..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Bir insan bir kaplanı öldürmek istediğinde buna spor diyor, kaplan onu öldürmek istediğinde buna vahşet diyor. -Bernard Shaw
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
İzEdebiyat - Yazar Portresi - Hakan Yozcu
Hakan Yozcu - Kendi Dünyam
Site İçi Arama:


Ana Sayfa
  Seninle Olayım (Hakan Yozcu) 18 Mayıs 2020 Tasavvuf 


  Orhan Pamk'un "Kar" Romanı (Hakan Yozcu) 8 Mayıs 2020 Yazarlar ve Yapıtlar 

Orhan Pamuk’un “Kar” Romanı Orhan Pamuk, Nobel Edebiyatı Ödülü almasından sonra okuduğum bir yazar oldu. Daha önce hiçbir romanını okumamıştım. İlk Önce “Benim Adım Kırmızı”yı okudum. Sonra “Kara Kitap” ardından “Masumiyet Müzesi” ve son olarak da “Kar” adlı romanını aldım elime… Orhan Pamuk ile ilk tanıştığımda, yani okuduğum ilk romanında çok şaşırmıştım. “Benim Adım Kırmızı” kitabı o kadar ağır gelmişti ki bana, edebiyat fakültesi mezunu olmama ve yıllarca edebiyat öğretmenliği yapmama rağmen bu kitabını anlamakta çok zorlanmıştım. Defalarca sözlük karıştırmıştım. Benim anlamadığım bir kitabı normal bir okuyucu nasıl anlayacaktı? Roman, 1591 yılında İstanbul’da karlı kış gününde geçiyordu. Şeküre adlı bir kadının 4 yıldır savaştan dönmeyen kocasının yerine yeni bir koca aramasını anlatıyordu. Eve davet edilen nakkaşlar ve Osmanlı padişahının gizlice yaptırdığı bir kitap için Frenk etkisi taşıyan tehlikeli resimler konu ediniyordu. Yazar, o kadar karışık, o kadar ağır bir dil kullanıyordu ki anlamak mümkün değildi. Hayatımda belki de daha bu kadar anlaşılmaz bir roman ile karşılaşmamıştım. Kendi kendime “Bu adama nasıl Nobel Ödülü vermişler?” demekten kendimi alamamıştım. Tabii böyle bir yazarı sadece tek bir romanla değerlendirmek doğru olmazdı. Bu nedenle çok zaman geçmeden “Kara Kitap”ı okudum. Bu romanda Galip adlı biri, kayıp karısı Rüyayı arar. Celal adlı bir gazetecinin köşe yazılarını okur. Kısaca eski İstanbul’u anlatan bir romandır. Ama maalesef bu romanı da okuyunca düşüncem yine değişmedi. Aynı sorunlar bu kitapta da vardı. “Artık elime Orhan Pamuk’u almam” dedim kendi kendime. Bu sözümde duramadım. Birkaç ay sonra “Masumiyet Müzesi” elime geçti. Onu da okudum. Bu roman diğerlerine göre daha temiz bir Türkçe ile yazılmıştı. “Masumiyet Müzesi”nde yazar, bir iş adamının kendisine anlattığı aşk hikayesini anlatıyor. Yalnız bu roman, ben de eski Türk filmlerinin etkisini bıraktı. Yani eski siyah beyaz Türk Filmleri tadında bir romandı. Okurken kendimi hep eski bir Türk filmi izler gibi hissettim… “Kar” adlı romanını ise daha yeni okudum. Roman hakkında söylenecek ve yazılacak çok şey var. Her şeyden önce romanın bir aşk romanı mı; yoksa siyasi bir roman mı olduğuna karar vermek lazım. İlk ele alındığında basit bir aşk romanı gibi görünüyor. Ama sayfalar ilerledikçe bunun aslında siyasi bir roman olduğuna hükmetmek hiç de zor değil. Zaten Orhan Pamuk da kitabın arkasında yer alan “Sonsöz” bölümünde “Kar’ı önceki romanlarıma göre, özellikle Kara Kitap ve Benim Adım Kırmızı’ya kıyasla çok fazla zorlanmadan, neredeyse kalemimin ucuna geldiği gibi üç yıldan kısa bir sürede yazdım. Siyaseti ve hayatın tuhaflığını gösteren bir romanı yazmayı gençlik yıllarımdan beri düşlüyordum.” (Sayfa 395) diyor. Hatta satır aralarında “Ceza almamak ve kitabın toplatılmaması için, çıktığı her programda, verdiği tüm demeçlerde bunun bir aşk romanı olduğunu söylediğini” belirtiyor. Demek ki roman, siyasi içerikli bir roman. Bunu ilerleyen sayfalarda daha çok anlıyoruz. “Kar” romanı asıl adı Kerim Alakuşoğlu olan fakat bu adı hiç kullanmayan, kısaca Ka adını kullanan kahramanının içinde bulunduğu olaylar anlatılıyor. : “ Yolcunun adının Kerim Alakuşoğlu olduğunu, ama bundan hiç hoşlanmadığı için kendisine adının ilk harfleriyle Ka denmesini tercih ettiğini, bu kitapta da öyle yapacağımı hemen söyleyeyim.” (sayfa 10) Tam yeri gelmişken burada şunu da belirtmek istiyorum: Orhan Pamuk, “Kar” romanında yukarıda görüldüğü gibi yer yer araya girerek okuyucuya bilgiler veriyor ve onlarla adeta konuşuyor. Tanzimat Dönemi’nin ilk yıllarında acemi yazarlarımızın bilmeden kullandığı bu kusurlu yöntemi, Orhan Pamuk gibi Usta bir yazarın nasıl kullandığını anlayabilmiş değilim. Öyle ki romanın birçok bölümünde Pamuk, araya giriyor, düşüncelerini söylüyor ve okuyucuyu adeta yönlendiriyor. Bu da bana göre romanın akışını ve büyüsünü oldukça bozuyor. Büyük bir hata! Ka, uzun yıllar siyasi nedenlerle Türkiye’den kaçmış, Almanya’da yaşamış bir şair olarak karşımıza çıkıyor. Çok tanınmamış biri olmamakla birlikte Kars’ta çok önemli bir yazar gibi karşılanıyor. Bunun sebebini Kars’ın geri kalmışlığından dolayı oraya pek kimsenin gitmeyişinde ve orasının tanıtılmamasında ve buraya hizmet verilmeyişinde aramak lazım diye düşünüyorum. Zira Karslılar Ka’yı kendisini gazeteci olarak tanıttığından dolayı, ünlü bir şair ve gazeteci olarak görüyorlar. Amaçları da Kars’a gelen bu gazetecinin şehirlerini en iyi şekilde anlatıp tanıtması. Belki bu sayede dikkatler çekilir ve Kars şehri gelişir. Oysa Ka’nın gazeteci olmadığını biliyoruz. İlerleyen sayfalarda Ka’nın aslında Kars’a geliş sebebinin üniversite yıllarında aşık olduğu, sevdiği ve fakat ayrı kaldığı, başka biriyle evlendiği sevgilisinin Kars’ta yaşadığını ve eşinden boşandığını öğrenmesi üzerine gittiğini öğreniyoruz. Ama Ka kendisine “Neden Kars’a gidiyorsun?” sorusuna hep: “Belediye seçimleri ve intihar eden kadınlar için gidiyorum. (Sayfa 11) cevabını veriyordu. “Bu konuda gazetede bir yazı yazacağını” belirtiyordu. Ka, bir otobüsle Erzurum’dan Kars’a gider. Cama dayanarak yolda gördüğü manzarayı izleyerek düşünür. Memleketin fakirliğini, yokluğunu, insanların çekingenliklerini aklına getirir. Ka, Kars’a geldiğinde üniversiteden eski arkadaşlarını bulur. Yine bu yıllarda âşık olduğu ve eski sevgilisi diyebileceğimiz Kars’ta otel çalıştıran İpek’in oteline yerleşir. Birkaç gün burada kalacaktır. Peki kızlar neden bu kadar çok intihar ediyordu Kars’ta. Onları intihar etmeye iten sebep ne idi? Ka, en çok da bu soruya cevap bulmak istiyordu. Orhan Pamuk, bu soruya cevabı Ka’nın gözlemlerine dayandırarak verdirir: “Hikayelerdeki yoksulluk, çaresizlik, anlayışsızlık değildi Ka’yı bu kadar sarsan. Kızlarını sürekli döverek ezen, sokağa çıkmasına bile izin vermeyen ana babaların anlayışsızlığı, kıskanç kocaların baskısı ve parasızlık da değildi. Ka’yı asıl korkutan ve şaşırtan şey intiharların sıradan günlük hayatın içine, habersiz, törensiz, birdenbire girivermesiydi. Yaşlı bir çayhane sahibi ile zorla nişanlandırılmak üzere olan bir kız mesela, her akşam yaptığı gibi annesi, babası, üç kardeşi ve babaannesiyle birlikte akşam yemeğini yemiş, kirli tabakları kardeşleriyle her zamanki gibi gülüşüp ve çekişerek topladıktan sonra, tatlı getirmek için mutfaktan bahçeye çıkmış, pencereden annesiyle babasının odasına girip babasının av tüfeği ile kendini vurmuştu…” ( Sayfa 18) Bu intiharların sebepleri siyasi mi idi? Ana babaların kızlara karşı olan baskısı mıydı? Yoksa kızların mutsuzluğu mu idi? Peki kızlar neden mutsuzdu? Onları mutsuzluğa iten sebep ne idi? İnsanın kendi hayatına son verecek kadar insana sıkıntı veren şey ne olabilirdi? Yazar, bu sorunun cevabını da Vali muavinine söylettirir. Sebebin başında mutsuzluk gelmektedir. Ama tek sebep bu olamaz: “Elbette ki intiharların sebebi bu kızlarımızın aşırı mutsuzluğu, bundan şüphe yok,” demişti Vali Muavini Ka’ya: “Ama mutsuzluk gerçek bir intihar nedeni olsaydı Türkiye’deki kadınların yarısı intihar ederdi.” ( Sayfa 20) Ka, şehirde araştırmalar yapar. İntihar eden kadınlarla öğrencilerin çoğunun bunalımda veya aşk acısından kendilerine kıydıklarını anlar. Ama diğer taraftan da ölen bu kızların üniversitede okuyan ve başörtüsü taktıkları için sınıflara alınmayan öğrenciler olduğunu öğrenir. Şehrin her yerine belediye tarafından intiharın dinimizce de yanlış olduğunu, yasak ve haram olduğunu hatırlatan pankartlar asılmıştır: “İnsan Allah’ın bir şaheseridir ve intihar bir küfürdür” Karların aşırı yağmasından dolayı yollar kapanacak ve şehre giriş çıkışlar bir süreliğine yapılamayacaktır. Ka da bu süre içinde araştırmalar yapar. Ölen kızların aileleri ile görüşür. Bilgiler alır. Yazar, karı romanda sembolize etmiştir. Kar, saflığın, temizliğin, berraklığın simgesi olarak düşünülmüştür. Bu haliyle de Kars, saflığın ve temizliğin bir şehri olarak verilmiştir. Kar, şehrin bütün pisliğini, kötülüğünü, çirkinliğini örtmektedir. Bembeyaz görüntüsüyle insana huzur ve rahatlık vermektedir. Şehir, yağan kar ile pislikten, çamurdan, tozdan topraktan arınmıştır. Ka’nın artık şehirde olduğu herkes tarafından duyulmuştur. Kars’ta yayın yapan Yerel bir gazete de O’nun tanınmış bir gazeteci ve şair olduğunu, şehirlerini gazetesinde tanıtmak için araştırma yaptığını ve gece Kars’ta yapılacak bir törende son şiirini okuyacağını yazar. Ama Ka’ya böyle bir davet gitmemiş ve ondan şiir okunması istenmemiştir. Yerel TV de bu haberi geçer. Ka, davet almadığı için bu geceye gitmeyi düşünmemiştir. Roman, ilginç gelişmelerle devam eder. Kars, adeta Rus romanlarında veya filmlerinde gördüğümüz ajanlarla dolu olarak gösterilir. Ka’nın arkasında sanki hafiyeler ordusu vardır. Ajanlar, sivil polisler, askerler hep onu takip etmektedir. Ka’nın attığı her adım ve yaptığı her eylem bilinmektedir. Kiminle konuşursa konuşsun kayıt altındadır. Bu durum neredeyse romanın bütün bölümlerinde böyle verilmiş ve Kars sanki bambaşka bir ülkenin şehri olarak gösterilmiş. “İnsan, burada nasıl rahat yaşayabilir?” demekten kendini alamıyor okuyucu. Ka, romanda ateist biri olarak veriliyor. Allah’a inanmayan bir kişi olarak okuyucuya anlatılıyor. İnsan, inansa da inanmasa bazen sorguluyor. Allah gerçekten var mı, yok mu demekten kendini alamıyor. Bazen de böyle düşündüğü için pişmanlık duyuyor ve tövbe edip Allah’tan özür diliyor. Ka da Almanya’da kaldığı süre içinde Allah’a inanmayan bir kişilik. Ama Kars’a geldiğinde adeta bu fikrini değiştiriyor. Pişmanlık duymuş gibi karın temizliği, berraklığı onda farklı duygular uyandırıyor. Şeyh ile görüştüğünde şeyhin elini öpüyor. Sanki pişmanlık duymuşçasına: “Kar, bana Allah’ı hatırlatmıştı” dedi Ka. “Bu alemin ne kadar esrarengiz ve güzel olduğunu, yaşamanın aslında bir mutluluk olduğunu hatırlatmıştı kar.” (Sayfa 93) diyor. Burada okuyucu ister istemez bir çelişkiye düşüyor. Acaba Ka, gerçekten ateist mi? Allah’a inanmıyor mu? Kars’a gelince kendisini öldürürler diye korkusundan mı Şeyhin elini öpüyor? Yoksa gerçekten hidayete erip inançsızlığı için pişman mı oluyor? Ka’nın bir ikilem içinde olması okuyucunun gözünden kaçmıyor… Bununla da kalmıyor romanda tanıştığı ve çok sevdiği İmam Hatip öğrencisi Necip’i de şöyle konuşturuyor: "Allah'ın terk ettiği kişi, her akşam kahveye gidip arkadaşlarıyla gülüşüp kâğıt oynasa, her gün sınıfta arkadaşlarıyla kahkahalarla gülüp eğlense, bütün günlerini dostlarıyla sohbet ederek de geçirse yapayalnızdır." (Sayfa 134) Buradan hareket ederek Yazarın kendi içinde bir çelişkiye düştüğünü, inançsız geçirdiği ömrünü pişmanlık duyarak Allah’a yöneldiğini söyleyebiliriz. Veya en azından yazarın bu olguya dikkat çekmek istediğini söyleyebiliriz. Öyle ki ileriki sayfalarda çok dindar olan Necip ile Fazıl’ın dahi ateistlik şüphesi içine düştüklerini gösterecektir. Ama anında bundan pişman olarak tekrar dine sarıldıklarını anlatacaktır. Necip, İmam Hatip Lisesi’nde okuyan, İslam görüşüne sahip bir gençtir. O da Kadife’ye aşıktır. Akıllı ve zeki olan Necip İslamcı bir yazar olmak hevesindedir. Onun bir de Fazıl adında bir arkadaşı vardır. O da tıpkı Necip gibi hareket etmekte ve Necip gibi düşünmektedir. Öyle ki bu kişi hiç ayrılmazlar. Bir bütünmüş gibi hareket ederler. Burada bu iki isim yan yana gelince bize ister istemez Şair Necip Fazıl Kısakürek’i hatırlattı. Orhan Pamuk ile Necip Fazıl arasındaki ilişkiyi tam olarak anlayamadık. Acaba Pamuk, bu isimleri özellikle Üstat Necip Fazıl’ı hatırlatmak için mi verdi? Yoksa bir tesadüf mü? Bu kadar tesadüf olacağına aklımız ermedi doğrusu… Romanda asıl anlatılmak istenilen düşüncenin o yıllarda baş gösteren ve hala günümüzde de devam eden baş örtüsü sorununa dikkat çekilmek olduğunu söyleyebiliriz. Baş örtmek Türkiye’de o yıllar hayli sorun olmuş ve çok büyük bir mesele haline gelmişti. Öyle ki okullara baş örtüsü ile gelen öğrenciler sınıflara alınmıyor, modern anlayışa ters düşüyor diye sınıflardan kovuluyordu. Oysa medeniyetin beşiği olarak addedilen Avrupa’da kıyafet yüzünden kimse kimseye karışmıyor, herkes birbirine saygı duyuyordu. Örtünmüş, örtünmemiş kimse diğerine bir şey söylemiyordu. Giyiminde herkes özgürdü. Demokratik anlayış ile hareket edildiğinde de böyle olması gerekirdi. Çünkü bu sadece onu yapan kişinin düşüncesi ile ilgiliydi. Baş örtüsünü takmakla geri olunamayacağı gibi takmamakla da ilerici ve aydın olunamazdı. Bu tamamen kul ile Allah arasında bir tercih idi. Dine bağlı olan, dininin gereğini yerine getirmek isteyenlere saygılı olmak gerekirdi. Tabii takmayanlara da “Neden takmıyorsun?” diye olumsuz gözlerle bakılamazdı? Gelin görün ki bu mesele Türkiye’de olduğundan fazla abartılarak büyük bir sorun haline getirilmişti. Bu nedenle birçok yuvalar yıkılmış, birçok canlar heba olmuştu. Oysa yapılması gereken tek şey, kişiye saygı duyulması idi. Kimse kimseye karışmayacağı için ve kimse kimseyi hor görmeyeceği için sorun da olmayacaktı. Romanda başını açmayan kızların temsilcisi olarak Kadife veriliyor. Kadife aynı zamanda İpek’in kız kardeşidir. Kadife’nin babası da ablası İpek de aydın ve ilerici görüşe sahiptir. Kadife ise Kars’ta yaşamanın etkisiyle dinsel yaşamayı tercih etmiş ve bu nedenle kapanmıştır. Başını örtmüştür. Ailesi de ona saygı duymuş ve bir şey dememişlerdir. Kadife, romanda polisler tarafından aranan Lacivert adında Siyasal İslamcı liderine aşıktır. Lacivert zeki, kültürlü ve gizemli biridir. Şehir şehir gezen, gizli çalışmalarla gençleri örgütleyen biridir. Siyasal İslamcı diye bilinmektedir. Romanda Orhan Pamuk, sık sık Siyasal İslamcı, Türk Milliyetçisi, Kürt Milliyetçisi gibi terimler kullanmaktadır. Bana göre ayrımcılığa ve bölücülüğe kaçan bu tür terimlerin kullanılması sakıncalıdır. Neticede hepimiz bu ülkenin bir ferdi, birer vatandaşıyız. Hep birlikte yaşıyoruz. Geçmişimiz bir olmuştur. Geçmişte birçok zorluğa, tehlikeye birlikte karşı koymuşuz. Beraber olmuşuz. En önemlisi Kurtuluş Savaşı gibi bir var olma yok olma noktasında hep birlikte hareket etmiş ve Türkiye Cumhuriyet’ini kurmuşuz. O nedenle vatandaşlarımız arasında bu tür ayrımcı terimlerin kullanılmasını doğru bulmadım. Lacivert, Ka ile görüşmek istemiş ve Necip vasıtasıyla buluşmuşlardır. Lacivert, Ka’nın “Almanya’da hangi gazetede çalıştığını orada tanıdığı bir gazetecinin olup olmadığını” sormuştur. Ka da bir isim vermiştir. Bunun üzerine Almanya’da yayınlanmak üzere birkaç kurum, kuruluş ve dernek yöneticilerinin bir araya gelerek bir bildiri hazırlanmış ve bu bildirinin Ka aracılığı ile Almanya’da yayınlanmasını istemiştir. Ka da bunu kabul etmiş ve kısa bir süre içinde toplanılarak bildiri hazırlanmıştır. Lacivert, takipte olduğu için yakalanmıştır. Onun kurtulması için de şehirde nüfuslu olan, askerle arası iyi olan bir sanatçı, Kadife’nin oynayacağı oyunda rol almasını kabul edip oyunda başını açmasıyla Lacivert’in kurtulmasını sağlayacağını söyler. Romanın 29. Bölümünde Yazar tekrar araya girer. Bu defa başka bir bölümle böler romanı. Romanın en heyecanlı yerinde kendisini Almanya’da bulur. Ve Ka’nın durumunu anlatır. Neden bu bölüm ile roman arasına girerek romanın sonucunu burada verir anlayamadım. Daha okuyucu İpek ile Kadife’nin ne olacağını bilmeden, Ka ile İpek arasındaki aşkın sonucunu öğrenmeden Pamuk, Frankfurt’a giderek Ka’nın eşyalarını alıyor ve yayınlayacağı son şiir kitabını arıyor. Burada da artık Ka’ya ne olmuştur okuyucu öğreniyor. Oysa daha romanın bitmesine sayfalar vardır. Bana sanki yazar, eserini yazarken son bölümünü, burada karıştırmış ve ortaya yanlışlıkla koymuş hissini uyandırdı. Ama Orhan Pamuk böyle hataya düşecek kadar kötü bir yazar değil. Kendini postmodern anlayışıyla yazan biri olarak addeddiği için bu tür yöntemlere başvurmuştur diyesim geliyor. Biz roman incelemesine devam edelim: Kadife, baş örtüsü kullanan İslamcı genç kızların romanda temsilcisidir. Onun başını açmasıyla gerici kesimlerin direnişinin kırılacağı düşünülmüştür. Kadife ile Lacivert arasında bir aşk yaşanmaktadır. Kadife bu nedenle Lacivert’in kurtulması garanti edilirse rolü kabul edeceğini söyler. Bunun üzerine Lacivert serbest bırakılır. Kadife tiyatroda oynamayı kabul eder. Fakat Lacivert serbest kaldıktan sonra rolde oynamamasını ister. Bu arada İpek’e büyük bir aşk duyan Ka’nın tek amacı bu şehirden sağ salim çıkıp İpek ile Almanya’ya dönmektir. Bundan sonra Almanya’da mutlu bir yaşam sürmek istemektedir. İpek’i buna ikna edip yollar açılır açılmaz ilk vasıta ile Kars’ı terk edeceklerdir. İpek de kendisine yeni bir hayat kurmak istediğinden Ka’nın teklifine sıcak bakmaktadır. Eğer Ka, aşkında samimi ise onunla gitmeyi kabul edecektir. Olaylar, Ka’nın hiç beklemediği yönde gelişir. Lacivert ile İpek’in önceden aşk yaşadıklarını öğrenir. Ve İpek de bunu inkâr etmez. Ama Ka’nın kendisini mutlu edebileceğine inanırsa Lacivert’i unutabileceğini düşünmektedir. Burada okuyucu ister istemez “İslami düşüncelere sahip biri, iki kız kardeşle birlikte ayrı ayrı aşk yaşar mı?” diye sormaktadır. Ama yazar, burada bunu düşünmeden Lacivert’i iki kız kardeşle aşk yaşayan biri olarak veriyor. Bu düşünce tarzı, İslam anlayışına ve ahlakına hiç uygun bir davranış değildir. Bu nedenle de kafalarda soru işaretleri oluşmaktadır. Acaba Lacivert İslam dinini kullanarak genç ve güzel kızlarla gönül mü eğlendirmektedir? İslamiyet’i bir maske olarak mı kullanmaktadır? Böyle bir anlayış İslam dininde olamaz. Ve bu kesimi benimseyen insanlar arasında buna kesinlikle izin verilemez. O halde yazar neden böyle bir yola baş vurdu? Lacivert’in aşkları sadece bu iki kız kardeşle bitmiyor. Birçok şehirde gezdiği için başka sevgilileri de oluyor. Neticede, polis ve asker tarafından siyasi suçlu olarak aranan Lacivert, bir baskın sırasında yine sevgilisi olduğu anlaşılan Hande ile evinde televizyon seyrederken öldürülüyor. Olaylar akıl almaz bir şekilde gelişiyor. Ölümler, cinayetler roman boyunca devam ediyor. Roman hep Ka etrafında geçiyor. Diğer kahramanlar fazla ön plana çıkarılmıyor. Sadece İpek ve biraz da Lacivert ile Kadife geriden geliyor. Romanda az da olsa sanat da ön plana çıkarılıyor. Özellikle Kars gibi ücra bir şehirde tiyatro sanatına yer verilerek dünyanın ünlü yazarlarından örnekler sahneleniyor. Tiyatrocu olan iki karı koca burada sanatlarını konuşturuyorlar. Tabi bunu yaparken de kendi siyasi düşüncelerini üstü kapalı da olsa halka benimsetmeye çalışıyorlar. Kadife’nin de rol aldığı bir oyunda başörtüsü baştan atılarak yakılmış ve bunun sonucunda salonda olaylar çıkmıştır. Kadife tutuklanır. Ka, oyun sonrası otele dahi götürülmeden bir trene bindirilerek Kars’tan ayrılmıştır. İpek, bazı gelişmelerden şüphelenerek Ka’yı sorumlu tutmuştur. Bu nedenle de Almanya’ya gitmekten vazgeçmiştir. Edebi bir eser olarak pek kayda değer göremediğim Kar romanında yazarın önceki romanlarına göre daha basit, daha sade bir dil kullandığını söyleyebilirim. Ama ne yalan söyleyeyim Orhan Pamuk’u dördüncü kez okumama rağmen onun hakkındaki düşüncem ve görüşüm maalesef yine değişmedi. Yine karışık, amaçlı ve kafa bulandıran bir eserle karşılaştım. Gereksiz düşüncelerle okuyucuyu kendi isteği doğrultusunda yönlendirmeye çalışan biri olarak algıladım. Kar romanı beni üşüttü… Adeta dondurdu… Şunu da unutmamak lazım. Bir eserdeki görüş sadece onu yazan kişiye aittir. Bu da ancak kendisini bağlar… Bize de demokratik anlamda düşüncelere saygı duymak düşer. Ama sadece saygı duymak. O kadar… Onu benimsemek zorunda değiliz…

  Adanalım (Hakan Yozcu) 30 Nisan 2020 Toplumcu 

Sıcaktır güneşi yakar, İçinden nehirler akar, Tüfek alıp göğe bakar, Arşa sıkar Adanalım.

  "48 Saat" Üzerine (Hakan Yozcu) 25 Nisan 2020 Sanat ve Sanatçılar 

Romanda, hasta bir katilin kurbanlarını kaçırdıktan sonra onunla yakından ilgisi olan bir kişiye telefon açarak "Bu kadını neden kaçırdığımı kırk sekiz saat içerisinde bulabilirsen kadın yaşar. Eğer bulamazsan, ölür." şeklinde haber vermesiyle başlayan cinayetlere yer verilir. Tabii, polise haber verildiği anda kadının anında öldürüleceği ve bunun sorumlusunun da o kişinin olacağını belirtir. İnandırıcı olması için de o kişiye kurbanı ile ilgili bir hediye gönderir. Bu, ya onun kesilmiş bir parmağıdır; ya da onunla ilgili olan bir nesnedir.

  "Kırmızı Pazartesi" Romanının Düşündürdükleri (Hakan Yozcu) 20 Nisan 2020 Yazarlar ve Yapıtlar 

“Kırmızı Pazartesi” romanı, Kolombiya'nın bir şehrinde işlenen bir cinayeti anlatıyor. Daha romanı elinize aldığınızda içine bakmadan dahi kapağı sizlere bir mesaj veriyor. Kapak kahverengi renge hâkim. Kapakta ilk göze çarpan düzgün giyimli, fötr şapkalı, ellerinde birer bıçak olan ikiz kardeşler oluyor. Hemen arkalarında beyaz bir yatak. Yatağın üzerinde bir daktilo, geri planda evler, sokaklarda hiçbir şey umurlarında olmayan insanlar var. Bir de tavşan konulmuş. Kısaca kapak resmen cinayeti anlatıyor…

  Hayat Seni Çözemedim (Hakan Yozcu) 20 Nisan 2020 Taşlama (Kinaye) 


  "Bitemeyen Proje" Üzerine (Hakan Yozcu) 18 Nisan 2020 Yazarlar ve Yapıtlar 

“Bitmeyen Proje” romanı üç kişi tarafından yazılmış. Bunlar “Kevin Behr”, “George Spafford” ve “Gene Kim”. Çevirmenliğini ise M.Sinan Alpsoy yapmış. Kitap, 2016 yılındaTimaş Yayınları arasında roman dizisi olarak yayınlanmış. 512 sayfalık bir kitap.

  Cevahir Caşgir’den "100süz Şiirlerim" (Hakan Yozcu) 6 Nisan 2020 Yazarlar ve Yapıtlar 

Cevahir Caşgir, 2009 yılında Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nden mezun oldu. Mezun olduktan sonra Kıbrıs Türk Devlet Tiyatroları’na girerek sözleşmeli oyuncu olarak görev yapmaya başladı. Caşgir, her ne kadar bir tiyatro sanatçısı ise de onun edebiyat yönü de çok kuvvetlidir. Şiiri çok seven Caşgir, daha ortaokul ve lise yıllarında şiir okumaya başlamış, küçük yaşlarda şiirle tanışmış ve şiiri bir tutku haline getirerek şiirler yazmaya başlamıştır.

  "Beyaz Gemi" Aytmatov (Hakan Yozcu) 27 Mart 2020 Yazarlar ve Yapıtlar 

Eser için masalla gerçeği birleştiren bir roman diyebiliriz. Öyle ki roman mı okuyorsunuz; yoksa bir masal kitabı mı farkına varamıyorsunuz. Kendinizi adeta bir masal dünyasında buluveriyorsunuz. Roman kahramanı ile birlikte siz de adeta bir çocuk oluyorsunuz. Sanki romanın kahramanlarından biri de siz imişsiniz gibi düşünüyor ve çocuğun anlattığı masalları büyük bir keyifle dinliyorsunuz.

  Çakırcalı Efe Üzerine (Hakan Yozcu) 24 Mart 2020 Sanat ve Sanatçılar 

Çakırcalı Mehmet Efe de bunlardan biridir. Küçük yaşta babasının öldürülmesi, babasının intikamının alınması için toplumun ona yaptığı baskılar ve babasını öldüren zaptiye çavuşunun ondan çekinmesiyle ona çeşitli iftiralar atıp hapse girmesi için çaba harcaması üzerine hapiste yatıp delil yetersizliğinden çıkması sonucunda dağlara çıkıp eşkıya olması anlatılıyor.

  sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan Üzerine (Hakan Yozcu) 21 Mart 2020 Yazarlar ve Yapıtlar 

Biz, bu yazımızda Sabahattin Ali’nin 1940 yılında yayımladığı “İçimizdeki Şeytan” adlı romanı üzerinde duracağız. İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali'nin biraz toplumu, biraz da insanın kendisini sorguladığı eseridir. İnsan, genelde yanlışa düşer. İçinden bazen farklı yapılması, farklı düşünülmesi gerektiği hissi doğar. Yani içimizden bir ses bizi yönlendirmeye çalışır. Ve o ses bizi kimi zaman yanlışa düşürür. İşte romanda yazar o sese şeytan diyor. Bizi yanlışa götüren, bize kötülükler yaptıran o hissi yazar içimizdeki şeytan olarak adlandırıyor. Ve esere de belki bu nedenle “İçimizdeki Şeytan” adı verilmiş.

  Vefa Arayan Şair’den (Hakan Yozcu) 13 Mart 2020 Görüş ve Eleştiriler 

simlerdi. İsimler, Öz Türkçe diyebileceğimiz türden isimlerdi. Kimileri tarihimizden alınmış bazı kahramanların ismi, kimileri etrafımızda gördüğümüz, yakinen bildiğimiz, tanıdığımız eşimizin, dostumuzun, arkadaşlarımızın isimleri idi. İsimlerin halis Türkçe olmasına dikkat edilmişti: Oğuzhan Göktürk, Ülkü, Alp Amca, Ayperi Hanım, Kürşat Yiğit, Bengisu, Fatih Özmen, Timur Özmen, Gökçe Özmen, Melek Kutlu Özmen, Aynur, Mete, Alperen… Kahramanlar, eserde tüm ayrıntılarıyla tasvir edilerek veriliyor. Yazar, bu konuda en ince detaya kadar inmiş. Adeta kahramanları fotoğraf gibi beynimize nakşediyor:

  Diyetisyen Olmak (Hakan Yozcu) 1 Mart 2020 Meslekler & İş Yaşamı 

Şükriye Hanım, sarı saçlı, uzun boylu, güler yüzlü biriydi. Bizi de sempatik bir hal ve güler yüzüyle karşıladı. Oturup biraz sohbet ettik. Derdimizi, düşüncelerimizi anlattık. Kendisi “Kıbrıs’ta okuduğunu, Kıbrıs’ı ve Kıbrıslı Türkleri çok sevdiğini” söyledi. Yakın Doğu Üniversitesi’nde Beslenme ve Diyetetik okumuş. Yani bizim tabirimizle diyetisyen.

  İskenderun Belediyesi Tiyatro Topluluğu (Hakan Yozcu) 28 Şubat 2020 Kültür Çatışmaları 

güzelliğini göstermekti. Sadece iyi vakit geçirtmek değildi niyetimiz. Çünkü biliyoruz ki; tiyatro sadece eğlendirmez. Seyircimizi güldürüp eğlendirirken çağının gerçekleri ve insan doğasının acımasız olabilecek yönüyle de yüzleştirmekti, amacımız. Var olan gerçekleri kimi zaman komediyle, kimi zaman trajediyle sunduk seyircimize. İçtenlik, temel ilkemiz oldu. Tiyatroya gönül veren bireyler olarak oynadığımız oyunlardan herhangi bir kazanç elde etmedik ve bugüne kadar tüm oyunları halka açık, ücretsiz oynadık.”

  Sosyolog Nihal Salman İle Aile Üzerine Bir Sohbet (Hakan Yozcu) 6 Şubat 2020 Toplumsal Olaylar 

Kadına toplumda büyük bir görev verilmiş. ‘Yuvayı dişi kuş yapar’ derler. Buna dayanarak kadına büyük bir yük verilmiş. Yüzyıllardan beri kadın, geri plana atılmış. Ailesine bakmak, çocuk bakmak, erkeğin arkasında olmak… Yıllarca erkek ile kadın yan yana gitmezdi. Kadın erkek eşitliği yeni yeni konuşulmaya başlandı. Kadın çalışıyor. Çünkü günümüzde sadece erkeğin çalışması yetmiyor. Maddi kültür hızlı değişirken, manevi kültür dediğimiz insan davranışları ve öğrenilmiş davranış kalıplarının değişmesi daha uzun sürelidir. Kadının eve yardımı artmış olmasına rağmen, kadının ev işleri sorumluluğu daha fazla. Evde çamaşır yıkamak, bulaşık yıkamak, temizlik yapmak işleri kadına görev olarak düşünülüyor. Oysa kadın da dışarıda çalışıyor ve akşam olunca eşi ile birlikte o da eve geliyor. Evde işbölümü kadına daha çok düşüyor. Erkek, evde oturmuş televizyon seyrediyor. Çay içiyor, kahve içiyor, şunu getir, bunu götür diyerek eşine buyuruyor… Kadın ev işlerini de yapıyor. Peki, eşitlik burada nerede?

  Erdinç Akgür İle Devlet Tiyatroları’nı Konuştuk (Hakan Yozcu) 9 Ocak 2020 Çağdaş Sanat 

Kıbrıs Türk Devlet Tiyatrolarının 21 yıldır salonsuz olduğunu ve çok zorluklar çektiğini anlatarak “Salon olmadan olmaz.” diyor. Devam ediyor: “Bazı projelerimizi gerçekleştirebilmek için salonun olması şart. Salon olmazsa projeler de hayat bulmuyor. Başkalarına ait salonlarda hep sorun çıkıyor. Her gün dekor kurup bozmak zorunda kalıyor

  3. Dünya Savaşı mı? (Hakan Yozcu) 9 Ocak 2020 Günlük Olaylar 

Irak’a elini kolunu sallaya sallaya giren Amerika Türkiye’ye de öyle giremeyeceğini çok iyi biliyor. Türk milletinin vatanını canı pahasına sevdiğini ve ölümüne onu koruyacağını çok iyi biliyor. O nedenle Türkiye’ye bulaşmıyor. Sadece küçük küçük manevralarla yoklamalar çekiyor. Ama ondan öteye gidemeyeceğini de çok iyi biliyor.

  Kktc Çukurovalılar Derneğini Ziyaret Ettim (Hakan Yozcu) 29 Ekim 2019 Günlük Olaylar 

Çukurovalılar Derneği, surlar içinde bir kahvehane köşesinde kurulmuş bir dernekti. Biz yönetime gelince derneğe hayli mesafe kazandırdık. Dernek bir köşede unutulmuştu. Biz, derneği aktif hale getirdik. Alt yapıyı oluşturduk. Geliştirdik. Derneği bir binaya kavuşturduk

  Sessiz Çığlık Üzerine (Hakan Yozcu) 19 Ekim 2019 Çağdaş Sanat 

271 sayfa tutan eser, şairane bir üslup kullanılarak şiir dili ile yazılmış. Her cümlesi, dizeleri andıran, insanı bir şiir bahçesine sokan, duyguları yoğun bir şekilde dile getiren, yüreklere hitap eden, her satırda gözyaşlarına gark eden samimi, içten söylenmiş, ağıt gibi yakılmış sözler, ırmak gibi akan, su gibi akıp giden cümlelere yer verilmiş. Roman yazarı, başarılı bir anlatımla Çukurova’yı, ilçeleri, kasabaları, köyleri ve yaylaları tasvir etmiş.

  Sanatçı Mehmet Samer İle Tiyatro Üzerine (Hakan Yozcu) 1 Ekim 2019 Çağdaş Sanat 

Samer, “Dramanın eğitimde olması gerektiğini, öğrencilere küçük yaşlarda tiyatro eğitiminin verilmesi gerektiğini, böyle olursa kendilerini daha iyi hissedeceklerini, toplum içinde nasıl davranacaklarını öğreneceklerini” belirtiyor. Devam ederek “Çocuklarla çalışmanın farklı bir yöntemi vardır. O nedenle uzman kişilerle çalışılması gerekir. Tiyatroyu bilen ve o eğitimi alan kişilerle çalışılırsa başarı artar” diyor.

 

 



...



 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2020 | © Hakan Yozcu, 2020
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.

 

Bu dosyanın son güncelleme tarihi: 29.10.2020 18:24:04