Zamanın akışkan nehrinde, köpüren her fırtına bir seçim sanrısıyla başlar. Zihin, bir yol ayrımında durduğunu varsaydığı o kısacık anda, gecenin karanlığında kendi gölgesine basmamaya çalışan bir cambaz gibidir. Sol ile sağ arasındaki o görünmez uçurum, varoluşun en büyüleyici tiyatrosuna sahne olur. Parmak uçlarımızla dokunduğumuz her karar, geleceğin bakir tuvaline attığımız müstakil bir fırça darbesi midir, yoksa zihnin kendi yankısını dinlerken uydurduğu o kadim masal mı?
Kendimizi, etten ve kemikten örülü bu sarayın mutlak hükümdarı ilan ederiz. Göğüs kafesimizin altında çırpınan o kozmik ritim, her yönelişte kendi iradesini tescillediğini haykırır. Zihnin labirentlerinde taht kuran benlik, geçmişin anılarıyla, arzunun tutkulu rüzgârlarıyla beslenirken, kendisini fırtınaya yön veren kaptan sanır. Oysa dümene dokunan el, fırtınanın ta kendisi tarafından sürüklenmekte olabilir mi?
Nedenselliğin paslı zincirleri, evrenin ilk çığlığından bu yana durmaksızın kenetlenir. Zamanın şafağında çarpışan bir yıldızın tozu, bugün zihnimizde filizlenen bir düşüncenin gizli tohumudur belki de. İptidalardan günümüze devrolan bu devasa domino taşları dizisinde, her devriliş bir sonrakini doğurur. İrademizin özgür olduğunu iddia ettiği o hamle, aslında evrenin ilk saniyesinde çizilmiş muazzam bir geometrinin kaçınılmaz bir noktasıdır.
Nöronların karanlık ormanlarında çakan elektrik kıvılcımları, biz henüz "seçiyorum" demeden çok önce patlar. Bilincin ışığı sahneyi aydınlatmadan evvel, sahne arkasındaki gölgeler rollerini çoktan paylaşmıştır. Gölge, beden hareket etmeden evvel yola koyulur. Zihin ise bu amansız yarışta arkadan gelip zafer tacını kendi başına takan gururlu bir muzaffer rolü oynar.
Yine de bu illüzyon, varoluşun en muazzam mimarisidir. Eğer özgür irade, zihnin karanlık odalarında kırılan bir ışık oyunundan ibaretse bile, insanlığı insan kılan tüm trajedi ve zarafet bu kırılmada saklıdır. Aşkın kutsallığı, günahın ağırlığı ve merhametin derinliği, sadece bu rüyanın içinde bir anlam kazanır. Kendi ellerimizle çizdiğimiz sınırların içinde özgür olduğumuza inanmak, belki de ruhun tek sığınağıdır.
Kuantumun alacakaranlığında, ihtimallerin çalkandığı o mikroskobik okyanusta rastlantısallık fısıldar. Belki de irade, tam bir deterministik kurgu ile katı bir kaostan ziyade, bu ikisinin arasında sıkışmış, sürekli sallanan bir sarkaçtır. Ne tamamen zincirlenmiştir ne de sonsuzca serbest. Belki de özgürlük, o sarkaç tam ortadayken hissettiğimiz geçici bir yerçekimsizlik halidir.
Bilinç, okyanustaki devasa bir geminin kaptanı olmaktan ziyade, güvertede oturup rüzgârın ve dalgaların şarkısını dinleyen bir şair gibidir. Gemiye yön verdiğini sanır, çünkü rotayı ezberlemiştir, geleceği bildiğini sanır, çünkü geçmişin izlerini takip eder. Şiirini yazar, şarkısını söyler ve deniz onu nereye götürürse götürsün, o kıyıya kendi iradesiyle vardığını iddia eder.
Sorunun kendisi bile başlı başına büyüleyici bir çelişkidir. Özgür olup olmadığımızı sorgulama cüreti, zihnin kendi prangalarını inceleme çabası mıdır, yoksa senaryonun tam da o satırında yazan zorunlu bir replik mi? İradeyi sorgulayan akıl, kendi yarattığı aynada kendi yüzünü tanımaya çalışan şaşkın bir akistir.
Sonunda, kafesi kendi kanatlarından örülmüş bir kuş gibidir insan. Gökyüzü bir yanılsama, rüzgâr bir hatıra olsa bile, kanat çırpmanın verdiği o büyülü his gerçektir. Özgür irade belki mutlak bir hakikat değildir, fakat zihnin uzayında yankılanan bu rüya, insanı karanlığın soğuk nedenselliğinden koruyan en sıcak, en şiirsel illüzyondur.
