Tarihin her döneminde, dini ve kültürel miras alanında hakikat ile kurgu arasındaki sınır zaman zaman belirsizleşmiştir. Bu belirsizliğin en çarpıcı örneklerinden biri, bugün dünyanın dört bir yanında sergilenen ve Nebimiz Muhammed'e atfedilen ayak izi kabartmalarıdır. İstanbul'dan Kudüs'e, Delhi'den Kahire'ye kadar pek çok cami, türbe ve müzede "Nebimizin ayak izi" olarak sunulan bu eserler, yüzeysel bir bakışta derin bir dini anlam taşıyor gibi görünse de tarihsel ve teolojik açıdan ciddi sorular doğurmaktadır.
Tarihsel Gerçeklik: Eserlerin Kökeni
Nebimiz Muhammed miladi 632 yılında vefat etmiştir. Ona atfedilen ayak izi kabartmalarının tamamı ise bu tarihten yüzyıllar, hatta on yüzyıllar sonra üretilmiştir. Bu temel tarihsel gerçek, söz konusu eserlerin otantikliğini baştan tartışmalı kılmaktadır. İstanbul Topkapı Sarayı'nda sergilenen altı adet ayak izi kabartması, 16. yüzyılda Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferinin ardından çeşitli nesneleri İstanbul'a taşımasının akabinde ortaya çıkmıştır. Eyüp Sultan Camii'ndeki örnek de yine aynı dönem ya da biraz daha geç bir tarihte, 16 ile 18. yüzyıllar arasında şekillendirilmiştir. Kudüs'teki Kubbetü's-Sahra'da yer alan ayak izi, Nebimiz Muhammed'in vefatından yaklaşık yarım asır ila bir asır sonrasına, Emeviler dönemine tarihlenmektedir. Hindistan'da Delhi'deki Jama Masjid Camii'nde bulunan örnek ise 17. yüzyılda Babür İmparatoru Şah Cihan tarafından yaptırılmıştır. Mısır'da Kahire'de Memluk ve Osmanlı dönemlerine ait örnekler mevcuttur; bunların en bilineni Kayıtbay Türbesi'nde bulunan ve 15. yüzyıla tarihlendirildiği düşünülen iki ayak izidir. Fas, Cezayir ve Pakistan gibi coğrafyalarda da 15 ile 19. yüzyıllar arasına tarihlenen benzer kabartmalar bulunmaktadır. Bu eserlerin tamamı taş, mermer, tuğla ya da bronz gibi dayanıklı malzemelere işlenmiş kabartmalar olup hiçbiri Nebimiz Muhammed'in bizzat yaşadığı çağa ait değildir. Üstelik ne Kur'an'da ne de Nebimiz Muhammed'in hayatını aktaran erken dönem kaynaklarda, onun ayak izlerinin alınıp saklandığına dair en küçük bir delil bulunmaktadır.
Neden Üretildiler?
Bu eserlerin nasıl ortaya çıktığını anlamak, neden üretildiklerini de aydınlatmaktadır. Tarih boyunca devletler, hanedanlar ve dini kurumlar; siyasi meşruiyetlerini pekiştirmek, halk üzerinde manevi nüfuz kurmak ve belirli mekânlara kutsallık atfederek iktidarlarını sağlamlaştırmak amacıyla dini sembollere başvurmuşlardır. "Kutsal emanetlerin" İstanbul'a taşınması meselesi, Osmanlı halifelik iddiasının güçlendirilmesi bağlamında değerlendirildiğinde bu gerçek çok daha net ortaya çıkmaktadır. Benzer biçimde, Kubbetü's-Sahra'daki yapılaşma da Emevi siyasetinin damgasını taşımaktadır. Kısacası bu kabartmalar, dini gerçekliğin değil; siyasi hesapların, kültürel ihtiyaçların ve halk arasında kutsallık algısı oluşturma çabasının ürünleridir.
Kur'an'ın Perspektifi: Tevhid ve Nesnelere Kutsallık Atfetme
Tarihsel boyutun yanı sıra bu meseleyi asıl kritik kılan, konunun Kur'an'ın temel öğretisiyle olan derin çelişkisidir. Kur'an, tevhid yani Allah'ın mutlak birliği ve tekliği ilkesi üzerine inşa edilmiştir. Bu ilke, her türlü beşeri varlığa, nesneye ya da şekle kutsiyet atfetmeyi kategorik olarak reddeder. Sebe Suresi'nde şöyle buyrulur: "De ki: 'Allah'tan başka sandıklarınızı çağırın bakalım! Onlar ne göklerde ne yerde zerre kadar bir şeye malik değildirler.'" (34:22) Nahl Suresi ise resullerin gönderiliş amacını açıkça ortaya koyar: "Biz her ümmete, Allah'a kulluk edin ve tağuttan sakının diye bir resul gönderdik." (16:36) Bu ayetler, Nebimiz Muhammed dahil tüm resullerin, işaret ettikleri varlık değil yalnızca ilahi mesajın taşıyıcıları olduğunu vurgulamaktadır. Resuller, birer tebliğcidir; onların kişisel eşyaları, beden izleri ya da hatta fiziksel varlıkları değil, getirdikleri mesaj kutsaldır. Dolayısıyla bir taş ya da mermer üzerindeki şekle ilahi anlam yüklemek, Kur'an'ın ruhuna doğrudan aykırıdır.
Bilinçsiz Taklitçilik ve Bidatin Tehlikesi
Bu noktada şu soru sorulabilir: Müslümanlar neden bu uygulamayı benimsedi? Cevap, büyük ölçüde Kur'an'dan kopuk bir gelenekçilikte yatmaktadır. İslam, tarih boyunca farklı kültür ve coğrafyalarla kesişmiş; bu süreçte zaman zaman çevre kültürlerin inanç pratiklerini, farkında olmaksızın bünyesine dahil etmiştir. Tıpkı eski çağlardaki toplulukların taşa, ağaca ya da hayvana kutsiyet atfetmesi gibi, bazı Müslümanlar da bu örnekte olduğu üzere fiziksel nesneleri ve şekilleri kutsallaştırma yoluna gitmiştir. Bu, özünde farklı bir toplumsal davranış biçimini yansıtmamakta; aksine köklü bir insani eğilimi, yani görünmez ve soyut olanı somutlaştırma ihtiyacını ortaya koymaktadır. Ancak bu eğilimin ne kadar anlaşılır olduğundan bağımsız olarak, Kur'an perspektifinden bakıldığında söz konusu uygulama açık bir bidattir; yani dine sonradan eklenmiş, kaynağı vahye dayanmayan bir yeniliktir. Üstelik bu yenilik masum bir kültürel alışkanlık olmaktan öte, tevhid inancını doğrudan zedeleyen bir anlayışı beslemektedir. Nebimiz Muhammed'e atfedilen ayak izi kabartmalarının tamamı, onun vefatından yüzyıllar sonra, siyasi ve kültürel motivasyonlarla üretilmiş eserlerdir. Bunların ne tarihsel bir gerçekliği ne de fiziksel bir otantikliği vardır. Daha da önemlisi, bu nesnelere atfedilen kutsiyet, Kur'an'ın öğrettiği tevhid anlayışıyla bağdaşmamaktadır. Allah'ın bize öğrettiği din, nesnelere değil ilkelere ve değerlere dayanmaktadır. Müminlerin görevi, kültürel tortulardan arınmış bir gözle Kur'an'a yönelmek; Nebimiz Muhammed'i, onun üzerindeki nesneler aracılığıyla değil, getirdiği mesaj aracılığıyla anlamak ve yaşatmaktır. Kutsallık taşa işlenmez; o, yalnızca Allah'ın sözünde ve O'na yönelen kalpte bulunur.