"“Şimdi ben Ölüm oldum, dünyaların yok edicisi.” — J. Robert Oppenheimer"

yazı resim

25

“Biri vardı” dedi Elif “nişanlanacaktım nerdeyse.”
“Kim; anlat, durumları nasıl?”
“Felaket kötü. Lağım fareleri gibi sürünüyorlar ama muhteşem parıltıları var.”
“Fakiri kapımın önüne koymam, kapımın önünden geçmesin, selam bile vermesin dersin, döndün mü?”
Songül, hafif güldü.
“Bu başka canım. Her şey iyiydi; ama olmadı.
İstediklerimi yaparsa olacaktı.
“Ailen mi bozdu işi?”
“Onlara ne, bu benim kararım. Kurtulacaktım
buralardan. Kamyon şoförü olacak, 25 yaşında. Ehliyet alması lazım. Bir bakışta beğeneceğin biri değil. İdare eder biri. Ama iyi biri. Adı Gitme.”
“Duyduğum en ilginç isim. Gitme ha, soyadı da ‘Kal’ olsaydı, ‘Gitme Kal’ süper olurdu.”
Uzun bir süre güldüler.
“Yıllardır benim gibi birisini arıyormuş annesi.”
“Hacı anneden ne haber?” dedi gülerek, “Isırırım dişlerim ensesini su gibi içer püskürtürüm omurgasını!” (hacı anne halası, Elifî kızdırır hep)
Elif, çocuk gibi güldü: “Hayatta son görmek isteyeceğim kişi Hacı Anne.”
“Nasıl gidiyor el alıştırması?”
“Vallahi annem çok hızlandığım söyledi. Lezzeti de iyiymiş. Yaz geline kadar ustalaşırım lahana sarma işinde.”
Elif, komşusunun yardım istemesiyle uzak bir köye yardıma gitmişti, tarlada çok iş vardı, Gitme’yle iş sırasında tanışmıştı, Gitme kız kardeşiyle gelmişti yardıma. Çarçabuk kaynaştı cılız kızla Songül. Onun ezik yanını yanık bakan kara bakışını sevmişti, sessiz ve gayretli çalışmasını. Diğer kızlar kadınlar Elif’in şaka ve esprilerini algılayamıyor ya da onu tımarhanelik tip olarak görüyordu, “aman bulaşmayalım”, ama cılız kız ve abisi gülüyor ve ona ortaklık ediyordu, sanki dost, çete olmuşlar gibi. Geçen günler sonunda dost olmuşlardı. Cılız kız Mesude, ne kadar zorlanırsa zorlansın iradeliydi, şaşmazdı iradesi, kaytarmaz, sapmaz, şaşırmaz ve sakince hedefini bitirmeye yönelirdi, pek de konuşmazdı, Elif ondaki bu ulu özelliklere hayran kalmıştı. Ayrıca Mesude ona iş konusunda rehber oluyor, arada ona bir iki laf diyor, gülümsüyordu, kıkır kıkır gülmeden edemiyordu, Elif ise onu neden güldüğünü bilemiyor; ama onun gülüşünden mutlu oluyordu, işe çok konsantre olmuş ve bu yüzden yüzü hiç gülmez Mesude’nin gülmesi büyüleyici geliyordu ona. Songül çok sevmişti onu, tozlu, yemyeşil mısır tarlasında mısır söküyorlardı ve birbirlerinden güç alıyorlardı arada ettikleri kısacık sohbetlerle. Kalın, boylarını kat kat aşan mısır sapları arasına gömülmüşlerdi. Ayıklanan mısırlar çuvallara atılıyordu. Bunlar pazarda satılacaktı ya da tüccara verilecek, başka şehirlerde satılacaktı, sahillerde ya da başka işletmelere.
Mısır sapları arasında bazen birbirlerini kaybediyorlardı. Songül, onun ensesine vurup kaçıyor, saklanıyordu. Güneş yer yer kızgındı ve mısırların arasından onlara ulaşıyordu yer yer, çalışmak sıkıcı olabiliyordu, Mesude su alıp geldiğinde ilk Elif’e uzatmıştı bardağı “içer misin?” Diğerleri sormazdı. Mesude sarılası öpülesi bir kızdı ve diğerlerinden farkını hemen belli ediyordu, içi çok onaylamıştı onu. Çok zarif, etkili ve tatlı bir şey saçıyordu. “Sen fark etmiyorlar; ama çok güçlü bir ışık saçıyorsun!” demişti Songül ona. Mesude, bir paket çikolata ya da devasa bir buket çiçek almış gibi ya dünyayı ona vermişsin gibi duygulanıp

Yorumlar

Başa Dön