Sabahın erken saatleriydi. Adil Bey, mahkeme salonuna ilk giren yargıç olarak her zamanki köşe masasına oturdu ve dosyayı açtı. Basitti, en azından kâğıt üzerinde öyle görünüyordu. Sanık: Murat Demir, 34 yaşında, evli, iki çocuk babası. Suç: Kaçak elektrik kullanımı. On sekiz aydır sayacını manipüle etmiş, şebekeden izinsiz enerji çekmiş. Adil Bey gözlüklerini düzeltti ve dosyanın arka sayfasına geçti. Ekonomik durum: Yetersiz. Meslek: Serbest elektrikçi, ancak son iki yıldır düzenli iş yok. Sağlık: Eşinin kronik hastalığı var, ilaç masrafları yüksek. Salon dolmaya başladı. Murat Demir kürsüye çıktığında elleri titriyordu. Kısa boylu, omuzları öne düşmüş, saçlarında erken gelen aklar vardı. Avukatı yanında oturuyordu ama Murat'ın gözleri hep zemine kayıyordu. Sanki bakmaktan utandığı bir şey vardı yerde, görünmez bir leke. Savcı ayağa kalktı. "On sekiz ay boyunca sistematik biçimde devlet kurumunu dolandırmış, binlerce vatandaşın faturasını şişirmiştir. Yasanın gerektirdiği azami ceza talep ediyoruz." Ses sert ve kesindi. Salonun arkasındaki sıralardan biri mırıldandı, onaylarcasına. Murat'ın avukatı daha sessiz konuştu. Hastalık raporlarını, banka hesap dökümlerini, ödenmemiş ilaç faturalarını sıraladı. Adil Bey bunların hepsini dinledi. Notlar aldı. Ama asıl soruyu henüz kimse sormamıştı. Duruşma arasında Adil Bey odasına çekildi ve uzun süre pencereden dışarıya baktı. O akşam eve gittiğinde masasına oturdu ve köhne bir Arapça sözlük çıkardı. Yıllar önce, hukuk eğitiminin yanında ilahiyat dersleri aldığı günlerden kalmıştı. Açtığı sayfa eskimiş, kenarları sararmıştı. Yed. Tek el. Yeda. İki el. Tesniye kalıbı. Eyd. Eller. Çoğul. Kalemini kâğıda götürdü ve duraksadı. İki kişiden söz ederken iki elin tesniyesi kullanılır. Bu dilbilgisi kuralının istisnası yoktu. Arapça bu konuda merhametsizce kesin bir dildi. O hâlde neden ayet, tam olarak iki el yerine çoğul formu seçmişti? Saatler geçti. Gece yarısını geçmişti ki Adil Bey Kur'an'ı açtı ve Zariyat Suresi'ne baktı. "Göğü bieydin inşa ettik" — güç ile, kudret ile. Allah'ın elleri yoktu. O hâlde bu "eyd" neydi? Güçtü. Kapasiteydi. Etki alanıydı. Sonra Yusuf Suresi'ne geçti. Hırsızlık suçlamasının olduğu sahne. Ceza neydi? Adam çarmıha gerilmemişti, uzvu kesilmemişti. Yanında alıkonulmuştu. Hareketi kısıtlanmış, gücü sınırlandırılmıştı. Böyle cezalandırırız, demişti ayet. Onaylamıştı bunu. Adil Bey kalemi bıraktı ve ellerine baktı. Ertesi sabah duruşma yeniden başladı. Savcı oturmuş bekliyordu. Avukat dosyalarını sıralamıştı. Murat Demir yine aynı sandalyede, yine aynı öne eğik omuzlarla. Adil Bey kürsüye oturdu ve uzun bir sessizliğin ardından konuştu. "Bay Demir, size bir soru soracağım ve dürüst bir cevap bekliyorum." Murat başını kaldırdı. İlk kez doğrudan yargıca baktı. "Elektrik tesisatı biliyor musunuz. Gerçekten biliyor musunuz?" Murat şaşırdı. Bu soruyu beklemiyordu. "Yirmi yıldır elektrikçiyim efendim. Ustam bana çırak yaşta öğretti." "Neden kaçak çektiniz?" Sessizlik. Sonra, kırık bir sesle: "Karımın ilacı bitiyordu, elektriği keseyim diye seçim yapmak zorunda kaldım. İş bulamıyordum. Başka yolum yoktu." "Daha önce bu sorunu yetkililere bildirdiniz mi? Sosyal yardım başvurusu?" "İki kez reddedildim efendim." Adil Bey bir süre yazdı. Kaleminin sesi salona yayıldı. Karar üç gün sonra açıklandı. Savcı karara itiraz etmeye hazırlanıyordu, daha duymadan. Yan koltuktaki meslektaşı ona fısıldadı: "Adil Bey ne karar verdi acaba, kesme mi talep etti?" "Ne kesme'si?" dedi savcı, ama sesi tam çıkmadı. Karar okundu: Birincisi: Murat Demir'in kaçak elektrikçilik sıfatıyla edindiği teknik bilgi, bundan böyle yalnızca lisanslı, kayıtlı ve denetimli kanallar aracılığıyla kullanılabilir. Mesleki faaliyeti kısıtlanmakta, her altı ayda bir ticaret odasına hesap vermek zorundadır. İkincisi: Çektiği elektriğe karşılık gelen bedelin beş katı tazminat, altmış ay boyunca taksitlerle ödenir. Ödeme gecikmesi hâlinde mal varlığına el konulur. Üçüncüsü: İki yüz saat toplum hizmeti. Yer: Belediyenin düşük gelirli mahallelerinde yürütülen elektrik altyapısı yenileme projesi. Dördüncüsü: Sosyal yardım birimiyle koordineli biçimde, eşinin tedavi sürecine devlet desteği sağlanması için ilgili kuruma resmi yazı yazılır. Salon karıştı. Savcı ayağa fırladı. "Bu karar suçu ödüllendiriyor!" Adil Bey sakin kaldı. "Hayır. Bu karar suçu kökünden ele alıyor. Bay Demir'in elini kessek, iki çocuğu olan bir adam iki eliyle hayatını kazanma kapasitesini yitirirdi. Kim taşırdı o yükü? Devlet mi? Toplum mu? Biz mi?" Duraksadı. "Ben asıl büyük hırsızlığın ne olduğunu sordum kendime. Bu adamın çaldığı elektrik mi? Yoksa ona daha önce kapatılan kapılar mı?" Murat Demir mahkeme koridorunda avukatıyla konuşurken gözleri doldu. Avukatı omzuna dokundu. "İyi bir yargıçla karşılaştın." Murat başını iki yana salladı. "İyi bir yargıç değil bu. Adil bir yargıç bu. Farkı var." Altı ay sonra Murat Demir, belediye projesinde çalışıyordu. Gecekondu mahallesinin çökmekte olan elektrik panosunu tamir ediyordu. Yanında iki genç çırak vardı, kendi elleriyle yetiştirdiği. Aletlerini ustalıkla kullanan elleri, kesilmemiş, sağlam, çalışan eller. Bir çocuk yaklaşıp sordu: "Amca, sen elektrikçi misin?" Murat güldü. İlk defa, uzun süre sonra ilk defa, gülümsemesi gözlerine kadar ulaştı. "Evet evlat. Ve şimdi doğru dürüst elektrikçiyim." Adil Bey o akşam defterine şunu yazdı: Bir suçun cezası, o suçun zararından büyükse, asıl suçu ceza işliyor demektir. Adalet; kesmek değil, bağlamak — kopanı onarmak, yıkılanı inşa etmek demektir. Kalemini kapattı. Gece pencereden şehrin ışıklarına baktı. Her biri bir evdi. Her ev bir hayattı. Ve her hayat, hata yaptığında bile, geri dönebileceği bir kapıyı hak ediyordu. "Hırsızlık yapan erkek ve kadının yaptıklarına karşılık Allah'tan caydırıcı bir ceza olarak güçlerini kesin. Allah azizdir, hakimdir."(Maide Suresi 38. ayet)
KİTAP İZLERİ
Engereğin Gözü
Zülfü Livaneli
İktidarın Göz Kamaştıran Işığı ve Bir Hadımın Gözünden Saray Zülfü Livaneli’nin, okurunu XVII. yüzyıl Topkapı Sarayı'nın loş ve entrika dolu koridorlarına davet eden romanı "Engereğin
İncelemeyi Oku