Ruh; bedeni kullanan, gözden bakan, kulaktan duyan, kalpten hisseden varlıktır. İnsan beyninin içindeki görüntüleri "görüyorum" diyen, o sesleri "duyuyorum" diyen, kendi varlığından haberdar olan ve "ben benim" diyebilen bu öznel farkındalık, Allah'ın insana verdiği ruhtur. Said Nursi bu gerçeği veciz biçimde ifade eder: "Göz bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder." Yani göz, ruhun dünyaya açılan penceresidir. Ruh, o pencereden bakar; gördükleri ise Allah'ın yarattığı tecellilerdir. Ruhun kendine ait bir uzvu yoktur. Eli olmadığı hâlde yazı yazdığını hisseder. Ayakları olmadığı hâlde yürüdüğünü hisseder. Ağzı olmadığı hâlde yemek yediğini hisseder. Beden, ruhun kullandığı bir araçtır; ruhun kendisi değil. Felsefeci Bergson'un Madde ve Bellek adlı eserinde dile getirdiği düşünce bu gerçekle örtüşür: "Dünya imgelerden yapılmıştır; bu imgeler ancak bizim bilincimizde vardır; beynin kendisi de bu imgelerden birisidir." Benzer biçimde Bertrand Russell da Rölativite'nin Alfabesi'nde maddenin bir oluşlar grubu olarak yorumlanması gerektiğini ve bunun beyne de uygulanması gerektiğini vurgular. Yani dışarıda sandığımız şekilde katı, bağımsız bir madde yoktur. Varolan, ruhun izlediği görüntülerdir.
Allah'ın Zatı ve Tecelliler Arasındaki Fark
Ruh meselesini kavramanın önündeki en büyük engellerden biri, yaratanı yarattığıyla özdeşleştiren vahdet-i vücud anlayışıdır. Bu anlayışa göre her şey Allah'tır ve Allah her şeydir. Oysa bu, hem mantıksal hem de Kur'ani açıdan çelişkili bir iddiadır. Ressam ve resim örneği bu çelişkiyi açıkça ortaya koyar. Ressam eserini oluşturur; tuvale yansıyan, ressamın sanatıdır, ama ressamın kendisi değildir. Tuvaldeki hiçbir renk, hiçbir fırça izi ressamı göremez, ressamı içeremez. Resim de ressamdır denilemez; zira hem parça hem bütün var deyip sonra bunları bir saymak fikirsel bir çelişkidir. Aynı şekilde Allah'ın yarattığı evren, Allah'ın sanatının tuvalidir; Allah'ın zatı değil. Güneşten yayılan ışık güneşin kendisi değildir. Allah'ın tecellileri, Allah'ın isimlerinin varlık âlemindeki yansımalarıdır. Kasas Suresi 88. ayet bu ayrımı net biçimde ortaya koyar: "O'nun yüzünden başka her şey helak olacaktır." (Kasas Suresi 88. ayet)
Allah'ın zatının haricindeki her şey yok olacaktır. Eğer evren Allah'ın bir parçası olsaydı, parça yok olunca bütün de yok olurdu. Oysa Allah, Kendisi dışındaki her şeyi dilediğinde yok edebilir. Kâinat kitabını okumayı bilmeyenler, kitabı okuyanı, kitabı ve kitabı yazanı birbirinden ayırt edemez ve "bir zannetme" yanılgısına düşerler. Kâinat, ancak Kur'an ışığında doğru okunabilir.
Tek Ruh ve Çoğul Pencereler
Ruhlar çoğul değildir; çoğul olan, ruhun baktığı pencerelerdir yani gözlerdir. Ruh tektir ve farklı pencerelerden farklı tabloları zaman algısıyla birlikte izler. Mekke'de Nebimiz Muhammed'in yaşadığı dönem, Mısır'da Musa, Kudüs'te İsa; bunların hepsi, tek ruhun farklı pencerelerdeki tabloları gibidir. Zaman geçmez. Geçen, gözlerin önündeki görüntülerdir. Tablolar hareketlidir ve derinlik içerir; fakat hakikatte ne bir mesafe vardır ne de tabloların izlendiği bir mekân. Bu sergi salonunda tablolara bakan tek kişi, tabloların Sanatkârı'dır. Allah, kendi sanatını temaşa eder. Kendi sonsuz güzelliğini, yarattığı tablolarda seyreder. Ama o tablolar Allah'ın zatı değildir. Bu bakışta yalnızca Allah ve insan vardır. Zahirde Allah ve insan; fakat en derin hakikatte yalnızca Allah. Çünkü ruh Allah'ındır. Allah'ın ruhu, Allah'ın isimlerinin varlık âlemine yansımasını müşahede eder. "Bakan, gören, dinleyen, duyan, konuşan... hakikatte sadece Allah'tır."
Ruhlu ve Ruhsuz İnsan
Geleneksel inanışa göre her insan ruh sahibidir. Oysa Kur'an farklı bir gerçeği işaret eder. Allah, ruh sahibi kullarını seçmiştir. Dünyada ruhlu ve ruhsuz olmak üzere iki tür insan vardır. Ruhsuzlar; göremez, işitemez, acı çekemez, düşünemez ve muhakeme edemezler. Gözleri vardır; ama o gözlerin arkasından bakan kimse yoktur. Kur'an bu gerçeği açıkça bildirir: "Kesinlikle cehennem için pek çok cin ve insan yarattık; kalpleri vardır onlarla anlamazlar, gözleri vardır onlarla görmezler, kulakları vardır onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hayır onlar daha sapıktır." (Araf, 179). Ruhsuzlar müminlerin eğitimi ve imtihanı için yaratılmış özel varlıklardır. Fizik bilimindeki gözlemci etkisiyle de örtüşen bu gerçeği Amit Goswami şöyle ifade eder: "Eğer ona bakan bilinçli bir kişi bulunmuyorsa, zaman mekân kavramı içinde hiçbir obje yoktur." Ruh sahibi baktığında inkârcı konuşur; bakılmadığında inkârcı yoktur. Anlık varlığının nedeni, ruh sahibinin onu gözlemlemesidir. Ruhsuzların cehennemde acı çekmeyeceği ise şu analoji ile anlaşılır: Bir cesedin ateşe atıldığını düşünelim. Cesed bunu hissetmez; zira onu hissettirecek bir ruhu yoktur. Aynı şekilde Allah'ın ruhunu taşımayan beden, cehennemde de acı hissetmez. Dışarıdan acı çeker görünürler; fakat batında yalnızca bir görüntü olan ölü bedendirler. Allah kullara zulmedici değildir (Enfal, 51). Seçim hakkı tanımadığı, irade vermediği bir varlığı yakıp azap etmez.
Ruhsuzluğun Alametleri
Ruhsuz insan; Kur'an'ın yeterliliğini kavrayamaz, döneminin resulu bulamaz ya da bulsa da anlatılanı anlayamaz. Ruh-madde meselesini özümleyemez; konu açıldığında derin bir sessizliğe bürünür. Vakitlerini boşa harcar. İslam'a hizmet etmez, İslam'ın düşmanlarını göremez. İnfak etmez, parayı biriktirip yığar. İbadetlerini yerine getirmez. Temizliğe önem vermez. Aynı konuyu defalarca farklı biçimlerde anlatsanız kavrayamaz; ezberindeki birkaç cümleyi tekrarlar. Kur'an'a göre düşünmez, olayları gelenekçi âlimlerin gözlüğüyle değerlendirir. Müşriklerin şirk içinde olduğunu göremez; aksine onları başının üstünde taşır. Ancak şu da unutulmamalıdır: Müminde bazı ruhsuzluk alametleri görülebilir. Bu onu ruhsuz yapmaz. Kur'an'da inkârcıların ahlaki özellikleri ayrıntılı biçimde tarif edilmiştir; bu tarif, ruh sahiplerinin sakınması gereken özellikler olarak sunulmuştur. Kur'an, yalnızca ruh sahipleri için indirilmiştir.
Ölüm ve Boyut Değişimi
Ruh sahibi için ölüm, bir mekândan başka bir mekâna geçiş değil, görüntülerin nitelik ve niceliğinin değişimidir. Netlik ayarı değişir; görüntülere verilen içsel tepkiler dönüşür. Soğukkanlılık ve huzur içinde seyretmeye başlanır. Ölüm meleği ruh sahibine güzel bir üslupla dünya hayatının bittiğini söyler ve müminin ruhu yumuşacık alınır. Ahiret görüntüleri, rüyadan uyanıldığında dünyanın rüyaya göre daha net görünmesi gibi, dünyaya kıyasla çok daha net olacaktır. İnsan, ahirette dirildiğinde dünyanın yalnızca kendisine izletilen bir görüntü olduğunu açıkça anlayacaktır. Allah için geçmiş, şimdiki an ve gelecek yoktur. Allah zamandan ve mekândan münezzehtir. Sonsuz zaman, sonsuz kısa bir an içinde takdir edilmiştir. Bu nedenle ölen için bekleme olmaz; kıyamet, ahiret ve hesap, zaman boyutundan çıkıldığında hemen yaşanır. Ruhsuz için ise ölüm bilinen anlamda gerçekleşmez. Bakılmadığında zaten yoktur. Cehennemde de böyle; müminler ekrana bakıp cehennem ehlini görür, şükreder ve ekran kapanır. Ekran kapandığı an cehennem biter. Cehennemliklerin ruhu olmadığından gerçek anlamda acı çeken yoktur.
Zıtlar Âlemi ve İmtihanın Hikmeti
Allah bir zıtlar âlemi yaratmıştır. "Güzel" ancak "çirkin" ile anlam kazanır; "güzel"in var olduğu ama "çirkin"in olmadığı bir dünyada "güzel" kelimesi anlamsızlaşır, heyecan uyandıran bir kavram olmaktan çıkar. İnkârcılar, müminler için yaratılmış kıyas unsurudur; elmas ve kömür gibi. Mümin, inkârcının zulmü olmadan sabrın ne olduğunu öğrenemez. Bedel ödemeden cennete girse, cenneti hak ettiğini bilemez. İnkârcının inkârı, müminin imanını pekiştirir. Onların var oluş nedeni inkâr, müminin var oluş nedeni ise imandır. İblis de bu düzende bir eğitim aracıdır. Ruhsuz ve sanal olan iblis, ruh sahibinin fikir dünyasına girme kabiliyetiyle donatılmıştır. İnsan, kalbinden geçen bazı düşüncelerin iblisin telkini olduğunu unutur ve o düşünceleri kendine ait sanır. Oysa o ses duyulduğunda Allah'a sığınmak, insanı Allah'a daha da yaklaştırır. Paraziti yaratan da Allah'tır ve amacı, insanın kendisine sığınmasıdır.
Yalnızca Allah
Bütün bu hakikatlerin özü tek bir noktada toplanır: Hakikatte yalnızca Allah vardır. Ruh Allah'ındır. Tecelliler Allah'ın isimlerinin yansımasıdır. Bakan, gören, duyan, seven, konuşan; nihayetinde yalnızca Allah'tır. "Övgü Allah'adır ki gökleri ve yeri yarattı ve karanlıkları ve aydınlığı var etti." (En'am, 1). İnsan, bu gerçeği kavradığında benliğinin bir hayal olduğuyla yüzleşir. Bu yüzleşme, ruh sahipleri için tarifsiz bir mutluluk kapısı açar. Benlik tek ruhta eriyince sıkıntılar sona erer. Kendini devreden çıkaran, sükûn bulur. Çünkü övgüye, minnete ve bağlılığa layık tek varlık Allah'tır; hakikatte O'ndan başkası yoktur ki başkasını övebilesin.