"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

Ateizmin Kendini Çürüten Paradoksları ve Teizmin Ontolojik Zorunluluğu

yazı resim

İnsanlık tarihi boyunca en temel soru aynı kalmıştır: Neden hiçbir şey yok değil de bir şey var? Bu soru, salt merak değil; aklın, bilincin ve varoluşun kendisinin zorunlu bir çığlığıdır. Modern çağda ateizm, bilim ve rasyonalitenin doğal uzantısı gibi sunulmaktadır. Oysa ateizm, kendi kendini çürüten, varlığı, mantığı, bilinci ve ahlakı temelsiz bırakan bir pozisyondur. Teizm ise yalnızca duygusal bir inanç değil; varoluşun, aklın ve anlamın tek tutarlı ontolojik zeminidir. Burada beş ana eksende ilerleyeceğiz: Kozmolojik zorunluluk, mantığın ve bilincin metafizik temeli, bilimin epistemolojik sınırları, ahlakın ontolojik kökü ve kötülük probleminin tersyüz edilmesi. Bu eksenler birbirinden bağımsız argümanlar değil; tek bir hakikatin farklı yüzleridir. BİRİNCİ BÖLÜM: VARLIĞIN SORUSU VE ATEİZMİN BRUTE FACT ÇIKMAZI Neden Hiçlik Değil? Felsefenin en köklü sorusu Leibniz'e dayanır: "Neden hiçbir şey yok değil de bir şey var?" Bu soru yalnızca kozmolojik değil, ontolojiktir. Ateizmin bu soruya verebileceği üç yanıt vardır ve üçü de çöker. Birinci yanıt tesadüftür. Ancak tesadüf bir açıklama değil, açıklamayı terk etme ilanıdır. "Evren sadece var oldu" demek, soruyu cevaplamak değil, soruyu yasaklamaktır. İkinci yanıt sonsuz gerilemeye başvurmaktır. Her şeyin bir önceki nedeni vardır ve bu zincir sonsuza uzar. Ancak tamamlanmamış sonsuz bir nedenler zinciri, hiçbir şeyi açıklamaz; yalnızca açıklamayı erteler. Hilbert'in sonsuz otel paradoksu bu güçlüğü matematiksel düzlemde somutlaştırır: Sonsuz sayıda dolu odası olan bir otele yeni misafir alınamaz, çünkü sonsuzluğa bir şey eklenemez. Aynı mantıkla, sonsuz geçmişi olan bir evren bugüne ulaşamazdı; sonsuz adım tamamlanamaz. Üçüncü yanıt "brute fact" yani ham gerçekliktir: Evren açıklamasızdır, sadece vardır. Bu yanıt yüzeyde mütevazı görünür, ama derinde çöküktür. Bir şeyin brute fact olabilmesi için zorunlu olması gerekir. Zorunlu olmayan, yani yokluğu mantıksal çelişki üretmeyen bir şey açıklama talep eder. Evrenin yok olması mantıksal bir çelişki doğurmaz; demek ki evren kontenjan, yani mümkün bir varlıktır. Kontenjan olan her şey açıklama gerektirir. Bu durumda brute fact, ya yanlış bir kategoridir ya da açıklama talebini bastıran epistemik bir durdurma kararıdır. Birincisi yanlış, ikincisi ise dürüst değildir. Zorunlu Varlığın Kaçınılmazlığı Kontenjan varlıkların zinciri, varlığı kendinden olan bir zorunlu varlığa dayanmak zorundadır. Bu fikir spekülatif değildir; mantığın gereğidir. Eğer tüm varoluş yalnızca kontenjan varlıklardan oluşsaydı, ontolojik bir borç sarmalı oluşurdu. Hiç kimsenin parası yoksa birbirlerine borç vererek zenginleşemezler. Varoluşun var olabilmesi için zincirin başında, yokluğu mantıksal olarak imkânsız olan, yani tüm mümkün dünyalarda var olan bir zorunlu varlık bulunmalıdır. Bu zorunlu varlık, evren içindeki en büyük nesne değildir. O, nedenler zincirinin bir halkası da değildir. O, zincirin var olabilmesini mümkün kılan ontolojik zemindir. Modern astrofiziğin Big Bang teorisi ve Borde-Guth-Vilenkin teoremi bu zemini bilimsel düzlemde de destekler: Genişleyen her evrenin geçmişte bir başlangıcı olması zorunludur. Zamanın kendisi yaratılmıştır. Zamanın içinde işleyen hiçbir nedensellik, zamanı var edemez. Zamanın yaratıcısı, zorunlu olarak zamandan bağımsız olmalıdır. "Tanrı'yı Kim Yarattı?" Sorusunun Kategorik Hatası Ateizmin sık başvurduğu itiraz şudur: "Eğer her şeyin bir nedeni varsa, Tanrı'nın da nedeni olmalıdır." Bu, kategorik bir hata içermektedir. Kozmolojik argüman "her şeyin bir nedeni vardır" demez; "var olmaya başlayan her şeyin bir nedeni vardır" der. Zorunlu varlık, var olmaya başlamamıştır. Var olmaya başlamak, zaman içinde bir değişimi gerektirir. Tanrı zaman içinde değildir; zamanı yaratan O'dur. "Tanrı'yı kim yarattı?" sorusu, orkestranın hangi notasının bestecisini yarattığını sormak gibi kategorik açıdan boştur. İKİNCİ BÖLÜM: DOĞA YASALARI VE İNCE AYAR: KÖR TESADÜFÜN MATEMATİKSEL İMKÂNSIZLIĞI Fiziksel Sabitlerin Olağanüstü Hassasiyeti Evrenin yaşama izin verecek biçimde var olması için fiziksel sabitlerin inanılmaz bir hassasiyetle ayarlanmış olması gerekmektedir. Güçlü nükleer kuvvet yüzde iki değişse, yıldızlar oluşamaz ya da hidrojen tükenir. Yerçekimi sabiti on üzeri kırkta bir hassasiyetle ayarlıdır; aksi hâlde gezegenler oluşamaz. Kozmolojik sabit on üzeri yüz yirmi hassasiyetle ayarlıdır; ufak bir sapma evreni ya anında genişletir ya da çöktürür. Roger Penrose'un hesaplarına göre evrenin başlangıç entropisinin bu kadar düşük olmasının olasılığı, on üzeri on üzeri yüz yirmi üçte birdir. Bu sayı tüm evrendeki atom sayısını kat kat geçmektedir. Matematiksel olarak on üzeri ellide bir'den küçük olasılıklar "kesin imkânsız" kabul edilirken, Penrose'un rakamı tesadüf açıklamasını fiilen ortadan kaldırır. Multiverse Hipotezinin Yetersizliği Bu ince ayara karşı öne sürülen en yaygın ateist yanıt çoklu evrenler hipotezidir: Eğer sonsuz sayıda evren varsa, bunlardan birinin yaşama uygun olması şaşırtıcı değildir. Ancak bu yanıt birkaç açıdan çökmektedir. Birincisi, çoklu evrenler hipotezi bilimsel değildir. Test edilemez, yanlışlanamaz ve gözlemlenemez. İkincisi, çoklu evrenler üreten mekanizmanın kendisi muazzam bir hassas ayar gerektirir. Evren üreten fabrika da ince ayarlıysa, sorun çözülmemiş, sadece bir adım geri ötelelenmiştir. Üçüncüsü, Ockham'ın usturası ilkesi sonsuz görünmez evrenleri varsaymayı, tek bir bilinçli yaratıcıyı varsaymaktan ontolojik olarak çok daha ağır kılar. Bir Tanrı'yı kabul etmemek için sonsuz sayıda görünmez evren icat etmek, parsimony ilkesini açıkça çiğnemektedir. Doğa Yasalarının Ontolojik Statüsü Ateizm doğa yasalarını genellikle veri olarak kabul eder ve onların varlığını sorgulamaz. Oysa yasaların kendisi ontolojik açıklama gerektirir. Üç model mevcuttur. Birinci model Humean düzendir: Yasalar gözlem örüntüleridir. Ancak bu durumda yasalar zorunluluk içermez, yalnızca istatistiktir. Oysa fizik zorunluluk dili kullanır; elektronun davranışı salt bir istatistik değil, zorunlu bir yapıdır. İkinci model Platoniktir: Yasalar bağımsız soyut varlıklardır. Ancak soyut varlıklar fiziksel gerçekliği nasıl yönetir? Bu, çözümsüz bir ontolojik etkileşim problemi doğurur. Üçüncü model teistiktir: Yasalar, zorunlu bir aklın iradesinin sürekli tezahürüdür. Buna İslam dininde Adetullah, yani Allah'ın âdeti denir. Yasalar birer nesne değil, sürdürülme ilişkileridir. Bu model hem zorunluluğu hem de tutarlılığı açıklar. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: BİLİNCİN SKANDALI VE MATERYALİZMİN DUVARLA KARŞILAŞMASI Hard Problem: Üçüncü Şahıs Ontolojisi ile Birinci Şahıs Deneyimin Uçurumu Fiziksel gerçeklik ilişkiseldir ve üçüncü şahıs ontolojisine aittir. Bilinç ise özdeş ve birinci şahıs ontolojisine aittir. Kırmızıyı görmek, acı hissetmek, varlığının farkında olmak; bunlar hiçbir zaman nöron ateşlemesine indirgenemez. Nöron ateşlemesi ölçülür; kırmızının kırmızılığı deneyimlenir. Bu iki şey arasında ontolojik bir köprü yoktur. Materyalizm bu problemi üç yoldan aşmaya çalışır ve üçü de çöker. Eliminativizm bilincin bir yanılsama olduğunu söyler. Ancak yanılsamayı deneyimleyen bir bilinç gerekir. Kendi kendini çürüten bir pozisyondur. Redüksiyonizm bilincin beyin olduğunu söyler. Bu bir tanım koymaktır, açıklama değil. A eşittir A demek, A'yı açıklamak değildir. Emergentizm bilincin karmaşıklıktan ortaya çıktığını söyler. Ancak ortaya çıkma fiili, ya nedensel bir açıklamadır ya da bir etiketlemedir. Nedensel açıklama isteniyorsa mekanizma gösterilmelidir; gösterilememiştir. Etiketlemeyse hiçbir şey açıklanmamış demektir. Algının İnşası: Beyin Gerçekliği Kaydetmez, Üretir Modern nörobilimin bulgularına göre beyin dış dünyayı pasif biçimde kaydetmez; sürekli tahminler üretir ve gelen sinyalleri bu tahminlerle karşılaştırarak bir model inşa eder. Gördüğümüz şey dış dünyanın kopyası değil; beynin önceki deneyimler, beklentiler ve çıkarımlar temelinde kurguladığı modeldir. Renk dış dünyada nesnel olarak yoktur. Fotonların frekansı vardır; kırmızılık yoktur. Kırmızılık beynin ürettiği bir niteliktir. Ses dış dünyada yoktur; hava moleküllerinin titreşimi vardır, senfoni yoktur. Beyin bu titreşimleri müziğe dönüştürür. Madde göründüğü kadar katı değildir; büyük ölçüde boşluk ve olasılık dağılımından ibarettir. Kuantum fiziği gözlemlenmemiş bir nesnenin nesnel konumunun olmadığını söyler. Peki bu modeli kim deneyimler? Beynin içinde fiziksel bir ekran yoktur. Sinyalleri "gören" bir göz, sesleri "duyan" bir kulak beyinde mevcut değildir. Bu paradoks materyalizmin duvarına çarptığı noktadır. Jeffrey Schwartz'ın ifadesiyle, görsel kortekste kırmızının oluştuğu yeri belirlemek, bizim kırmızıyı algılamamızı açıklamaktan çok uzaktır. Bilincin Varlığı Teizmi Zorunlu Kılar Eğer materyalizm doğruysa, bilinç ya işlevsizdir ya da yoktur. Epifenomenalizmde bilinç vardır ama hiçbir şeye neden olmaz. Oysa bir düşünce parmağı oynatır. Bilinç nedensel güce sahiptir. Eliminativizmde bilinç yoktur; ama o zaman "bilinç yoktur" önermesini kuran özne de yoktur ve önerme anlamsızlaşır. Teizm bilinci kendi dünya görüşünün merkezine koyar. Madde bilinç üretmemiştir; aksine Mutlak Bilinç, maddeyi kendi bilgisinin ve iradesinin alt yansıması olarak sürekli bir akışta tutmaktadır. Bilinç, ontolojik hiyerarşide maddeden daha temel bir katmandır. Bu, hem felsefi tutarlılık hem de gündelik deneyimle örtüşen tek açıklamadır. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: MANTIĞIN, MATEMATİĞİN VE BİLGİNİN METAFİZİK TEMELİ Mantık Yasaları Ateizmi Kendi Silahıyla Çürütür Mantığın üç temel ilkesi özdeşlik, çelişmezlik ve üçüncü halin imkânsızlığıdır. Bu ilkeler değişmez, evrensel ve zorunludur. Hiçbir deneyim bunları çürütemez. Peki nereden gelirler? Fiziksel dünyadan türeyemezler; çünkü fiziksel dünya onlara uymak zorundadır, onları üretemez. Evrimden türeyemezler; çünkü evrim iddiası değişimi gerektirir, oysa mantık ilkeleri değişmezdir. İnsan zihninin ürünü olamazlar; çünkü insan zihni bu ilkeleri icat etmez, keşfeder. Farklı kıtalarda, farklı kültürlerde, birbirinden habersiz insanlar aynı mantık ilkelerine ulaşmıştır. O hâlde bu ilkeler değişmez, evrensel, zorunlu ve aşkın bir bilincin yansımaları olmalıdır. Ateist mantığı kullanarak Tanrı'yı reddeder. Ama mantığın kendisi Tanrı'nın varlığının kanıtıdır. Ateizm, mantığı kullanarak mantığın kaynağını reddeder; bu, kendi bindiği dalı kesmektir. Matematik Üçgenin iç açılarının toplamının yüz seksen derece olması, iki artı ikinin dört etmesi, maddeye bağımsız doğrulardır. Fizik yokken de bu ilişkiler geçerliydi. Peki bu soyut nesneler nerede var olur? Madde yokken, uzay yokken, zaman yokken matematiksel yasalar hangi zeminde asılı durur? Soyut kavramlar doğaları gereği ancak bir zihnin içeriği olarak var olabilir. İnsan zihni yokken de galaksilerin yörüngelerini belirleyen muazzam matematiksel yasalar, evrenden önce ve evrenden bağımsız var olan Sonsuz ve Mutlak bir Zihnin tasarımları olmalıdır. Matematik Tanrı'nın yerine geçebilecek bir yaratıcı değil; Tanrı'nın evreni yaratırken kullandığı dilin, insanın aklıyla okunabilen grameridir. Eugene Wigner'in "matematiğin akıl almaz etkinliği" dediği şey, evreni tanımlayan denklemlerin neden bu denli işe yaradığı sorusu, tesadüfle yanıtlanamaz. Gödel Teoremlerinin Teolojik Uzantısı Kurt Gödel, kendi içinde tutarlı hiçbir aksiyomatik sistemin kendi tutarlılığını kendi içindeki elemanlarla kanıtlayamayacağını ispat etmiştir. Sistemin doğrulanabilmesi için sistemin dışında ve üstünde bir referans noktasına ihtiyaç vardır. Evren fiziksel ve matematiksel bir sistemdir. Gödel mantığı uyarınca bu sistemin varlığının rasyonel açıklaması, sistemin kendi içindeki parçalarla yapılamaz. Açıklama zorunlu olarak bu sistemin boyutlarının dışında, zamanın ve mekânın ötesinde aşkın bir varlıkta bulunmak zorundadır. Ateizm evreni açıklamak için aklı, matematiği ve mantığı mutlak kabul eder. Ancak materyalist evrende matematik soyuttur yani madde dışıdır, mantık yasaları fiziksel değildir, akıl ise rastgele atomların çarpışmasından ibarettir. Ateizm kendi en temel araçlarının varlığını kendi dünya görüşü içinde temellendirememektedir. Aklın Güvenilirliği Problemi Eğer insan zihni gerçeği bulmak için değil, yalnızca hayatta kalmak ve üremek için gerçekten evrimleşmişse, bu zihnin ürettiği hiçbir felsefi teoriye güvenilemez. Bir kurbağanın beyni sineği yakalamak için programlanmıştır, evrenin kökeni hakkında felsefe yapmak için değil. Materyalizm doğruysa insan beyni de yalnızca hayatta kalmaya odaklanmış elektrokimyasal bir organdır. Bu organın ürettiği "ateizm doğrudur" önermesi de mantıksal bir zorunluluk değil, biyolojik bir hayatta kalma refleksinin tesadüfi ürünüdür. Ateizm kendi zihinsel yetilerinin güvenilirliğini savunmak için Tanrı'nın insanı gerçeği algılayacak bir akılla yaratmış olduğu teistik zemini kullanmak zorundadır; aksi hâlde kendi kendini imha eder. BEŞİNCİ BÖLÜM: AHLAKININ ONTOLOJİK KÖKÜNE DAİR Nesnel Ahlakın Var Olması Bir Yaratıcıyı Zorunlu Kılar "Çocuklara işkence etmek yanlıştır" ifadesi bir duygu mu yoksa nesnel bir gerçek mi? Eğer yalnızca bir duyguysa, Nazi Almanyası toplumunun çoğunluğu katliamı doğru bulduğu için o katliamın doğru olduğunu söylemek gerekir. Bu açıkça absürddür. Pratikte ateistler bile ahlaki realist gibi davranır. Adaletsizliğe karşı çıktıklarında "bu benim tercihim değil" derler; "bu gerçekten yanlış" derler. Ama bu tutarlılık için teistik temel gerektirir. Materyalizmde ahlak ya toplumsal uzlaşımdır ve dolayısıyla görecelidir, ya da biyolojik adaptasyondur ve dolayısıyla tasviridir, buyurucu değil. Ne toplumsal uzlaşı ne de biyolojik basınç, "yapmamalısın" buyruğunun evrensel zorunluluğunu açıklayabilir. Gerçek ahlaki yükümlülük hiçbir koşula bağlı olmayan kategorik bir buyruktur. Böyle bir buyruğun var olabilmesi için onu koyan mutlak bir yasa koyucu gerekir. Ateizmin Ahlaki Tutarsızlığı Ateizm "Tanrı yoksa her şey mubahtır" iddiasını genellikle reddeder ve ateistlerin de ahlaklı olabileceğini söyler. Bu doğrudur, ama meseleyi yanlış anlamaktır. Teizm "ateist ahlaksızdır" demez; "ateizm ahlakın nesnel bağlayıcılığını temellendirememektedir" der. Bireysel ateist erdemli olabilir; ancak bu erdemin evrensel ve zorunlu olduğunu ateizmin çerçevesi içinde söyleyemez. Bir ateist "adalet istiyorum" dediğinde bu istemeyi evrensel bir ilkeye dönüştürür. Oysa evren onun istemesiyle dönmez. Bu istemeyi evrenin yapısına yazmak için evrenin yaratıcısının da aynı istemeyi paylaşması gerekir. ALTINCI BÖLÜM: KÖTÜLÜK PROBLEMİNİN TERSYÜZEDİLMESİ Epistemik Sınırlılık Sorunu Kötülük argümanı şöyle kurulan çok yaygın bir argümandır: Eğer iyi ve güçlü bir Tanrı varsa, gereksiz acı olmazdı. Gereksiz acı var. Öyleyse Tanrı yoktur ya da iyidir ya da güçlüdür. Bu argüman bir kritik varsayıma dayanır: Hangi acının gereksiz olduğu insan tarafından bilinebilir. Oysa insanın bilgisi son derece sınırlıdır. Bir çocuk ameliyat sırasında doktoru zalim sanabilir; ama doktorun niyetini anlayacak bilgiye sahip olmadığı için yanılır. İnsanın da olayların nedensel ağını, zaman genişliğini ve sonuç zincirini görme kapasitesi yoktur. Sınırlı bilgiyle sonsuz bir aklın tasarımını değerlendirmeye kalkmak, mikro-optik yargıyla makro-sistem açıklaması arasındaki çakışma hatasıdır. Kötülüğün Üretici İşlevi Düzenli bir evrende aynı yasalar hem yaşamı hem de acıyı üretir. Ateş ısıtır, hayat sağlar; ateş yakar, zarar verir. Aynı yasa iki sonuç üretir. Bu, yasanın kötü olduğunu göstermez. Dahası, acı pek çok bağlamda üretici bir işlev görür. Bireysel düzeyde hatadan öğrenme, travma sonrası güçlenme ve sınır koyma kapasitesinin gelişmesi mümkündür. Toplumsal düzeyde kötülük hukuk sistemlerini, etik normları ve kurumları doğurur. Bunlar kötülüğün "iyi olduğu" anlamına gelmez; yalnızca kötülüğün bazı bağlamlarda iyilik üretimine yol açabileceğini gösterir. Bu da yaratıcının bir bildiği olduğuna işaret eder. Acının Anlamı Kör Kuvvetleri Dışlar Kör kuvvetler, geçmişteki bir acıyı gelecekteki bir hayra dokuyamaz. Geleceği bilmeyen sebepler, geçmişi anlamlı kılamaz. Oysa insan tarihinde acının anlam kazandığı, zorlukların karakter inşa ettiği, felaketin medeniyetleri dönüştürdüğü sayısız örnek mevcuttur. Bu tür dönüşümler tesadüfle açıklanamaz. Acıyı anlamlı kılan, zamanı ve mekânı kuşatan, her şeyin sonunu bilen bir ilahi bilge ve hikmettir. Dahası kötülük problemini Tanrı'ya itiraz olarak kullananlar, "gereksiz acının kötü olduğunu" söylerken nesnel bir ahlaki standardı örtülü biçimde kabul etmektedir. Ancak ateizm nesnel ahlaki standardı temellendirememektedir. Öyleyse kötülük argümanı, farkında olmadan teizmin zeminini kullanarak teizme saldırmaktadır. Bu, içsel tutarsızlığın tipik bir örneğidir. YEDİNCİ BÖLÜM: BİLİM, DİN VE ATEİZMİN YANILGISI Bilimin Kapsamı ve Metafiziğin Zorunluluğu Ateizmin en yaygın iddiası şudur: Bilim her şeyi açıklamıştır ya da açıklayacaktır; dolayısıyla Tanrı'ya ihtiyaç kalmamıştır. Bu iddia, bilim ile metafizik arasındaki kategori farkını görmezden gelir. Bilim doğa içindeki süreçleri inceler ve "nasıl" sorusunu yanıtlar. Metafizik ise "neden" sorusunu sorar. "Evren nasıl genişliyor?" bilimsel bir sorudur. "Neden matematiksel yasalar var?" metafizik bir sorudur. Fizik "neden fizik yasaları var?" sorusunu cevaplamaz; bu soruyu sormaz bile. Bilim, açıklamak istediği her olguda doğanın düzenli olduğunu, nedenselliğin geçerli olduğunu ve aklın güvenilir olduğunu peşinen kabul eder. Bu kabullerin kendisi bilimsel değil, metafiziktir. Ve bu kabullerin tutarlı gerekçesi, evreni düzenli ve akıllı bir Yaratıcı'nın koyduğu teistik çerçevedir. Bilimin Kuantum Paradoksu: Gözlemci Olmadan Gerçeklik Yok Mu? Werner Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi'ne göre bir parçacığın konumu ölçüm yapılmadan önce belirsizdir. Gözlem yapıldığında olasılık dalgası çöker ve parçacık bir yerde belirir. Bu, ölçüm araçlarının yetersizliğinden değil, parçacığın doğasından kaynaklanmaktadır. Von Neumann-Wigner yorumunda bu paradoks daha da derinleşir. Bir sistemin nesnel gerçekliğe kavuşması için onu içermeyen üst bir referans sisteminin varlığı gerekmektedir. Ancak her çevre de kuantum parçacıklarından oluştuğundan, evren bir bütün olarak kendi dalga fonksiyonunu çökertip kendini aktüel hale getiremez. Evrenin bir "olasılıklar bulutu" olmaktan çıkıp şu an deneyimlediğimiz gerçeklik zeminine oturabilmesi için, evren sistemine dahil olmayan ve kuantum belirsizliğine tabi bulunmayan Mutlak bir Gözlemci'nin varlığı matematiksel olarak zorunludur. Evrim Tartışması ve Tasarımın İzleri Evrim hipotezi, canlı türlerinin ortak bir atadan kademeli değişimle türediğini savunur. Bu hipotez hem biyolojik hem de felsefi düzlemde ciddi itirazlarla karşı karşıyadır. Fosil kayıtları beklenen geçiş formlarını sunamamaktadır. Yaklaşık üç yüz milyon fosil incelenmiş, bilinen türlere ait olanlar bulunmuş, ancak beklenen ara formlar görülmemiştir. Kambriyen Patlaması bu güçlüğü en çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır: Beş yüz yirmi milyon yıl önce pek çok karmaşık hayvan grubu önceki tek hücreli organizmalara herhangi bir evrimsel bağlantı göstermeksizin ani olarak fosil kayıtlarında belirmiştir. Bakteriyel flagellum, yani bakteri kamçısı ise özellikle dikkat çekicidir. Saniyede yüz bin devir yapabilen, yaklaşık kırk farklı proteinden oluşan bu moleküler motor, işlev için tüm parçalarının aynı anda bir arada bulunmasını gerektirir. Herhangi bir parçası eksik olduğunda tamamen işlevsiz kalır. Bu "indirgenemez karmaşıklık," kademeli rastlantısal süreçlerle açıklanamamaktadır. Biyolojik bilgi kuramı açısından bakıldığında, yalnızca tek bir üç yüz aminoasitlik protein için işlevsel dizi olasılığı on üzeri negatif üç yüz seksen düzeyindedir. Kırk proteinden oluşan bir sistem için bu rakam on üzeri negatif on beş bin iki yüze ulaşmaktadır. Biyolojik zaman ölçekleri içinde bu olasılıkların gerçekleşmesi fiilen imkânsızdır. Öte yandan canlılardaki yapısal benzerlikler zorunlu olarak ortak soydan değil, ortak fiziksel kısıtların ve işlevsel zorunlulukların optimal çözümlerinden kaynaklanıyor. Tekerlek, Mezopotamya'da, Çin'de ve Mezoamerika'da bağımsız olarak icat edilmiştir; çünkü aynı fizik yasasına en uygun yanıt aynıdır. Ortak tasarım modeli, benzerliği soy yerine ortak mühendislik çözümü olarak yorumlar. SEKİZİNCİ BÖLÜM: ATEİZMİN KENDİNİ ÇÜRÜTME PARADOKSLARI "Tanrı Yoktur" Cümlesinin Ontolojik Paradoksu "Tanrı yoktur" ifadesi, eğer Tanrı'nın varlık alanındaki bir nesne olmadığını kasteder gibi kurgulanmışsa, kritik bir kategorik hatayı barındırır. Teizm Tanrı'yı varlık alanındaki en büyük nesne olarak tanımlamaz. Tanrı varlığın kendisidir; Aquinas'ın deyişiyle Ipsum Esse Subsistens, Kendinde Varlık. O hâlde "Allah yoktur" demek, "varlık yoktur" demektir. Ama "varlık yoktur" önermesi kendi söyleniş eylemiyle çelişir. Cümleyi kuran, o cümleyi var eden bir varlık zeminidir. Ateist "Tanrı yoktur" derken farkında olmadan "varlık yoktur" demiş olur. Bunun söylenmesi ise mantıksal olarak imkânsızdır. Ateizmin İmkânı Tanrı'nın Varlığını Gerektirir Ateizm kendini tanımlamak için Tanrı kavramına ihtiyaç duyar. Reddetme eylemi, reddedilen şeyin zihinsel temsilini gerektirir. Bu temsil anlam taşır. Anlam ise kasteden, irade eden ve bilen bir özne olmadan var olamaz. Daha derin biçimde: Ateistin "Tanrı yoktur" diyebilmesi için aklı, mantığı, dili ve bilinci kullanması gerekir. Bu araçların her birinin güvenilir olması ise yalnızca teistik bir çerçevede temellendirilebilir. Ateizm ancak teizmin zemini üzerinde ayakta durabilir. Bu, ateizmin imkânının Tanrı'nın varlığının dolaylı kanıtı olduğu anlamına gelir. Anlam, Doğruluk ve Nihilizm Sarmalı Bir şeyin doğru olduğunu iddia etmek, o iddiayı anlamlı kılar. Eğer her şey anlamsızsa, "her şey anlamsızdır" önermesi de anlamsızdır. Ateizm bu yüzden eylemsel kendini çürütme içindedir. Ateist en temel iddialarını, yani "evren açıklamasızdır", "tanrı yoktur", "bilinç maddeden doğar" önermelerini dile getirirken bu önermelerin doğru ve anlamlı olduğunu örtülü biçimde kabul etmektedir. Ancak "doğruluk" ve "anlam" kavramları, ateizmin kendi çerçevesi içinde temellendirilemez. Materyalist evrende düşünceler yalnızca nöron salgılarıdır. Rüzgârın kumları savurarak oluşturduğu dalgayla ateistin beynindeki "Tanrı yoktur" düşüncesi arasında ontolojik olarak hiçbir değer farkı yoktur; ikisi de kör fiziğin kaçınılmaz çıktılarıdır. Ateizm, kendi iddialarının anlamlı ve doğru olduğunu öne sürebilmek için aşkın bir hakikat standardının varlığını örtülü olarak kabul etmek zorundadır. O standart ise ateizmin reddettiği şeydir. VARLIĞIN BİRLİĞİNE DOĞRU Buradaki her bölüm, ayrı bir argüman sunmuş gibi görünse de aslında tek bir hakikatin farklı yüzleridir. Evren kontenjan bir varlıktır ve açıklama gerektirir. Zorunlu olmayan hiçbir şey kendini var edemez. Dolayısıyla zorunlu bir varlık olmalıdır. Bu varlık zaman ve mekânın ötesindedir; çünkü zamanı ve mekânı yaratan O'dur. Bu yaratıcı kör değildir; çünkü evren muazzam bir bilgi içerir ve bilgi kör süreçlerden türemez. Akılsız değildir; çünkü mantık ve matematik bağımsız bir Aklın varlığını gerektirir. İradesiz değildir; çünkü seçim içeren ince ayar tesadüfle açıklanamaz. Bilinçsiz değildir; çünkü bilinç maddeden türemez ve evrenin gözlemlenebilirliği Mutlak bir Gözlemci gerektirir. Ahlaktan yoksun değildir; çünkü nesnel ahlak yalnızca mutlak bir yasa koyucuyla temellenebilir. Ateizm bütün bu alanlarda ya brute fact'e sığınır ya da sonsuz gerilemeye başvurur ya da kavramları yeniden tanımlayarak sorudan kaçar. Bunların hiçbiri açıklama değildir. Teizm ise tek bir zorunlu temelden hareketle varoluşun, mantığın, bilincin, bilginin ve ahlakın tamamına tutarlı, kırılmaz ve birbiriyle bağlantılı bir zemin sunar. En son noktada tartışma şuna indirgenir: Ya gerçeklik, açıklamanın hiçbir zaman tamamlanamayacağı kapalı bir olgular bütünüdür ve bu durumda anlam, doğruluk ve akıl birer algıdır; ya da açıklamanın mümkünlüğünü temellendiren zorunlu bir ontolojik zemine dayanır ve bu durumda hem bilim hem akıl hem de anlam gerçektir. Bu iki seçenek arasındaki tercih, yalnızca Allah'ın var olup olmadığına dair bir karar değildir. Bu, düşünmenin, konuşmanın, araştırmanın ve anlam aramanın kendisini mümkün kılacak bir zemin olup olmadığına dair varoluşsal bir karardır. Teizm bu zemini sunar. Ateizm ise o zeminin üzerinde durarak zemini inkâr etmekten ibarettir.

Yorumlar

Başa Dön