Yaşamı korumak, acıları dindirmek ve “primum non necere”, yani önce zarar vermemek için yemin etmiş olan bir tıp doktoru (hekim diyemiyorum) neden hastalarını kitleler halinde öldürerek böylesine dehşet verici bir aşırılığa sapar? Tıbbi bilgi ve becerilerini korkunç deneyler, işkenceler, kasıtlı olarak hastalarını öldürmek, soykırım düzeyinde cinayetler işlemek gibi canice eylemler için kullanır ? Bu soruların cevapları yazımızın konusunu hayli aşar. Sadece örneklere bakarak bu kişilerde “psikotik kişilik” dikkati çekmektedir dersem kolaycılığa mı kaçmış olurum ? Tarihin derinliklerine inersek, kendimizi XIV. yüzyılda İspanya’da cadılara yönelik zulmün zirve yaptığı sırada, doktorlar kilise tarafından şüphelileri muayene etmeye ve söylenenleri itiraf ettirmek üzere onlara işkence uygulamaya zorlandıkları Ortaçağ’da buluruz. İşkence, kötü muamele ve ölüme neden olma hatta öldürme eylemleri bir tıp doktoru tarafından yapılıyorsa o zaman durum çok vahim demektir, bu kişileri insanlığa karşı işlenen suçlar ve mesleğe ihanet kapsamında değerlendiririz.
Adli Tabip olan Robert M. Kaplan’ın 2009 yılında yazdığı “Katil Doktorlar ve Ürkütücü Hikayeleri” adlı kitabında mesleğe ihaneti “tıbbi seri cinayetler”, “tedaviyle öldürme”, “kitlesel katiller” gibi alt başlıklarda toplamaktadır. Bunlara örnek olarak ilk grup için Fransız Dr Marcel Petiot, İngiliz Dr Harold Shipman ve Amerika’lı Dr Michael Swango’yu örnek olarak vermektedir. İkinci grup için Dr John Bodkin Adams ve Dr Harry Bailey’i, son gruptakiler için başta Mengele gibi, SS toplama kamplarında görev yapan doktorlar olmak üzere Nazi doktorların, Bosna soykırımındaki rolü ile Dr R. Karadziç’in adlarını vermektedir.
İşgal altındaki Paris’te 21 Mart 1944’de komşularının şikayeti üzerine Dr Marcel Petiot’un evine giren polis 86 kadavraya ait vücut parçaları bulur. Polise “direniş hareketi” içinde olduğunu, görevinin açığa çıkmaması için öldürmek zorunda kaldığı Naziler veya Almanlar olduğunu anlatan Petiot, polisin milliyetçi duygularla bu fantastik hikayeye inanmayı tercih etmesiyle kaçar. Hastalarına siyanür enjekte ederek öldüren cani doktor onların değerli eşyalarını almayı da ihmal etmiyordu. Daha sonra yakalandığında hikayesinin gerçekdışı olduğu, direnişle ilgisi olmadığı anlaşıldı ve 1946’da giyotinle idam edildi.
İnişli çıkışlı bir yaşam öyküsü olan ve nekrofilik davranışlarını sergilemekten kaçınmayan Dr Michael Swango Ohio Üniversitesi Tıp Merkezi’nde nöroşirurji bölümünde doktorluğa başlayarak adeta bir maden bulmuştu. Hastanedeki hastalara gizlice morfin enjekte ederek bazen de ölümlerini seyrederek çok sayıda hastayı öldürdü. Durum anlaşılınca Dr Swango’nun bilerek hastalara zarar verdiği kanıtlandığı takdirde hastaneye açılacak tazminat davalarının korkusu ile hastane olayı kapattı. Yıllar sonra soruşturma yeniden açıldığında soruşturmayı yürüten komitenin erkeklerden oluştuğu, kadın hasta ve hemşirelerin tanıklığını güvenilmez buldukları anlaşıldı. Ödül gibi bir cezayla Dr Swango başka bir üniteye atandı, bununla da yetinilmeyerek stajını bitirdikten sonra kendisine bir referans mektubu verilmesi karşılığı hastaneden ayrılması konusunda anlaşma yapıldı. Ama Swango ve enjektörü durmadı, Adams ilinde yeniden öldürücü mesleğine döndü, burada çekirge sıçrayamadı ve şerifin gayretleriyle evinde suç aletleri bulundu, 5 yıl ıslahevi cezası yediğinde yıl 1985’di. Otuz ay sonra iyi halden serbest kaldı, Virginia’ya gitti. Her yerde enjektörlü ölüm habercisinin pisliği ortaya çıkıyor, çıktıkça başka yere kaçıyordu. Long Island, Atlanta, ve 1993’de Zimbabve. 1996’da Zambiya, sonra arkasında ölüm listeleri bırakarak Güney Afrika ve Suudi Arabistan. Nihayetinde 1997’de Amerika’ya bilerek dönerek tutuklandı, yargılandı ve ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Neyse ki halen hapishanede. Swango hapishanede günlüğüne hastayı öldürmek için enjeksiyon yaptığında yoğun bir iktidar duygusu, hatta hayatiyet duygusu yaşadığını yazacak kadar psikopat duygulanıma sahipti. Burada bürokrasi, hastanelerin çıkarlarını korumak için sorumsuz davranışları en az Swango kadar ölümlerden sorumludur kanımca.
Manchester yakınlarında Hyde kasabasında mesleğini icra eden 54 yaşındaki Dr Harold Shipman, yalnız yaşayan 50 yaşın üstündeki 15 kadın hastayı yüksek doz morfin veya eroin injeksiyonu ile öldürmekten dolayı yargılanırken tarihler 20. yüzyılın bittiğini yeni bir milleniumun başladığını gösteriyordu, 31 Ocak 2000. Leeds Tıp Okuluna 1965’de girdi,1970’de mezun oldu, uzmanlık yerine pratisyen olarak kalmayı yeğledi. Eşi ve dört çocuğuyla sakin bir yaşam süren zararsız bir insan gibi görülüyordu. Sadece çok kolay reçete yazıyor, kolayca ölüm defin ruhsatı veriyordu, bu yaptıkları onu çevresinde sevilir bir doktor yapmıştı. Kendisi de sentetik morfin kullanan Shipman bağımlılık tanısı ile bir psikiyatri kliniğine yatırıldı. Bir yıl burada tedavi gördü, ilaç bağımlılığından kurtulduğuna hekimlerini inandırarak çıktı, iki yıl sonra tekrar doktorluğa başladı. Bir iki soruşturma geçirse de para cezalarıyla kurtardı. İlk kez ciddi olarak Haziran 1998’de suçlandı. Çünkü ölen hasta eski Belediye Başkanı, zengin ve tanınmış bir kadındı. Bu kez ölümcül kanıtlar bırakmıştı, soruşturma derinleşince tutuklandı ve 15 kadını bir seri katil gibi sentetik morfin veya eroinle öldürmekle suçlandı ve 1999’da yargılanmaya başlandı ve ömür boyu hapse mahkum oldu. Bu arada İngiliz Tabipler Birliği 1976’da uyuşturucu kullanmaktan hüküm giyen birinin doktorluğa tekrar geri döndürülmesi nedeniyle ciddi eleştiri aldı. 2001’de kurulan bir soruşturma kurulu Dr Shipman’ın 215 hastasını öldürdüğünü, 45 hastanın ölümünde de ciddi şüphe olduğunu yayınlayınca, o zamana kadar yanında olan kamuoyu desteğini tamamen yitirdi, depresyona girdi ve 4 yıl tutukluluğun ardından Ocak 2004’de hücresinde intihar etti. Swango icraatlarını hastane ortamında, Shipman ise hastaların evlerinde gerçekleştirmişti.
Farklı bir kategoride ise Dr Jack Kevorkian’dan da kısaca bahsetmekte yarar var. Kevorkian “ötonazi” kavramından yola çıkarak 1989’da Detroit’te iki taraflı olarak kol ve bacakları felçli bir hastaya “thanatron” adını verdiği bir düzenekle, hastanın onayını alarak ölümünü sağlayan bir uygulama yaptı. Ancak Kevorkian etik bir kavram içinde değerlendirilecek olan ötanaziden yola çıkmasına rağmen kendisi yoldan çıktı. Klinik olarak çalışma ruhsatı yoktu ve bu işi para için yapıyordu. Tutuklandığı 1998 yılına kadar %70’i ölüm döşeğinde olmayan 130 kişinin ölümüne yardımcı olmuştu. Yaptığı iş kesinlikle hekim yeminine aykırıydı. Yargılandı 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı, 2007’de şartlı tahliye ile serbest kaldı, 2011’deki ölümüne kadar tıp ile ilgilenmedi.
İnsanlık suçu olan soykırımı uygulayan doktorlar listesinin başında II.Dünya Savaşı’nda Nazi toplama kampı Auschwitz’e doktor olarak atanan aynı zamanda antropolog da olan Dr Josef Mengelegelmektedir. Devletin suistimaline tıbbın ortaklık etmesi örneklerinden en korkunçlarını sergileyen Mengele “ölüm meleği” ünvanını bu kampta yaptığı insanlık dışı deneylerle almıştır. İkizler üzerinde yaptığı deneylerin yanısıra Yahudi, engelli, eşcinsel ve çingenelere ayrı ayrı damardan ölümcül bakteri veya zehir enjekte etmekten tutun da buz içinde dondurarak öldürmeye, akciğerleri patlatarak öldürmek gibi insanı insandan nefret ettirten deneyler yapmıştı. Gaz odalarına gönderdiği kurbanlarından bahsetmiyorum bile. Savaştan sonra Vatikan’ın yardımıyla Güney Amerika’ya kaçtı, defalarca Avrupa’ya ve birkaç kez de Almanya’ya giriş yaptı ve asla yakalanmadı. 1979’da Brezilya’da gölde yüzerken kalp krizi geçirerek ölüyor. Kesin tanı DNA ile 1992’de konuluyor.
Josef Mengele dışında, hepsi tıp doktoru olan Karl Cauberg, Sigmund Rascher, Aribert Heim, Karl Gebhardt, Fritz Fisher, Herta Oberheuser, Joachim Mrugowsky, Friedrich Mauz, Victor Brack, Waldemar Hoven, Karl Brandt, Karl Genzken, Siegfried Handloser, Helmut Poppendick, Irmfried Eberl, Rnst Rüdin, Enno Lolling, Karl Babor, Hans Reiter, Hans Delmotte, Otto Bickenbach, Robert Ritter, Werner Heyde, Fritz Klein, Gerhard Rose isimlerini de tarihe not düşmek adına yazalım.
Bu hekimlerin bazıları 25 Ekim 1954-20 Ağustos 1947 tarihleri arasında Nürnberg Mahkemelerinde yargılandı, 15’i suçlu bulundu, 7’si idam edildi. Ancak bu isimler buzdağının görünen kısmıydı. Bunlarla savaşta işbirliği yapmış binlerce Nazi doktor vardı. Göstermelik “Nazilerden Arınma” politikaları ise tam bir kara komediydi. Örneğin; 1933’de SA’a, bir yıl sonra SS’e katılan Prof Ernst Fromm 1959-73 yılları arasında Alman Tabipler Birliği Başkan’lığını, 1965-1967 yılları arasında da Avrupa Tabipler Birliği Başkanlığı’nı (CPME) üstlendi. 1966’da Hamburg Üniversitesi “çağdaş tıbbi sorunlar” konusundaki çalışmalarıyla “fahri profesörlük” verdi bu Nazi eskisi doktora. Nasyonal Sosyalist olarak çalışmaları hiç hatırlanmadı. Keza, 900 engelli çocuğun öldürüldükleri kampa yollanmasında başı çeken Dr Hans Joachim Sewering ise 1933’de SS’lere katılmasının karşılığını 1993 yılında Alman Tabipler Birliği Başkanı olarak aldı. 2008’de ise Alman İç Hastalıkları Federasyonu, sağlık büyük ödülü “Gunter-Budelmann” madalyası ile ödüllendirildi. Alman Tıp Kurumu anlaşılmaz bir şekilde geçmişte Nazi olan veya onlarla işbirliği yapan bu nedenle vicdanlarda suçlu oldukları reddedilmez bir gerçek olan bazı kişileri bağrına basmakta sakınca görmedi. Bu nedenledir ki Ruanda’da, Güney Afrika’da, Arjantin’de Şili’de, Uruguay’da, Eski Yugoslav Cumhuriyeti’nde, Irak’da, Suriye’de soykırımlar yapılmış, soykırımcılar korunacaklarından emin bir şekilde vahşi eylemlerine devam etmişlerdir.
Son olarak Dr Radovan Karadziç’e bakalım. Psikiyatr olan Dr Karadziç’in hastane hekimliğinden soykırım katiline dönüşümü 1992’de Sırbistan Başkanı olmasıyla ivme kazandı. 250 bin kişinin öldüğü bu etnik temizlik sırasında Saraybosna’nın kuşatılması, kendi çalıştığı hastanenin içinde hastalar ve çalışanlar varken bombalanması emrini bizzat vermesi, Markale Pazar yerine top ateşi açtırarak çocukların da içinde olduğu 68 sivilin ölüm fermanını imzalaması gibi insanlığa karşı işlenmiş suçlarını, soykırımcı liderliğiyle perçinlemiş bir tıp doktorudur. 21 Temmuz 2008’de yakalanıp tutuklanmış, *Lahey Uluslararası Ceza Mahkemesi’*nde önce 40 yıl, sonra temyizde ömür boyu hapis cezası ile cezalandırılmıştır.
Görüldüğü gibi mesleğine ihanet edenlerin tarihi eski olduğu kadar listesi de hayli kabarık. Hastalarına iyileştirici gücünü değil ölüm üzerindeki gücünü gösteren bu insanları yazmak da insancıl tıp için gerekliydi. İnternette bu konuda bilgi kirliliğinin boyutu ürkütücü, onu da belirtmeyi uygun görüyorum.