..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Özgürlük sevdası insanın başkalarına duyduğu sevgidir; güç sevdası insanın kendine duyduğu sevgidir. -Hazlitt
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Öykü > Toplumcu > Necmettin Yalcinkaya




17 Ocak 2012
Mendil Sen Kokuyordu  
halom,yigidim,uzaklik,zorakiayrilma

Necmettin Yalcinkaya


Herkes birilerine ağlıyordu. Kadın yerde baygın bir halde sayıklıyordu; ”Oğlum, Halom, mum kokulu oğlum” diyordu.


:AGFG:
Sarı Mercedes toprak yollarda sarsıla sarsıla ilerliyor, bir yaprak gibi sallanıyor, çukurlara dalıp çıkıyor, yoluna devam ediyordu yine de... .Sürücüsü halinden memnun görünüyordu, altındaki pahalı arabanın çukurlara dalıp çıkmasından hiç şikâyet etmiyor gibiydi. Dudağında bir türkü tutturmuş, keyifle söylüyordu...“Baba! Duyuyor musun bizi? Sana söylüyoruz!“ diye bağıran, arka koltuktaki oturan çocuklarını duymuyor gibiydi. “Bari susmuyorsan değiştir, bir başka türkü çığır.“ Sürücü ön camı yarılamış, dışarıda ki havayı ciğerlerine soluyor, kokluyor; ''Oh be!“ diyordu.“ ''İşte gerçek yaşam bu!“

Epey yol aldıktan sonra, araba bir yol kenarında, gürül gürül akan bir köy çeşmesinin önünde durdu. Araçtan önce biri erkek ikisi kız olmak üzere üç çocuk indi. Onları anaları izledi. En son sürücüsü indi... İner inmez de doğruca çeşmeye seğirtti, herkesin bakışları arasında, başını gürül gürül akan suyun altına soktu. “Halil“ diye bağırıyordu karısı. “Şaşırdın mı sen? Nedir o çocukça yaptığın öyle?
Halil oralı bile olmadı, duymazdan gelerek karısını... İnat edercesine, başını bir kez daha soktu suyun altına, bir güzel ıslattı. Başındaki sular aşağılara kadar taştı, ütülü, pahalı gömleği ıslandı. Babasının bu çocuksu halini gören çocukları kendi aralarında gülüşmeye başladılar. Küçük kız Side babasına öykündü, çeşmeye koştu, başını çeşmeden akan buz gibi soğuk suyun altına soktu, tüm vücudunu ıslattı neredeyse. Üşüdü, içi titredi..Gülüşmeler çoğaldı, baklava börek tadında...

Çeşmenin kurnasına bir ip yardımıyla bağlanmış, alüminyum kupadan bolca su içtiler...Çocuklar önceleri kupayı hijyenik görmeseler de, çaresizce kabullendiler...Hava çok sıcak ve yakıcıydı. Su soğuktu, içimi tatlıydı ve midede şişkinlik yapmıyordu... Özlemişti Halil... Özlenmişti su...Tamı tamına on yedi yıl geçmişti, bu çeşmenin suyundan içmeyeli, tadılmayalı bu sudan..
Halil bu toprakları bırakıp gideli, bir daha geriye dön(e)memişti... Dalıp gitti,on yedi yıl öncesine… Bir sabaha karşıydı, tan yeri ağarmamıştı daha, ama köyleri basılmış, dört bir yanı ablukaya alınmıştı, Jandarma tarafından… O zamanlar on dokuz yaşlarında var yoktu. Jandarmanın ablukası altında ki köyden, anası bir yolunu bulup onu gizlice köyün dışına çıkartmış, kaçmasına yardımcı olmuştu... O da kendisi ile aynı „kaderi“ paylaşan yoldaşlarıyla yurtdışına çıkmış, önce mülteci olmuş, ardından belirsizlik içinde beklemiş, aylarca hatta yıllarca bocalamış, sonra sürgünler yaşamıştı, ne acılar tatmamıştı ki... Gözünün önüne her getirdiğinde yaşadıklarını, içi eziliyor, yüreği burkuluyordu. Her şeyin özlemini çekiyordu yıllarca… Özlemleri koca bir deniz oldu, hasretleri içinde taşıdı hep, onları bir çığ gibi büyüttü... Yine de sert esen rüzgârlara karşı direndi, aşındırmadı yüreğini. Kendi deyimiyle insanlıktan çıkmamıştı daha...
Zaman kağnı gıcırtısıyla yavaş da olsa geçiyordu. Geçerken insanlardan da çok şeyleri alıp götürüyordu beraberinde. Zor geçen yılların ardından, mülteci olduğu ülkenin vatandaşı oldu sonunda. Vatandaş olunca da kendi Anavatanına korkusuzca girme şansını yakaladı kendinde. Bu şansını sonuna kadar kullanmak istiyordu. Sonucu nereye varacaksa, ne pahasına olacaksa da deneyecekti...

Ülkede tanıdık bir avukat arkadaşını aradı, dosyasını sordurttu,
Avukat arkadaşı, "Sen hele bir gel, bir şeycik olmaz... Davan çoktan düşmüştür... Zaman aşımı ve takipsizlik kararı ’ lafının üzerine cesaretlenip, arabasına atladıkları gibi köyüne doğru yola koyuldu. Sınır kapısından geçtiler, onca korkusu boşa cıkmış, biraz olsun rahatlar gibi olmuştu... Sınırdan içeri sorunsuzca geçilmişti, sırada baba evine ulaşmak vardı. Heyecanı bu yüzdendi... Bu yüzdendi, yolda gördüğü her çeşmeden kana kana su içmesi. Yine bu yüzdendi dışarısının havasını defalarca içine çekmesi, soluması bu yüzdendi... Her şeye karşı içinde bir açlık duyuyor, ona ulaşmak için müthiş bir istek taşıyordu. İçindeki yangını hiçbir çeşmenin buz gibi suyu dindirememişti, yangın hala içinde bir yerlerde sönmemiş yanıyor, sessizce devam ediyordu... Sessiz ve dumansız bir yangın...
Biraz dinlendikten sonra, yeniden direksiyon başına geçti, usulca bastı gaza, tozu toprağa katarak hareket etti araç. Mercedes, dağların arasında bir yılan gibi kıvrılarak dolanan yoldan ilerliyordu. Az önlerinde bir tarla kuşu havalanıverdi, sevinçle kanat çırparak… Yol sakindi, ne karşıdan gelen bir araç vardı, ne de bir canlıyla rastlaştılar. Birden bir mucize oldu sanki, önlerine bir traktör çıktı aniden. Frene usulca bastı, hızını yavaşlattı Mercedes’in. Direksiyonu bıraktı elinden, araçtan dışarıya attı kendini heyecanla. Traktörün arka kasasında bağdaş kurup oturmuş, tarladan dönmekte olan köylülere koştu, tek tek baktı yüzlerine… Belki aralarında bir tanıdık, bir yakınımı görürüm umudunu taşıyordu... Umudu boşa çıkmadı, gerçeğe dönüşmüştü...
“Ali emmi!“ diye bağırdı heyecanla.“Nasılsın?“
Ali emmi şaşkın şaşkın baktı ona. “Tanıyamadım oğul seni .“ dedi.“Kusuruma bakma e mi?“
„Ne kusuru Ali emmi? Ben Sarı Sülo’nun oğlu Halil’im.“
Ali emminin gözlerine bir ışık geldi birden, parıl parıl parıldadı. Sevincini gizlemeyerek.“ Halil sen ha.“ Traktörün kasasına tutunarak güçlükle ayağa kalktı. Birilerinin el atmasıyla yere indi. Halil onun nasırlı ellerine sıkıca sarıldı, defalarca öptü. Toprak kokuyordu Ali emmi, hasret kokuyordu...
“Köyüme, baba ocağına gidiyorum Ali emmi, istersen sen de gel.“
„Sonra gelirim oğul.“ diyerek daveti geri çevirdi, üst başının halini bahane göstererek.

Çocuklar ve karısı inmediler arabadan, oturdukları yerden olanı biteni izliyorlardı. İlk kez babalarını bir çocuk kadar haşarı, yerinde duramaz bir halde, bir o kadar mutlu ve sevinçli görüyorlardı. Karısı onun bu davranışı karşısında, gizli gizli gözyaşı döktü. Akşamın alacakaranlığı çökmek üzereyken, güneş salına salına dağların ardında yuvasına saklandı.

Traktör farlarını yakıp, akıp yoluna gitti. Mercedes de kendi yoluna… Sabaha karşıydı köylerine dönen yolun sapağına geldiklerinde, usulca bastı frene..Sarsmadan aracı durdurttu, aşağıya indi. Kırışmış pantolonunu düzeltti. Karısına,
„Sen kullanır mısın, hayatım?“ diye rica etti, sesi titriyordu. Heyecanı yüzüne vurmuş, geziniyordu. Bir sigara yaktı, heyecanını dağıtmak için… Birden arka kapısı açıldı arabanın, çocuklar kendilerini dışarıya attılar. “Ana“ diye bağırmaya başladı küçük kız Side. “Kuzulara bak hele bir! Ne kadar sevimliler.“ Tam karşılarında koyunlar otluyordu, yanlarında yeni doğmuş sevimli mi sevimli kuzucukları vardı. Yanlarına koştular, hemencecik.
Çocuklar koştukça, yavrular ürktü uzaklaştı, onlardan.

Karısı direksiyonun başına oturunca Halil boşta kalınca rahatlamış, her şeyi daha iyi düşünür ve taşınır olmuştu. Anasını, babasını, kız kardeşini , çocukluk arkadaşlarını, yıllar sonra ilk kez dünya gözüyle görebilecekti. Gördüğünde neler yaşanacağını kestirmeye çalışıyordu. Bunca yıldan sonra, anası onu tanıyabilecek miydi? Bilemiyordu, kestiremiyordu bir türlü. Babası torunlarını ilk kez gördüğünde neler yapacaktı? Onları basacak mıydı bağrına? Hem neden basmasın ki, torunları değil mi O’nun? Torunlar babaannesine ve dedelerine karşı nasıl davranacaktı? Bilemiyor, yalnızca merak ediyordu. Heyecanı artıkça artıyordu.

Köye girdiklerinde, köyün değiştiğini fark etmekte gecikmedi Halil. Köyün çehresi değişmişti; balkonlu, bir kaç katlı modern evler yükseliyordu köy yerinde. Ama yine de köy yolunda, çeşme başlarında kovalarına su doldurup telaşla evlerinin yolunu tutan genç kızlar yok değildi. Yüzlerine bakıyordu, tanıyamadı... Tanıdık bir yüz yoktu aralarında. Başka bir köye geldiğini sandı önce. Ta ki karşısında baba evini görünce uzaklaştı bu düşüncesinden.
Evlerinin önüne geldiklerinde, 'İşte burası benim baba evim." diye işaretledi, tam karşılarında durmakta olan büyükçe bir evi. Karısı arabayı usulca durdurdu. İndiler... Evin sokak kapısı yıllara inat hala ayaktaydı, zamana direniyordu adeta. Yalnızca menteşelerin yerleri bir kaç kez yer değiştirmişti. Bunu da boş çivi yerlerinden anlayabilmek mümkündü. Kapı dışarıdan itilince, kendiliğinden içeriye doğru müthiş bir gıcırtıyla açıldı. Yere, boşluğa düşer gibi oldular. Önde Halil, ardından karısı ve çocukları doluştu içeriye... Bahçe büyükçeydi, onlarca ağaç vardı; Şeftalilerin ağırlığı, dalları yere kadar sarkıtmıştı. Her yeri meyve ve çiçek kokuları sarmıştı. Bahçede sundurmanın hemen altına iki sedir konulmuştu, sedirin üzerine halı desenli minderler özenle yerleştirilmişti. İki sedirin arasına kilimler seriliydi, kilimin üzerinde kocaman bir sini vardı. Sininin içinde, ilk göze çarpan şey tereyağı, çökelek, yeşil soğan, bal, zeytin ve bolca yufka ekmeğiydi. Bardaklardaki çay sıcacıktı, çayın dumanı tütüyordu hala. Halil yüreğinin sıcacık bir ekmek gibi yumuşadığını hissetti birden. Sininin etrafına bağdaş kurup afiyetle sabah kahvaltısı edenlere,
“Afiyet olsun.“diye seslendi. Göz göze geldiklerinde ‚’Merhabalar.’’ dedi, sesinde bir heyecan okunuyordu.
Sofradakiler hep bir ağızdan adeta, “Sağ ol.“ dediler.“ Buyur evlat sen de katıl aramıza.“ Elli-altmış yaşlarında saçları kırlaşmış, yüzü sürekli güleç olan biriydi bu. Tanımıştı Halil hemen babasını. Sofrada kısa süreli bir sessizlik yaşandı, bir iki kişinin sığabileceği kadar bir yer açıldı sofrada kendiliğinden. Halil’in heyecanı bitmiyor, aksine katlanarak artıyordu. Üstelik kendisini tanıyan çıkmamıştı. Sürpriz yapacağım diye, önceden kimseye haber de vermemişti... Baba bahçe içersinde bekleşmekte olan, sofraya buyur ettiği kişilere dönüp dikkatlice baktı. Birden oğlu Halil’i tanıdı. “Halooo“ diye bağırdı. Bağırtısı bir hançer olup göğü yırttı adeta.“ Halom benim.“ Oturduğu yerden fırladı, Halil’e koştu. Halil de ona...
Sofradakilerin lokmaları ellerinde öylece kalakalmış, donmuşlardı sanki. Herkes şaşaladı, donakaldı... Halil babasına sarılmış, ağlıyordu ikisi de... Karısı ve çocukları böylesi bir manzara karşısında, gözyaşlarını tutamayıp gözyaşı musluklarını açtılar, hem de sonuna kadar... Sofradakiler de bu ağlama kervanına katılmakta gecikmediler. Herkes ağlıyordu.

Anası kendi dışında nelerin döndüğünü anlamış değildi hala. Gözleri son günlerde iyice bozulmuş, hiçbir şeyi seçemez olmuştu. Yer sofrasındakiler birbirleriyle yarışırcasına ayağa fırladılar. “Ana“ diyordu birisi. Otuz yaşlarında, boyu ortadan az uzun, kemikli burunlu, yüzünde çiçek yanığı olan biriydi bu. Gözlerini saklayan nereden alındığı belli olmayan bir gözlük takmıştı. “Ana’’ diye bağırdı bir kez daha. ’Sana söylüyorum. Abim Halil bu! Oğlun Halo!“
„Yo beni kandıramazsınız,“dedi ana .“Öyleyse nerede benim Halom. Peki ben neden göremiyorum ki...” Bahçede bir sevgi yumağı oluşmuştu kendiliğinden. Herkes birbirine sarılıyordu, sevinçle… Ağlamalar, bağırtılar, sevinç sesleri bahçeden dışarıya taşmıştı. Sesleri ta evlerinden duyanlar, "Neler oluyor?" diye biraz da meraklarını bastırmak için, Sarı Süleyman’ın evine doğru sökün etmeye başladılar...Halil babasından koptu, anasına doğru olanca tüm hızıyla koştu, sıkıca sarıldı anasının ellerine; öptü, öptü…Doymadı bu kez bir pınardan su içer gibi kana kana öptü. “Anam, anam, benim güzel, çilekeş anam.’ diye söylenmeye başladı. ‘’Tanımadın mı beni, güzel anam? Benim ben. Oğlun Halon.’ Kadın, Halosunu kokladı, yüzünde birikmiş terini sildi entarisinin yeniyle. Bu kez entarisinin yenini öptü kokladı. Sonra birden sıyrıldı kurtardı kendini Halo’dan, eve içeriye koştu. Halil şaşkındı... Sandığı açtı, içinde daha önceden bin bir özenle ütülenip katlanarak üst üste dizilmiş kumaş parçalarını bir bir sandıktan çıkarmaya başladı. Bir şeyler aradığı her halinden belliydi... İlk bakışta sararmış olduğu her haliyle belli olan, buruşmuş bez bir mendili bulduğunda rahatladı, bir çocuk gibi sevindi hatta. Her şeyi oracıkta bırakarak yeniden bahçeye koştu, mendili defalarca koklayarak. Elindeki mendille Halil’in yüzünde birikmiş boncuk boncuk terleri sildi. Mendili burnuna götürerek kokladı, olmadı bir kez daha kokladı. İyice emin olmak istiyordu. Birden bağırıp çağırmaya başladı. ”Halom !“ diyordu. ”Anan sana kurban olsun! Demek sen geldin ha? Yiğidim, aslanım!”
Halil’e sıkıca sarıldı, tüm bedeni zangır zangır titriyordu...Öpmeye başladı...yüzünü, gözünü öpüyordu, saçlarını kokladı öptü...Saçlarının yer yer döküldüğünü, aklaştığını fark etti, ama sesini çıkarmadı yine de.
”Ah Halom “ diyordu.”Senin yokluğunda, seni ne çok özledim…Bir bilsen seni her hatırladığımda (Hiç unutmadım ki) hep bu mendildeki terini kokladım. Mendil sen kokuyordu. Mendil seni bana getiriyordu. Mendili geceleri sana sarılır gibi koynuma sokuyor, birlikte uyuyordum. Sonra gittiğim her yere, beraberimde seni de götürüyordum... Sen bendeydin hep, hiç gitmedin ki... Hep xızıra dualar ediyordum, ölmeden bir kez de olsa seni bana göstersin diye... Bak xızır dileğimi kabul etti, seni bana yolladı.” Sesi çatallaştı, yüreğinin atışlarını kulağında duyuyordu. Heyecanı kat kat artmıştı. Gözleri kararır gibi oldu. ”Oğlum, mum kokulu oğlum.” dedikten sonra, dayanamadı Halil’in elleri arasında bir yılan gibi kaydı, yığıldı kaldı olduğu yere, kendinden geçmiş bayılmıştı... Halil telaşlandı birden, nabzına baktıktan sonra;
"Çabuk su getirin, kolonya getirin !" diye bağırmaya başladı.

Yerde baygın yatan anasını, dizlerine yatırmış, ona sarılmış bir halde, ağlıyordu Halil. Karısı Halile, çocukları babalarına ağlıyordu. Herkes birilerine ağlıyordu. Kadın yerde baygın bir halde sayıklıyordu;
”Oğlum, Halom, mum kokulu oğlum” diyordu.

Gelini, torunları yanı başındaydı .Başucuna çöken küçük kız torun Side, minnacık pamuğu andıran ellerini , kadının solgun yüzünde gezdiriyor, bir yandan da ;”Babaanne” diyordu onu sarsarak.”Gözlerini aç, bak tatlı torunun Side baş ucunda…Seni görmek istiyor.”
Yerde baygın yatmakta olan kadın kimseyi görmüyor, duymuyor yalnızca; ”Halom.” diye sayıklıyordu.



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın toplumcu kümesinde bulunan diğer yazıları...
Yeni Bir Gün, Yeni Bir Umuttu Onun İçin…
Orada
Töre ve Zulüm/ Bölüm 4
Töre ve Zulüm/ Bölüm 3
Töre ve Zulüm/ Bölüm 5
Töre ve Zulüm/ Bölüm 2
Töre ve Zulüm/ Bölüm 7
Töre ve Zulüm/ Bölüm 6
Töre ve Zulüm/ Bölüm 1
Bilinmeze Doğru

Yazarın öykü ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Kısa Bot
Toprak Kokusu
Anamdan İnciler/ Anamın Entarisi
Sahile Vuran Kelebek
Kömür Gözler
Balik ve Melisa
Bir Gün Mutlaka!
Böcek
Anamdan İnciler/ Topal Fayansçı
Anamdan İnciler/ Azrail Sorarsa

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Bir Yanım Eksik Kalır [Şiir]
Alıp Getirmeli Seni Bana [Şiir]
Göğü Kucaklamak [Şiir]
İnadım İnad İşte... [Şiir]
Susturamam [Şiir]
Sana Koşarken [Şiir]
Yapayalnız Bir Başıma [Şiir]
Resmine Baktıkça [Şiir]
Bu Gece... [Şiir]
Sırası Mıydı? [Şiir]


Necmettin Yalcinkaya kimdir?

1960Sarıkamış doğumlu. 1977-78 İzmir Namık Kemal Lisesi Edebiyat mezunu. Ozan Yayıncılıktan 12 Eylül’de Çok Güldük Netekim! Mendil Sen Kokuyordu ve Stres Bileziği ve On Çocuktuk Anı/Öykü. Çeşitli dergi ve sitelerde öykü, şiir yazarlığı. Ayrıca Edebiyatbahcesi. net sitesinin kurucu emekçisiyim. Yürüyüş, sinema, tiyatro ve olta balıkçılığı hobilerim var. Yazmayı ve okumayı seviyorum.

Etkilendiği Yazarlar:
Tolstoy,Ahmed Arif, Nazim hikmet, Cengiz aymatov,


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2021 | © Necmettin Yalcinkaya, 2021
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.