"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

Hızır'ın Peşinde

yazı resim

Konya'nın dar sokaklarında, geç Osmanlı döneminin son soluklu yıllarında, Şeyh Abdülkerim adında yaşlı birisi yaşardı. Elleri titrer, gözleri dumanlı bakar, ama sesi hâlâ o eski keskinliğini korurdu. Kırk yıldır tekkenin duvarları arasında ömür tüketmişti. Kırk yıldır Hızır'ı bekliyordu. Her sabah namazından sonra aynı duayı ederdi: "Ya Rabbi bana Hızır'ı gönder." Müritlerinden biri, genç Halid, bu duayı duyduğunda içi bir şeyden rahatsız olurdu. Ama ne söyleyeceğini bilemezdi. Sessiz kalır, başını öne eğerdi. Bir kış gecesi Şeyh hastalandı. Ateş yüksek, nefes güç geliyordu. Müritler etrafını sardı. Yaşlı adam titrek sesiyle konuştu: — Bu gece Hızır gelecek. Kırk yıldır beklettim onu, bu gece gelecek. Halid o gece uyuyamadı. Ocağın başında oturdu, ateşin alevlerine baktı, düşündü. Hızır kimdir. Gerçekten var mıdır? Yoksa biz kendi çaresizliğimizin içinde bir kapı mı ürettik ve ona bir isim mi koyduk? Küçücük odada Şeyh'in Kehf Suresi'ni içeren kitabı duruyordu. Halid onu aldı, şamdanın ışığında açtı. Parmağı ayetlerin üzerinde gezdi. 65. ayet. "Kullarımızdan bir kul..." Durdu. Bir daha okudu. Sonra bir daha. Kur'an "Hızır" demiyordu. Kur'an yalnızca salih bir kul diyordu. Sabah olduğunda Şeyh uyandı. Ateşi biraz düşmüştü. Halid'in yüzüne bakınca bir şey fark etti. — Ne düşündün bu gece? diye sordu. Halid sakındı biraz. Sonra konuştu: — Şeyh Efendi... Kehf Suresi'nde isim yok. Müfessirler koymuş ismi. Hadisler eklemiş. Biz kabul etmişiz. Peki ya Enbiya'nın 34. ayeti? "Hiçbir beşeri senden önce ölümsüz kılmadık." Bu ayet ne diyor? Yaşlı adam gözlerini kapattı. Uzun süre sessiz kaldı. — Sen şimdi benim hocam mısın müridim mi? — İkisi de değilim Efendim. Sadece bir şey takıldı aklıma. Mezopotamya'nın Gılgamış'ı da ölümsüzlük arıyordu. Pers kültüründe de ab-ı hayat vardı. Yahudi geleneğinde de göğe çekilip giden figürler. Yunan'da da bilgelik aktaran gizemli rehberler. Hepsi birbirine benziyordu. Hepsinde aynı şey vardı: çaresiz bir insan ve ona yetişen ölümsüz bir varlık. Şeyh gözlerini açmadı. Sadece dedi ki: — Devam et. — İslam bu coğrafyalara yayılırken o kültürlerin suyuna karıştı. Abbâsî dönemi bunu kolaylaştırdı. Tasavvuf bu figürü içine aldı, büyüttü, Kur'an'ın kenarına yasladı. Ama Kur'an ne Hızır'ı zikretti ne de ona ölümsüzlük verdi. "Ledünni ilim" dediğimiz kavram bile aslında bir zarftır, min ledünna, "tarafımızdan." Bir ilim dalı değil, ilmin kaynağına işaret eden bir sözcük. Bu kez Şeyh gözlerini açtı. Bakışları donuktu. — Sen benim kırk yılımı çalıyorsun Halid. — Hayır Efendim. Ben size kırk yılı geri vermeye çalışıyorum. Bir süre ikisi de sustu. Ocaktaki ateş çatırdadı. Şeyh yavaşça doğruldu, yorganı omzuna çekti. — Peki ya benim yaşadıklarım? dedi. — Ben defalarca o sesi duydum. Daraldığımda bir ferahlama geldi. Yolda şaşırdığımda bir kapı açıldı. Bunlar ne? Halid düşünceli baktı. — Şizotipal kişilik yapısına sahip bazı insanlar doğaüstü figürlerle temas kurduklarına inanır. Bu tecrübeler onlar için son derece gerçektir. Ama gerçek hissedilmek ile gerçek olmak aynı şey değil. Çaresiz bir insan, umudunu bir isimde toplar. O isim "Hızır" olur. O umut zaman zaman bir kapı açar. Ama o kapıyı açan Allah'tır. Hızır değil. Şeyh bu kez itiraz etmedi. Sadece baktı. Uzun süre baktı. Sonra çok alçak sesle sordu: — Ya o kapı artık açılmazsa? — Açılır Efendim, dedi Halid. — Ama Allah'tan istenilirse. O gün Şeyh Abdülkerim Efendi ilk defa sabah duasını farklı etti. "Ya Rabbi bana Hızır'ı gönder." demedi. Sadece: "Ya Rabbi hadislerin hepsinin uydurma olduğunu, mezheplerin ve tarikatların dinde yerinin olmadığını, tefsir yazan herkesin kendi fikirlerini halka din diye empoze ettiğini tefsirlere uyulmaması gerektiğini anladım. Bu yaşta Kur'an'ın yeterliliğini bana öğrettiğin için sana şükürler olsun." Tekkenin duvarlarına işlemiş o eski söz, o kırk yıllık alışkanlık, o kültürel hafızanın derinlerinden gelen çığlık, o sabah biraz sessizleşti. Halid dışarıya çıktığında kar yağıyordu. Konya'nın sokaklarına baktı. Aynı minareler, aynı taş evler, aynı soğuk. Ama bir şey değişmişti. Belki Şeyh'in içinde. Belki kendi içinde. Yıllar sonra Halid bir ilim meclisinde bu geceyi anlattı. Orada biri sordu: — Peki siz Hızır'ın var olmadığını mı söylüyorsunuz? Halid bir süre düşündü. — Kur'an'da adı geçmez. Ölümsüzlük insana verilmemiştir, ayet açıktır. O figür; Mezopotamya'dan, Pers'ten, Yahudi geleneğinden, Yunan düşüncesinden süzülüp gelmiş, tasavvuf onu içine almış, halk onu sevmiş. Bunların hepsi anlaşılır. İnsan çaresiz kaldığında bir kapı arar. Ama tevhid der ki: o kapı tektir. Ve o kapının anahtarı Hızır'da değil, Allah'tadır. Meclisteki yaşlı bir adam başını salladı. — Ya Şeyhin son yılları nasıldı? Halid yavaşça güldü. — Çok daha huzurluydu, dedi. — Çünkü artık bir aracı beklemiyor, doğrudan konuşuyordu. Dışarıda yağmur çiselerdi. Uzakta bir minare vardı. Ve kalpte, yalnızca Allah.

KİTAP İZLERİ

Çıplak ve Yalnız

Hamdi Koç

Hamdi Koç’un Hafıza Labirentinde Unutulmaz Bir Yolculuk: "Çıplak ve Yalnız" Hamdi Koç’un "Çıplak ve Yalnız" romanı, okuru daha ilk cümlesiyle yakalayan o nadir eserlerden: "Amcam
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön