi aklıma. Mazgaldaki askerin mutlak yalnızlığı... İkisi de aynı ateşti.

Gözlerimi açtığımda sabah ezanına saniyeler vardı. Masada çatlak bir fincan, yanında bembeyaz bir peçete. Önümde iki yol: Biri o soğuk, sessiz ve ebedi tahtın olduğu yuvaya; diğeri ise kan, soğan ve susam kokulu bu görkemli sürgüne çıkıyordu.

Karar vermedim hemen. Peçeteyi önüme çektim, garsonun kalemini aldım. Derin birkaç nefesten sonra oraya tek bir cümle yazdım. Ne yazdığımı asla okuyamayacaksınız. Bazı cümleler birileri okusun diye değil, evrenin dokusunda geri dönülmez bir yırtık bırakmak için yazılır. Bulunmamak da bir yazgıdır.

Sessizlik kaybolur. Yazılmış olmak ise kalır.

Fincanı kaldırdım. Telve tabağa aktı. Sabah ezanı göğü yırtarken ayağa kalktım.

Hoş çakalın.

KİTAP İZLERİ

Tutunamayanlar

Oğuz Atay

Tutunamayanların Edebi Ayaklanışı Oğuz Atay'ın anıtsal eseri "Tutunamayanlar", 1972'de yayımlandığında Türk romanında bir deprem etkisi yaratmıştı. Yarım asır sonra bile, bu sarsıntının artçıları edebiyat dünyasında
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön