İkinci Bölüm
Hileli oyunları, ne olduğu belirsiz yiyecekleri ve tepeden inmeci bir yönetimin her yere sinmiş gölgesini saymazsanız panayır bir masal diyarıydı.
Ahşap direklerin arasına gerilen renkli ışıklar yer yer sarkıyor, çiğnenmiş toprağı sıcak bir aydınlığa bürüyüp her şeyi olduğundan güzel gösteriyordu. Alanın dört bir yanına irili ufaklı çadırlar kurulmuştu. Kimi sağlamdı, kimi dokunsan yıkılacak gibiydi. Bazılarında şans oyunları oynanıyor, bazılarında yiyecek satılıyor, bazılarındaysa sözüm ona gösteriler yapılıyordu. Panayırın yerleşimini sarhoşun biri çizmiş olmalıydı: Tezgâhlar olmadık açılarla duruyor, aralarındaki yollar birden çıkmaza giriyordu. Yine de bütün yollar, insanları alanın öbür ucundaki sahnenin üstüne asılmış kocaman pankartın önünden geçirecek biçimde düzenlenmişti:
BİRLİK, KENDİNİ ÖDÜLLENDİRENLERİ ÖDÜLLENDİRİR.
Bu söz "Sizi soyuyoruz, bir de üstüne şükredin" demek değilse Mal başka ne anlama geldiğini bilmiyordu.
Sahnenin arkasında demirden bir tapınak gibi yükselen fabrika yepyeniydi. Birlik’in parasıyla ve hırsıyla pırıl pırıl parlıyordu. Kutlamanın nedeni, panayırın bahanesi buydu. Birlik, sınır gezegenlerine her geçen gün biraz daha kök salıyordu; bu fabrika da bunun son örneğiydi. Yapacak başka şey yokmuş gibi bir vites fabrikası kurmuşlardı. Birlik’e göre Verbena’nın daha iyi su arıtma tesislerine, sağlık gereçlerine ya da okullara gereksinimi yoktu. Birlik’in askerî araçlarına parça üretecek bir fabrikaya gereksinimi vardı. İşçilere üç kuruş verilecek, kazançsa yukarıdakilerin cebine, o ışıl ışıl Merkez gezegenlere akacaktı. Verbena’ya ömründe ayak basmamış, yıldız haritasında yerini gösteremeyecek insanlar da ne büyük iyilik ettik diye sırtlarını sıvazlayacaktı.
Mal bu oyunu nice dünyada görmüştü. Hep aynı teraneydi.
Ama ışıklar güzeldi, havada kızartma kokusu vardı, tayfasının yüzü gülüyordu. Bazen bununla yetinmek gerekirdi.
Kaylee’nin keyfine diyecek yoktu. Azıcık eğlence gördü mü zaten böyle olurdu. Öyle içten, öyle tasasız sevinirdi ki yanındakilerin hem dünyaya bakışı değişir hem de akıllarından "Ben niye böyle olamıyorum?" diye geçerdi. Elinde kocaman, pembe bir pamuk şekerle Book’la Jayne’in arasında yürüyordu. Şekerden tutam tutam koparıp ağzına atıyor, kim ne der diye düşünmeden tadını çıkarıyordu.
Bir çadırın önünden geçerken Book’a, "Şişman kadının kilosunu bilemedin diye üzülme," dedi. Çadırda, üstü pullarla kaplı bir gösteri mayosu giymiş iri bir kadın, kilosunu tahmin etmek isteyenleri çağırıyordu. "Bence yirmi küsur kilo eksik söylemen pek ince bir davranıştı."
"Akıllıca olan buydu," dedi Book sakince. Gözlüğünün ardındaki gözlerinin kenarları gülmekten kırıştı. Rahip kendi başarısızlıklarına gülüp geçmeyi biliyordu. Mal’a göre bu ya alçakgönüllülüğündendi ya da ömrü boyunca hem başarısızlığa hem de buna gülmeye bol bol alışmış olmasından. Book’ta, ömrünü ibadetle geçirmiş bir din adamından çok daha fazla yer görüp geçirdiğini düşündüren bir şeyler vardı. Duruşu, bir odaya girince gözlerinin her yanı taraması, bir silahı insanı kuşkulandıracak kadar rahat söküp takması... Mal bunları bir kenara yazıyor, ama üstünde durmuyordu. Book’u geçmişi konusunda sıkıştırmak, duvara konuşmak gibiydi. Ondan bir söz koparamadan kendin yorulurdun.
"Kadın da pek iriydi doğrusu," dedi Kaylee. Sonra kollarını açıp kendi çevresinde döndü. Pamuk şekerden kopan pembe teller havada uçuştu. "Panayıra bayılmıyor musunuz?"
Book içten, sıcak bir kahkaha attı. Kaylee’nin neşesine kapılmamak elde değildi.
"Sen hep böyle mutlu muydun?"
Kaylee bu soruyu iyice düşündü. Ona göre üstünde durulmayacak bir soru değildi.
"Doğduğum günden beri," dedi. "Sanki onca duygu arasından mutluluk benim payıma düşmüş."
Kendini öyle iyi tanıyor, bunu öyle yalın anlatıyordu ki Book yalnızca gülümseyebildi. Evren, mutluluğu parada, güçte ya da Birlik’in onayladığı ilaçlarda arayan insanlarla doluydu. Kaylee Frye’ınsa mutluluk doğuştan içindeydi. Kalbi nasıl durmadan kan pompalıyorsa, o da öyle durmadan neşe saçıyordu.
Yollarına devam edip kalabalığa karıştılar.
Çok geçmeden, biraz ötede Jayne Cobb bir panayır oyunuyla ölüm kalım savaşına girişmişti.
Oyunun bir güçlüğü yoktu: Renkli balonlarla kaplı bir duvar, bir avuç dart oku, bir de ödüllerin dizildiği raf. Ödüllerin kimi dökülüyordu, kimi de kazandığına değmezdi. Jayne altı atışlık para vermişti. Beş oku, geriye kalan son sarı balonun çevresine saplanmıştı. Amaç ıskalamak olsa büyük başarı sayılırdı. Balon, çevresine dizilmiş okların ortasında sapasağlam duruyor, sanki onunla dalga geçiyordu.
Jayne gözlerini kıstı. Son oku elinde tarttı, kalın parmaklarının arasında çevirip dengesini yokladı. Kolunu ağır ağır geriye çekti. Hedefini tek atışta öldürmeye hazırlanan bir keskin nişancı gibi bütün dikkatini toplayıp nişan aldı ve attı.
Ok, balonun tam beş santim soluna saplandı.
"Lanet olsun!" diye hırladı Jayne.
Tezgâhın başındaki adam ağzını açtı. Kuru, sıska biriydi. Yenilgiyi hazmedemeyen çok insan görmüş, bir yenisiyle uğraşmak istemediği için gözünü Jayne’den ayırmamıştı. Onu avutacak ya da bir el daha oynamasını önerecekti belki. Fırsat bulamadı. Jayne tek hareketle kemerindeki av bıçağını çekip duvara fırlattı. Sırtı tırtıklı, kocaman bir bıçaktı bu. Jayne onu öyle keskin tutardı ki değdiğini ikiye ayırırdı.
Balon, insanın içini rahatlatan bir sesle patladı.
Adam duvara sapına kadar gömülen, hâlâ titreyen bıçağa baktı. Sonra Jayne’e. Jayne de ona baktı. Aralarında göz göze, kısa ve sessiz bir pazarlık geçti. Birinin bir sürü bıçağı, ötekinin de canı vardı.
Adam çabucak raftaki en büyük ödülü, insan başı büyüklüğünde yeşil bir pelüş kaplumbağayı kapıp Jayne’e uzattı. Sonra iki eliyle bıçağın sapına yapışıp duvardan çıkarmaya uğraştı. Zorlandıkça yüzü kıpkırmızı oldu.
Jayne kaplumbağayı aldı, havaya kaldırıp çocuk gibi sevinerek baktı. Az önce adamın birini bıçakla korkutmuş, çok iri, çok tehlikeli bir çocuktu gerçi, ama olsun. Bu hâli neredeyse sevimliydi.
Neredeyse.
Kalabalığın başka bir köşesinde Zoë’yle Wash yan yana yürüyordu. Wash, yağı karton kaba işlemiş kıvır kıvır havuçları büyük bir iştahla yiyordu. Turuncu havuçlar burgu burgu kıvrılmıştı. Üstlerindeki yağ bir mekik motorunu yağlamaya yeterdi. Wash, üç haftalık uzay yolculuğu boyunca bu anın düşüyle yaşamış gibi kendini yemeğe vermişti.
"Tek söylediğim," dedi bir lokmayı çıtır çıtır çiğnedikten sonra, "arada bir her şey için izin almak zorunda kalmasak güzel olur."
Zoë gözlerini önünden ayırmıyordu. Rahat görünse de kalabalığı taramayı sürdürüyor, görev başında olmasa bile tetikte duruyordu.
"Son kez söylüyorum, o kaptan."
"Biraz gevşe, canım. Artık orduda değilsin."
"Ondan değil, bu..."
"Evet, evet. Sen böylesin. İlkelerin var."
Wash’ın sesi öfkeli değildi. Tam olarak değil. Daha çok, iki kişilik bir ilişkide hep üçüncü sırada kalacağını çoktan kabullenmiş bir adamın bezginliği vardı sesinde. Zoë’nin dünyasında önce Mal gelirdi. Aşk yüzünden değil. Wash bunu biliyor, karısına güveniyor, durumu kabulleniyordu. Ama Mal’la Zoë arasında Wash’tan da Serenity’den de her şeyden de eski bir bağ vardı. Wash, sistemin öteki ucunda yük taşırken onlar savaşın içinde omuz omuza vermişti. Bu bağın kendine göre bir gücü, bir dili, dile getirilmeyen kuralları vardı. Wash karısını ne kadar severse sevsin bunun bir parçası olamazdı. Üstelik onu bazen kendisini bile şaşırtacak kadar büyük bir tutkuyla seviyordu.
Bunu biliyordu. Kabulleniyordu. Ama her zaman hoşuna gitmiyordu.
Birkaç adım sessizce yürüdüler. Aralarındaki sessizliği panayırın şenlikli gürültüsü dolduruyordu. Sonra Wash bir havuç uzattı, Zoë de aldı. Aralarındaki gerginlik biraz olsun gevşedi.
Yolun karşısında, dönen renkli toplarla süslenmiş, uzun sivri çubuklarla dolu bir tezgâhın önünde Mal, Inara’ya halka atmanın inceliklerini öğretmeye çalışıyordu. Biri çiftlikte, ötekiyse eğlence yarışması diye olsa olsa çiçek düzenledikleri bir Refakatçi okulunda büyümüştü. İşler de bekleneceği gibi gidiyordu.
"Neden gözlerimi kapatmam gerekiyor?" diye sordu Inara. Plastik halkayı kolunu uzatıp önünde tutuyordu. Şüpheli bir şeye dokunuyormuş gibi dikkatliydi.
"Böyle daha zor oluyor," dedi Mal.
Yanında durmuş, bir eliyle koluna hafifçe yön veriyordu. Mal bu dokunuşun öylesine olduğunu, Inara da fark etmediğini belli etmeye çalışıyordu. İkisi de pek inandırıcı değildi.
Inara halkayı attı.
Halka dönen topu geçti, sivri çubukları geçti, tezgâhı da geçti. Öbür uçta başka bir müşteriyle ilgilenen adamın az kalsın kafasına çarpıyordu. Adam korkuyla bağırıp eğildi.
Inara gözlerini açtı.
"Nasıl attım?"
"Belki de işe zorundan başlamasak daha iyiydi," dedi Mal, lafını tartarak.
Kendisi bir avuç halka aldı. Birini avcunda tartıp rahat bir hareketle attı. Shadow’daki çiftlik evinin önünde kazığa at nalı atarak büyüdüğü belliydi. Halka havada düz bir çizgi çizdi, hoş bir tıkırtıyla çubuklardan birine geçti.
"En değişik şeyleri hep seninle..." Inara durdu. Gözlerinde bir an beliren sıcaklığı hemen gizledi. "Serenity’ye geldiğimden beri yapıyorum."
"Senin gibi güzel bir kadını daha önce kimse panayıra götürmedi deme bana," dedi Mal, bir halka daha atarken.
Lafı rahatça, sohbet eder gibi söylemişti. Asıl söylemek istediklerinden kaçarken hep böyle konuşurdu.
Inara güldü. Müşterilerinin yanında kullandığı o ölçülü gülüş değildi bu. Daha rahat, içten bir gülüştü.
"Benim büyüdüğüm yerde pek rağbet görmezdi."
Mal’ın başından aşağı kaynar sular döküldü. Tam atış yapacakken durdu. Pek rağbet görmezdi. İşte aralarındaki uçurum yine çıkmıştı ortaya. Uzayın boşluğundan bile büyüktü. Inara, Merkez’in gözbebeği Sihnon’da büyümüştü. Asma bahçelerin, göğe uzanan tapınakların, ipeğin, törenlerin, binbir çeşit çayın dünyasında. Orada kültür başlı başına bir uğraş, incelikse gündelik yaşamın bir parçasıydı. Refakatçiler en iyi okullarda sanat, müzik, ruhbilim ve insanlarla yakınlık kurmanın incelikleri üzerine eğitim alırdı. Toplumun en üst çevrelerinde yerlerini bilir, zarafetle dolaşır; senatörleri, şirket yöneticilerini, Birlik’in en seçkin soylularını ağırlardı.
Şimdiyse kıyıda köşede kalmış, halkının toprağı eşeleyerek geçindiği bir sınır uydusunda, üçüncü sınıf bir panayırdaydı. Gözlerini kapatmış, çubuğa plastik halka atıyordu. Pantolon askılı bir kaçakçı da ona yanlış yaptığını söylüyordu.
Mal bir halka daha attı. Yine geçirdi.
"Zavallı küçük Inara," dedi. Sesindeki sıcaklık gitmiş, yerini sertliğe bırakmıştı. "Bizim gibi sıradan insanlara karışıp elini kirletmesine izin vermemişler."
Inara’nın gülümsemesi silindi.
"Öyle demek isteme..."
Mal bir halka daha attı. Onu da geçirdi.
"Herkes senin kadar şanslı değil demek," dedi Inara, soğuk ve keskin bir sesle. "Ömür boyu düşlediği gibi usta bir halka atıcısı olamıyor."
Dönüp uzaklaştı.
Mal kalan halkaları takır tukur tezgâhın kenarına bıraktı. Tezgâhtar, on atışlık para verdiğini anımsatmak için ağzını açtı. Mal’ın yüzünü görünce vazgeçti.
Mal peşinden gitti. Kendini tutamıyordu. Inara söz konusu olduğunda hep böyleydi. İşin ucunu bırakamıyor, yaranın kapanmasına izin vermiyor, dönüp dönüp deşiyordu. Kalabalığın içinde onun peşine takıldı. İçinde adını koyamadığı, koymak da istemediği bir sıkıntı vardı. O sıkıntı bastırdıkça ağzından sözler dökülüyordu.
"Benim büyüdüğüm yerde," dedi, ona ayak uydurarak, "Shadow’un kuruluşunu tıpkı böyle bir panayırla kutlardık."
Shadow. Memleketi. Yemyeşil tepeler, geniş vadiler, çiftlikler, uçsuz bucaksız gökyüzü. İnsanların alın teriyle geçindiği, küçük şeylerle mutlu olduğu bir dünya. Birlik, Shadow’un birleşmeye karşı çıkmasına daha fazla katlanamayacağına karar verene kadar. Bombardıman kısa sürmüş, geriye hiçbir şey bırakmamıştı. Mal’ın büyüdüğü dünya, annesinin onu yetiştirdiği ev, sığır güttüğü otlaklar, o zamanlar hâlâ inandığı Tanrı’ya dua ettiği kilise avlusu... Hepsi küle dönmüştü. Isıdan toprak bile camlaşmıştı. Asker indirmeye bile gerek duymamışlardı. Yörüngeden yakıp geçmişlerdi.
"Tabii Birlik bizim o köylü eğlencemizi yasaklayana kadar," diye sürdürdü Mal. Inara’yla yan yana yürüyordu. O bildik öfke içinde yeniden kabarsa da sesi düzgündü. "Birleşme ruhuna pek uygun değilmiş. Ama sizin oralarda kimsenin umurunda olmamıştır. Ne de olsa pek rağbet görmüyormuş."
Inara durmuştu. Ana sahnenin yakınına gelmişlerdi. Sahnenin önünde kalabalık toplanmıştı. Tertemiz üniformalı bir Birlik subayı, BİRLİK, KENDİNİ ÖDÜLLENDİRENLERİ ÖDÜLLENDİRİR yazan pankartın altındaki kürsüde duruyordu. Programda adı Komutan Tanaka diye geçiyordu. Geniş omuzlu bir adamdı. Asker kılığına girmiş, yıllanmış bir siyasetçinin cilalı tavırlarıyla boş bakışlarına sahipti.
"Verbena’nın Birlik’e bağlı değerli halkı sayesinde," diye duyurdu Tanaka. Hoparlörden yükselen sesi bütün panayırda yankılanıyordu. "Vites fabrikamız tasarlanandan on gün önce açılıyor."
Kalabalık alkış ve sevinç çığlıklarıyla karşılık verdi. İçten, coşkulu seslerdi bunlar. Birlik’in kendilerini tutsak etmediğine, kurtardığına inanan ya da inanmak zorunda olan insanların sesleri. Mal yüzlerine baktı. Zayıf yüzler. Yorgun yüzler. Umutla aydınlanan yüzler. Oysa Mal, acı deneyimlerinden, bu umudun boşa çıkacağını biliyordu.
Alkışlamaya başladı. Olanca gücüyle. Abartılı bir coşkuyla bağırıp çağırıyordu.
"İşte bu!" diye bağırdı. "Haydi, yüce gönüllü Birlik’e bir alkış!"
"Mal," dedi Inara alçak sesle.
Bu bir uyarıydı.
"Destek veriyorum yalnızca," dedi Mal, alkışlamayı sürdürerek.
Sonra durup ona baktı. Yüzündeki alaycı gülümseme silindi. Altından, varlığını ölse kabul etmeyeceği bir kırgınlık çıktı.
"Kusura bakma, gücüne mi gitti? Savaşta da onları desteklemişsindir sen."
Inara bir şey söylemedi. Susması, söyleyebileceği her şeyden ağırdı.
Savaş. Laf dönüp dolaşıp savaşa geliyordu. Birlik’in her dünyada destekçileri vardı. Aralarında ne kötü ne de aptal olan, yalnızca birlik ve düzen uğruna bu bedelin ödenebileceğine inanan pek çok insan bulunuyordu. Inara savaş sırasındaki görüşlerini Mal’a hiç açıkça anlatmamış, hangi taraftan yana olduğunu söylememişti. Ama sustuğu şeylerden bazı sonuçlar çıkarmak mümkündü. Merkez gezegenlerden geliyordu. Birlik uygarlığının göbeğinde büyümüş, Birlik yasalarının izin verdiği bir kurumda yetişmişti. Mal’a karşı savaşmamıştı. Ama onun yanında da savaşmamıştı.
"Demek biz de pek rağbet görmüyoruz, öyle mi?" dedi Mal.
Daha söz ağzından çıkmadan pişman olmuştu neredeyse. Neredeyse. Mal Reynolds’un sorunu buydu: Nerede durması gerektiğini çok iyi biliyor, yine de kendini tutamıyordu.
Inara daha karşılık veremeden, daha büyük olasılıkla dönüp gitmeden, Kaylee yanında belirip kolunu çekiştirdi. Olağanüstü bir şey bulmuş, sevdiği herkes görene kadar rahat etmeyecek bir çocuk gibi heyecanlıydı.
"Gelip dövmeli adamı görmelisin," dedi soluk soluğa. "Dövmeleri durmadan renk değiştiriyor. Bir tanesi var, gün doğumu."
Mal’la Inara’ya sırayla baktı. Aralarındaki gerginliği sezince yüzündeki sevinç biraz söndü.
"Böldüm mü?"
"Hayır," dedi Inara.
Öyle kesin söylemişti ki konu oracıkta kapandı.
"Senin yerinde olsam o dövmelere dokunmazdım," dedi Mal. "Sonra ellerin kirlenir, yazık olur."
Çocukça bir laf sokmaydı, kendisi de biliyordu. Inara dişlerini sıktı, ama bir şey söylemedi. Kaylee’nin koluna girip kendisini kalabalığa götürmesine izin verdi. Mal arkalarından baktı. Inara’yla her kavgasından sonra olduğu gibi şimdi de içi boşalmış, utanç kaplamıştı. Değer verdiği birini en acıyacak yerinden vurmuştu. Lafı gediğine oturtmuştu da eline ne geçmişti?
Ellerini ceplerine sokup sahneye döndü.
Tanaka hâlâ konuşuyordu. Gür, kendinden emin, kürsüye yakışan bir sesi vardı. Hayatında hiç kaybetmemiş birinin rahatlığıyla konuşuyordu.
"Verbena zar zor ayakta duruyordu," diye sürdürdü Komutan. "Çorak bir kaya parçasından pek farkı yoktu. Ama şimdi, Birlik fabrikasının açılmasıyla siz ve aileleriniz rahat, mutlu bir yaşam sürebileceksiniz."
Rahat, mutlu bir yaşam. Mal neredeyse gülecekti. Nasıl bir rahatlık? Yaşamak zorunda bırakılacakları şirket konutlarının kirasına bile yetmeyen bir ücret için on iki saat boyunca vites parçası birleştirmek mi? Mutluluk dedikleri neydi? Ürettikleri her dişlinin bir Birlik askerî taşıtına takılacağını bilmek mi? Savaşta Bağımsızların mevzilerine ateş yağdıran o taşıtların aynısına?
Ama kalabalık alkışlıyordu, çünkü inanmak istiyordu. Mal da bunun için onları suçlayamazdı herhâlde. Umut insanı fena alıştırırdı kendine. Bir zamanlar kendisi de onsuz yapamazdı.
Mal sahneden döndü ve dosdoğru bir kadına çarptı.
Kadın kırklı yaşlarındaydı. Kısa saçlı, ufak tefek ama sağlam yapılıydı. Sert yüzüne bakınca, bunca badireyi atlata atlata bu hâle geldiği anlaşılıyordu. Üstünde ütüsü jilet gibi bir Birlik üniforması vardı. Rütbe işaretleri teğmen olduğunu gösteriyordu. İsimliğinde QUILLAN yazıyordu. Güvenlik işini ciddiye aldığı, her an harekete geçmeye hazır duruşundan belliydi.
Teğmen Quillan, Mal’ı tepeden tırnağa süzdü. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmayan, gördüğünü de unutmayan birinin soğuk bakışlarıydı bunlar.
Mal bütün masumluğunu takınıp ağzını olabildiğince yayarak sırıttı.
"Yaşasın Birlik," dedi, kafasına fazla darbe yemiş bir amigo gibi.
Quillan gözlerini kıstı.
Mal gitmek için döndü. Hem de çabucak. Birlik güvenliğinin gözü önünde oyalanmanın kimseye yararı yoktu. Hele gemisinde parasını aldığı bir dolu yük, panayırda iki kaçak varken ve geçmişi kurcalanırsa başı derde girecekken. Daha iki adım atmıştı ki...
GÜÜÜÜM!
Her yer bembeyaz oldu.
Fabrika infilak etti. Başka türlü anlatılamazdı. Bir yanardağ gibi patlamıştı; sanki gezegen, Birlik’in gücünü ve hırsını sergileyen bu yapıyı üstünden atmaya karar vermişti. Dev bir ateş topu çatıyı ve duvarları aynı anda parçalayıp gece göğüne yükseldi. Gümbürtüsü Mal’ın göğsüne yumruk gibi indi. Ardından yer sarsıldı, dişleri birbirine vurdu. O derin uğultu iliklerine kadar işliyor, içini dışına çıkarıyordu.
Sonra parçalar yağmaya başladı.
Metal ve duvar parçaları panayırın üstüne gökten bela yağar gibi indi. Tanrı’nın gazabı denebilirdi, tabii Tanrı diye biri varsa. Mal’a göre yoktu. Böyle anlar da bunu bir kez daha gösteriyordu. Eğilip bükülmüş çelik kirişler, yumruk büyüklüğünde beton parçaları, kırık camlar ve ne olduğu anlaşılmayan döküntüler gökten ıslık çalarak iniyor, kalabalığı biçiyordu. Çadırlar çöktü. Tezgâhlar parçalandı. Işık kabloları kopup kıvılcımlar saçarak yere düştü. İnsanlar çığlık atıyordu. Dünyası bir anda başına yıkılan insanların boğazından kopan o korkunç çığlıklar. Mal bu sesi Serenity Vadisi’nden çok iyi biliyordu. Bir daha duymamayı dilemişti.
Patlamanın basıncı, kızgın bir hava duvarı gibi çarpıp ayaklarını yerden kesti. Mal bir an havada kaldı. İçinde bulunduğu saçmalığı anlayacak kadar kısa bir an: Mal Reynolds gemisiz uçuyordu. Sonra öyle sert yere çakıldı ki soluğu kesildi, ağzı toprakla doldu.
Bir an boyunca hiçbir şey duymadı. Yalnızca kulakları çınlıyor, ağzına kan tadı geliyordu.
Sonra çığlıklar geri döndü.
Ardından alevler.

