Necdet, sabah şafak sökerken uyandı, kırsalda ağaç altında uyumak, uyanmak, yemek yemek harikaydı. Çocukken bunun provasını yapardı arkadaşlarıyla. Kendini enerji dolu hissetti, ağacın bir dalına asılıp barfiks çekti, fazla çekemedi, sigara yaktı, dereye tuvalet yapmaya indi, orada gizli bir yer yapmıştı. Gelirken bir bidon su aldı. Poşetleri karıştırıp yiyecek alırken çay ve şeker buldu, biraz da bayat ekmek, çok sevindi. Bunları orada unutmuştu. Çay yaptı ve ekmeği banıp yedi. Gün aydınlanınca kasabaya indi. Tandık birinin ısmarladığı çayı içerken birilerinin sohbetine kulak misafiri oldu. Onun da çok eskinden beri tanıdığı Hayri amca ve eşinin yardıma ihtiyacı olduğunu öğrendi. Köye çok uzaktı yaşadığı yer. Saatler sürdü dağın zirvesine varması. Arada bazen traktör ve özel araçlara denk gelmişti ama yolun çocuğunu yürümüştü. Hayri seksen yaşında diri bir ihtiyardı, saçları dökülmüş, bembeyaz sakalı vardı, hep takke takardı, dindar biriydi, karısı da şeker gibi bir nineydi. Necdet’e derede balık avlamayı bu adam öğretmişti, o zamanlar gençti. Çalışkan ve dürüst adamdı. Dört çocuğu vardı ve güç de olsa hayvancılık ve çiftçilik yapardı. Necdet’i çok sıcak karşıladı, bahçede çay içtiler. Ahırın çatısında ve duvarlarında tamirat gerekliydi, bahçeye gübre taşınması gerekliydi, kışlık odun kesilmeliydi, evin bir yanına bir yerden getirilmiş bir kamyon kütük, ağaç, dal getirilmiş dökülmüştü. Eski evde de tamiratlar yapılması gerekliydi. Tavuk kümesi berbattı, yenisini yapılması gerekliydi. Necdet’in orada günler sürecek işleri başladı o gün. Ortalama bir salon büyüklüğünde bir ambar vardı çok eski, akşam oradaki divanda yattı, gün aydınlanınca yapılacak işlere koyuldu, öncelik sırasına göre işlere yoğunlaşıyordu, ahır onarımı için kereste lazımdı, Hayri bir yıl önce eski bir evden söktüğü keresteleri gösterdi brandayı açıp, burada iş görecek kadar malzeme vardı, tavuk kümesi için de gerekli tahtalar vardı, yalnız çeşitli boyutta çivi gerekliydi. Malzemeleri belirledi ve başka bir işe koyuldu, vakit ilerleyince kasabaya inip gerekli malzemeleri aldı. Kümes teli, menteşeler, asma kilit vs. çivi gibi malzemeler aldı, dört parça üç metrelik saç. Köye malzeme taşıyan traktöre denk geldi ve malzemeleri ona yükledi. Bir hafta sürdü oradaki işleri. Oradan ayrıldı ve mekanına geçti, gelen giden yoktu ve günlerdir ortalıkta görünmediği için dostları ayak kesmişti. Muharremin evine yanaştığında karısının küfürler yağdırdığını duydu, Muharrem de sakin ol be kadın diyordu alttan alarak, az sonra Muharrem evde koşarak yalınayak fırladı, peşinden karısı, kadının elinde satır vardı. Necdet, saklandığı ağacın arkasından ona el etti ve Muharrem ona doğru geldi. “Neler oluyor?” “Kadınlar işte dostum, ne olsun, konuşup konuşup duruyor.” Sigara yaktı. “Günlerdir yoktun, nereye kayboldun?” “Dağda işlerim vardı.” “Duydum. Bu kadın daralttı beni. Şehir dışına kafa dağıtmaya gideceğim. Benle gelir misin?” “Olabilir… “Saati ne yaptın? İyi sakladın mı?” diye soracaktı, kaybolmasından korkuyordu; ama sormaya gerek duymadı, Muharrem, sözünü tutar.
Evin aşağısına geldiler. Kırmızı eski aracı işaret etti: “Atla.” “Nerden aldın bu hurdayı?” Muharrem de inşaat işleri yapardı; ama uzun zamandır boştu. Tembellik yapmayı, içmeyi, kafasına göre takılmayı severdi. Oysa beş çocuğu vardı, karısının ona hışmı da tembelliğindendi. “İşini yaptığım adam borcuna karşılık verdi. Eski görünür ama güzel gider.
Akşam olmuştu, Necdet evine girip birkaç eşyasını bir spor çantasına doldurup hayalet gibi evden çıktı Onu evin aşağısında bekleyen kırmızı araca bindi. Araç gazladı. “Ya arkadaş ahır gibi kokuyorsun. Şu üstünü başını bir değişeydin” dedi Muharrem “Ya bırak. Ahır kokusundan güzel koku mu var? Dedenin ahırında işi bitirdim. Ama sonra yaptığım işleri gösterirken bir hata fark ettim, iş üstümü giymeye üşendim. Hatayı düzelttim, koku sinmiş.” Güldü, “en sevdiğim gömlek ve pantolon değiştirmem.” Muharrem de bir bavul dolusu eşyasını bagaja yüklemişti. Araç köy yolundan aşağı usul usul inerken Muharrem müzik sesini açmıştı, bağıra bağıra konuşuyorlardı, ergenler gibi. Gülüp şakalaşıp duruyorlardı.
Şehir dışına bir haftalığına tatil yapmaya gidiyorlardı. Ömürlerince hiç yapmadıkları şey, tatil günlerinde bile bağda bahçede çalışırlardı çünkü.
Araç serin yaz gecesi şehirler arası yolda seyrediyordu ve trafik çevirmesiyle karşılaştılar. Simsiyah yolun o noktası trafik ve polis araçlarının ışıklarıyla aydınlanıyordu. Üç motosikletli ekip vardı. İki sivil polis aracı, üç resmi polis aracı, bir jandarma aracı, dört jandarma. 12 polis memuru.
Polis memuru eliyle aracı kenara çekmesi gereken yönü işaret etti. Ehliyet ruhsal kontrolü yapıldı, bagajda arama yapıldı. Ve ikisi de araçtan indirildi. Bagajda inşaat işlerinde kullanılan matrap, levye, keser, el feneri, tornavida, birkaç bıçak, kerpeten, pense gibi birçok eşya vardı, spiral makinesi, hilti. Polis memuru sordu: “Bunlar nedir?” “İnşaatçıyım, inşaat işlerinde kullandığım aletler bunlar.” Bunlar hırsızların ev ya da kasa soymak için kullandığı aletlerdi, polis işe çıkan birçok hırsızı yakalamıştı ve onların araçlarında da benzer aletler bulunuyordu. “Nereye gidiyorsunuz?” “Tatile” dedi Muharrem gülümsedi, gevşek rahat biçimde. Tiplere baktı. Buz gibi suratla, araştırmacı gözlerle. Gömleklerin yakaları açık. Beyaz atletleri görünüyor. İkisi de bıyıklı. Ama Muharrem’in bıyığı cüsseli ve korkunç bir sakalı var. Fena bir göbeği. Tatil yapacak tiplere benzemiyorlardı. “Nerde tatil yapacaksınız?” Turistik şehri söyledi. Diğer polis yaşını almıştı, şişmandı, köylü aksanıyla dalga geçer gibi dedi ki: “Rus ya da Alman turistlere mi musallat olacaksınız, koca koca adamlarsınız, eşiniz işiniz gücünüz yok mu lan!” İkisi de ses edemedi, utanarak önlerine baktı. “Aylık gelirinizin tatil için yeterli olduğunu sanmam. İçinde fare leşi olan çorap ya da ahır gibi kokuyorsunuz farkında mısınız?” “Otelde kalacak paramız yok; olsa da vermeyiz keriz miyiz, çadır alıp kuracağız ustam. Ne desen haklısın. Karımla da aram iyi değil. Kafa dağıtacağız.” Polisler alttan alan tiplere anında aşık olur desek yanlış olabilir, abartmış oluruz; şöyle diyebilirim, onların katı aşılamaz polis duvarını alttan alan sözler delik deşik eder. Saygı, hürmet görmekten çok hoşlanırlar. Araç eski ve berbat. Genç polis kimlikleri aldı ve uzaklaştı. Amirle görüşmeye gitti. Polis bilgi sisteminde şahıslarla ilgili araştırma yaptı. Aranan şahıslar değildi. “Memur bey sorun nedir?” dedi Muharrem. Amir bunlardan kıl kapmıştı. “Neden tatile inşaat işlerinde kullanılan aletlerle gidiyorsunuz peki?” “Aceleyle çıktık yola.” “Kaybolun; gözüm görmesin sizi! Şaşkınlar!” dedi amirleri. Araç uzaklaşırken amir genç polise şöyle dedi: “Hırsız şeytan gibi bakar, bir görüşte tanırım, biri göbekli ve öteki zayıf ince uzun adam, bunlar asla hırsız olamaz. Evlat. Tipten ne olduğunu yıllar geçince çözersin. Bir bakışta anlarsın. Bunlar yolunu şaşırmış, karılarıyla arası açık olan iki zavallı saf köylü. Kokularından, araç içi kokularından, eşyalardan belli.” Amir kısa sürede ne çok şey fark etmişti, genç polis memuru çok şaşkındı.
Muharrem neşe saçıyordu: “Güzel yabancı kız arkadaşlar buluruz umarım, ne dersin?” dedi, ona baktı. Necdet, ona ters bir bakış attı: “Abuk subuk hayaller kurma.” “Nedenmiş?” “Evde karın çocukların seni bekliyor.” “Lütfen bana dertlerimi hatırlatma. Kafa dağıtmaya geldik buraya. Ya sadece takılacağız. Ciddi olmaya gerek yok ki. Bazen olmayacak hayaller kurmalı insan. Ne zararı var ki. Taşak geçiyorum belki. “Sen de haklısın kardeşim.” “Yabancı kız benle eğlenmek ister belki.” Acıdı ona, onun bir çok halini görmüştü, kardeşçe ve gülümseyerek baktı ona: “Sakalı kes bence.” “Neden?” “Korkutucu. Kes çok daha iyi görünürsün. Güldü zevkle: “Yok ya, arkadaşlar yakıştı diyor, mafya adamlarına benzetiyorlar, adı neydi, dizinin birindeki bir adama çok benzetiyorlar beni.” “Aracı düzgün sür.” “Yol bomboş.” “Aniden bir araç gelir; dikkatli kullan şunu.” “Ya bırak Allah aşkına! Neyin var dostum, cenaze töreninde gibisin?” “O sırada Necdet Jale’yi düşünüyordu için için yanan bir ateş gibi. Ayrılık fena üzüyordu, onu bir daha görmeyi çok isterdi. Muharrem, aracı hızlı sürüyordu, farkında değildi ya da farkında olmak umurunda değildi, yol boştu. “Yavaş sür şunu!” “Korkma dostum, kaç yıllık şoförüm. Güven bana.” “Kafa dağıtmaya gidiyorum derken cehennemin dibini boylamayalım?” “Kafanı yorma sen.” On on beş dakika sonraydı, kavşaktan diğer yöne çıktı Muharrem, tali yoldan ilerledi ve köy yoluna çıkan yola saptı. “Yanlış yöne gidiyoruz?” “Şu dağı biraz tırmanalım. Orada çok güzel dağ suyu var, çay yapmakta kullanırız.” “Ya boş ver; dön geri.” “Gittik bile.” Güldü. Necdet, akışa bıraktı beni, ama huzursuzdu. “Çok kenardan gidiyorsun, yamaçtan yuvarlanacağız kardeşim. Ortala yolu.” “Orası bozuk, ya karışma işime. Yolun başından beri bir tuhafsın, şoförlüğüme kabahat bulup durma ne olursun. Güzel güzel gidiyoruz, üzme beni canını yediğim.” “Güzel ve heyecanlı kardeşim, içimde kötü bir his var, bu hurdayla bir kaza yapacaksın gibime geliyor?” “Şimdi de hurda mı oldu aracım, seni götürüyor ya. Kalbimi kırdın… Şuradan döneyim ustaca. İyi seyret beni. Hoooop!” “Geniş alıyorsun yoksa yamaçtan yuvarlanırız!” “Çok konuşma sen; ne yaptığımı iyi bilirim!” Araç kaymaya başladı yamaca doğru, şoför aracı toplayıp yola sokmaya çalıştı ama bir kere kaymıştı araç, gazladı ama panik yaptı ve araç yuvarlanmaya başladı yamaçtan. İkisinin de sesi soluğu gitmişti ölüm korkusuyla, hayattaki son anları olduğu içlerinden geçerken müthiş acı bir his, korkunç bir sızı kaplamıştı yüreklerini. Yüz metre vardı yamaç, önce Muharrem ona doğru yuvarladı, sonra Necdet ona doğru; tokuştular. Araç vahşi ağaç, ağaççık, çalılıklar ve dikenlikler arasından yuvarlanırken ezilip yamulup hurdaya dönüyordu, camlar patladı. Önce Necdet açılan kapıdan yuvarladı düştü yere, sonra yamaçta taklalar atıp yuvarlanarak gitti, acılar içinde tosladı bir ağacın gövdesine. Aracın yuvarlanma sesini duydu. Yüzünde, vücudunda ezik çürüklerle ve başında ufak bir kesikle zorlukla doğruldu. “Aptal herif!” diye söylendi, sigara yakmaya davrandı, az sonra inleme sesi geldi. Muharrem’di bu. “Yaşıyor musun cinsini öptüğüm?” (küfür) “Evet.” “Kıpırdama; kırık olabilir. Ben yola çıkıp yardım bulup gelirim.” “Sen karışma işime be!” Muharrem, yamacı tırmandı ve güçlükle vardı yola. “Hani yardım getirecektin? Kaplumbağa gibi çöküp kalmışsın.” Acı, ağrı hissediyordu birçok yerinde: “Geldiğini duyunca oturdum. Ben bitiğim, bir kamyon dayak yemiş gibiyim.” “Ben de. Sarsıntı. Ölmedik şükür. Kalk gidelim.” “Hastaneye gitmeliyiz. İç kanama varsa?” “Ya iyiyiz; yürü. Mide bulantısı, baş dönmesi varsa iç kanama vardır.” “Sen var ya ne gerzek adamsın. Ben seni uyarmıştım!” “Ya ne bileyim. Bastım dikkat ettim; ama araç kayıp savruldu. Toparlan. Güzel yabancı sarı kızlar bizi bekliyor.” Güldü. “Çıldırmış olmalısın.” “Necdet abi, kafaya bir şey koyduk, bir hayalim var, toparlan da gidelim.” Muharrem Necdet’ten birkaç yaş küçüktü ve ona arada (söz geçirmek için)“abi” diye hitap ederdi. Yola düştüler. Kavşaktan geçtiler. Asfalt yola çıktılar. Muharrem, istikamete baktı, “tüh! şu aracı kaçırdık. Otostop çekmekten başka çare yok. Umarım yakında bir araç geçer ve alır bizi.” Necdet, sigara yaktı. Canı sıkkındı. Rengi gitmişti. Ona da bir dal sigara verdi. “İyi misin Necdet abi? Küsmedik değil mi?” “Ölümden döndük de.” “Eğer araçtan fırlamasaydık aşağıda kesin ölmüştük.” Muharrem, inşaat işi için Karadeniz kıyısında bir şehre gitmişti. Şehir merkezine ilerliyordu, yaz günüydü Yaşlı İngiliz bir turist kadın ve onun genç sevgilisine denk geldi, esmer, kara kaş kara göz genç adam ona şehir merkezini soruyordu. Onlarla sohbet etti. Sarışın, küt saçlı yaşlı bir kadın, ve genç adam. İkiliye şaşırdı. Muharrem şöyle dedi: “Yaşlı sevgilisini gezdiriyordu, iyi bir genç olduğu belliydi, kadının da parası var tabi, acıdım genç adama. Bu yaşlı karıyla ne işin var genç adam diye düşündüm. Parasını yiyor belki. Ama iyi biri olduğunu hissettim. Bak Necdet abi, çıtır yabancı kız bulamasak da 60,70 yaşlarında emekli yabancı karılar da olur bence. Takılırız.” Necdet güldü: “Ya oğlum sen sapık mısın nesin?” Muharrem, sırıttı, onu eğlendirmek için konuşuyordu, çoğu zaman çocukça laflar ederdi, bazen şaka yapardı ama Necdet onun ciddi konuştuğunu sanırdı.
Birkaç kamyonla otostop yapıp epey ilerlediler. Sonra yaşlı, sıska, kısa boylu ve kasketli yaşlı adamın kamyonuyla turistik şehre vardılar. Sebze taşıyan kamyona el salladılar arkadan. Gecenin ikisiydi ve sahile doğru ilerlediler. Karanlık örtünün sardığı kumsal boştu ve birkaç köpek dışında kimse yoktu. Kumlara yakın ağaçların birinin altına geçtiler. Boğucu bir sıcak vardı, nefes alamadılar. Uykusuzluktan ölü gibiydiler. Çimenlerin üstüne uzandılar yan yana. Bir saat sonraydı, iki adam ellerinde bira şişeleriyle gelip beş on metre yakınlarına kurulup bağıra çağıra muhabbet etmeye başladı. Necdet uyandı ve seslerden çok rahatsız olmuştu, bağırdı ikiliye: “Uyuyoruz, ses etmeyin, uzaklaşın!” “Tapulu yerin değil ya, git evinde uyu kardeşim, burası kamusal alan!” Aralarında güldüler: “İyi yapıştırdın lafı.” “Gıkı çıkmadı. Hah hah hah!” Necdet, bu lafları duyunca çileden çıktı, normalde asla sinirlenmez: “Terbiyesizlik yapmayın; fena olacak!” Muharrem şöyle bağırdı: “Kalkıp gelirsem kamusal alanı yediririm size! Derhal oradan kaybolun! Yoksa sizi harap ederim!” İkili bu lafları dikkate almayıp bağıra çağıra gülerek muhabbetlerine devam ediyordu. Muharrem, ses etmeden çaktırmadan kalkıp onların arkasından yaklaşacaktı. “Boş ver” dedi Necdet, “başımız belaya girmesin.” “Yok yok” dedi, “kaşındılar; hesap sormasam olmaz.” “O zaman lafla döv ve gel; sakın kavga etme.” Muharrem, iki adamın tam arkasına yanaştı hırsız gibi ve aynı anda ikisinin de ensesine iki eliyle şamarı indirdi. Adamların canları çok yanmıştı. “Ya ne oluyor kardeşim, deli misin?!” dedi kabadayılık eden. Diğeri ise yerde yamulmuş duruyordu acıyla kendinden geçiyordu: “Yapma abi, kusura bakma!” dedi. Diğeri ise ayaklandı: “Sana dersini şimdi vereceğim!” dedi ve atıldı. Çok kısa sürdü kavga ve Muharrem bir yumruk indirdi, adam yere yıkıldı. Burnu kanıyordu ve ağlıyordu. Uzun ve yapılıydı Yıldıray. Keldi. 65 yaşındaydı. Altı çocuğu vardı. Birçok hastalığı. Karısı onu evden atmıştı. Dertlerini sayıp duruyordu ağlarken burnunun acısıyla. Üç yıldır sokaklardaydı. Diğer adam, Salim, 60 yaşındaydı. 6 aydır sokaklarda yaşıyordu. Sağ ayağı topaldı. Şişman ve keldi. Onu da yeni evlenen oğlu evden atmıştı. Karısının baskısıyla. “Gel biraz gezelim” deyip şehir dışında bir noktaya onu köpek yavrusu gibi bırakıp kaçmıştı, sana sigara alıp deyip. Şehirler arası yolda, benzinliğe yakın noktada. Salim terk edildiğini anlayınca saatlerce ağlamıştı. O travmayı bir türlü atlatamamıştı, beynine saplı kocaman bir kurşun vardı sanki sürekli acı veren. Oğlunu, gelinini çok severdi. Torunu olacağını öğrenince çok sevinmişti. Kız bebek için bazı giysiler almış saklıyordu. Yeni ev almıştı onlara. Kendi evini satıp biriktirdiği parayı katıp.
Yıldıray: “Gidip seni polise şikayet edeceğim!” Korkusundan değil; acıdığından şöyle dedi vicdan azabıyla: “Kusura bakma dayı. Ama sen atıldın üstüme. Vurmayacaktım ki. Ben kavgacı biri değilim. Gel doktora götürelim seni.” “İstemez. Çekil git başımdan!” “Ters laflar ettin abime ama. Sen de hatanı kabullen dayıcığım.” “Ya dalga geçiyorduk sadece. Kafamız güzel.” Necdet de kalkıp geldi. Ters ters baktı Muharrem’e ve yanaşıp diz çöktü yaralının yanına, omuzdan dokundu: “İyi misin dayı. Kusura bakma. Böyle olmasını istemezdik. Bağışla.” Muharrem, yerdeki eski gazete parçalarını alıp ona verdi. Kanayan burnuna koyması için. Muharrem, hatasını telafi etmek için özür dileyip duruyordu, Yıldıray yumuşamaya başladı, Necdet, ona ve diğerine sigara verdi, çakmağıyla sigaralarını yaktı. Dördü muhabbete başladı. “Karnınız aç mı?” dedi Muharrem, “Market olsa gidip yiyecek bir şeyler alırdık.” Salim; “bekleyin” dedi, gündüz çöplerden topladığı bazı yiyecekleri iyi bir yere saklamıştı. Uzun bir süre sonra geldi. Elinde sebze dolu poşetlerle göründü. Beş ekmek de vardı. Domates, biber, salatalık, peynir zeytin. Salam. Market çöplerinden toplamıştı bunları. Birlikte yediler. Sonra muhabbet ederken tek tek yenik düştüler uykuya. Gün çoktan doğmuştu. Denize giren yabancı turist kaynıyordu ortalık. Ve onlara kötü böceklere bakar gibi bakıyorlardı gelip geçerken. Çok ürküp rahatsız olmuşlardı. Birkaç zabıta bitti. “Kaybolun buradan hemen! Yasak!” Muharrem, hemen ayaklandı, ters ters baktı zabıta memuruna, iki yumruğunu sıktı, zabıta memuru gözlerini kaçırdı, arkadaşını alıp geriye çekildi. Necdet Yıldıray’ın bir koluna girdi, kavga çıkarmasın diye. Ona bir şeyler fısıldıyordu. Yıldıray şöyle dedi: “Gelin çocuklar benle, rahatsız edilmeyeceğimiz bir yer biliyorum.” İlerlerken çöp konteynerlerinin içini kontrol edip biraz deşip işlerine gelen şeyleri alıyorlar, çöpten buldukları çanta ya da poşetlere koyuyorlardı. Kırsal alana saptılar, epey yürümüşlerdi. Sonra ormanlık bir alana geldiler. Burada açık mavi bir çadır vardı. Salim, burayı çok beğenmişti. Bir hafta önce Yıldıray ve Salim villanın birinin çöpünün karıştırırken ev sahibi onlara eski birkaç eşyayı çöp konteynerinin yanına taşımalarını istemişti. Eski televizyon ve yeni gibi görünen koltuklar, sehpalar, vitrin. Eski büyük alüminyum tencereyi de onlara verdi kadın, biraz para. Düğünlerde yemek yapılan tencereler gibi büyük tencere yüzünden aralarında tartışma çıktı, bir türlü paylaşamıyorlardı tencereyi, Yıldıray tencereyi iyilik gördüğü bir kadına vermek istiyordu, Salim ise tencereyi hurdacıya satıp parasını bölüşmek istiyordu: Yıldıray: “Hurdada ziyan olup gitmesin.” Sinirle deliye dönen Salim tencereyi iri bir taşla dövmeye başladı. Birkaç darbeyle işi bitti tencerenin. Fena yamulmuştu. Yıldıray çok bozulmuş, donmuş gibi onu izliyordu. “Al bir yerine sok onu!” dedi, “benle bir daha muhatap olma birader.” Çekip gitti. Yıldıray, o gece amaçsızca ve çok üzgün adeta yıkılmış gibi dolaşırken çöp konteynerinin yanında kılıfında bir çadır buldu, yiyecekler…ve ertesi gün şehir merkezini terk etti. Ormanda çadır kurup bir mekan yaptı kendine. Bir haftadır orada yaşıyordu, yiyeceği bitince şehre gidip çöplerden bir şeyler buluyordu, suyu ise yakında bir dereden karşılıyordu.
Çoğunlukla paket yiyecekler çöpe atılırdı, marketler son kullanım tarihi geçen ürünleri ya da satılmayanları çöpe atar. Yenilecek düzeydedirler. Ekmek her zaman çok olur, biraz bayat olsa atılır çöpe, bazısı birisi alır diye poşetle asar konteyner kenarına, ağaç dalına, apartman bahçesi girişinde demir çite. Yalnız geceler boyunca yüreği dostu Salim’i merak edip durmuştu; atılgan, uyanık biri değildir, pasiftir, utangaçtır, çok sessizdir, korkaktır. Arızalı gençler onu dövse de ses çıkarmaz. Kaçmaya çalışır. Birkaç sefer ergenlerden dayak yedi fena halde. Durduk yere. “Acaba nasıl, yiyecek bir şey buldu mu, üşüyor mu? Topal haliyle çok da gezemez, yorulur.” Günler geçtikçe dostunu daha çok özlemeye başlamıştı, onunla çok anısı vardı, hayatta onunla var olduğunu, anlamlı olduğunu hissederdi. İlk kez fena fena bir anlaşmazlığa düşüp çatılmışlardı. Oysa onlar normalde birbirini için ölüme her an hazırdı. Soğuk kış gecelerinde ya da kavurucu sıcakların bastırdığı yaz aylarında, sonbahar şehri esir aldığında onların kurdukları derin bağ ve dostluktan başka bir mücevherleri, bir şeyleri yoktu. Ve bu olmasa hayatta fosilden başka bir şey değillerdi. Hep dertleşirlerdi. Birbirlerine dayanak olmuşlardı. Böylece kendilerini kimsesizler gibi hissetmiyorlardı. Birbirleriyle eğlenip şakalaşma onları çocuklar gibi mutlu ediyordu, sık sık takılırlardı birbirlerine. Sırt sırta vererek zor geceleri sohbet ederek, buldukları yiyecekleri, parayı, sigarayı paylaşarak, birbirlerini teselli ederek aşmışlardı. Aptal bir tencere yüzünden aralarının açılması tam bir saçmalık, rezalet olarak geliyordu gözüne, ve şehirde onu bulmak için aramadığı, bakmadığı yer, sıçan deliği kalmamıştı. Sonunda onu sahilde buldu. Salim, turistik şehrin bir ilçesine gitmişti kavga ettikleri günün sabahı. Üzüntüden. Tencereyi de o uyurken biri çalıp gitmişti. Yıldıray onu sahilde bulduğu gün şehrin merkezine gelmişti Salim. Eski dostunu bulmak umuduyla. Ve birbirini bulduklarında keyifle sahilde gezerken ağaç altında bira açılmamış bira şişelerini buldular. Onları içmeye başladılar. Normalde hiç içmezlerdi.
Kafadarlar çadırın önünde ateş yaktılar ve ateşin başına üşüştüler. Uzun uzun sohbet ettiler saatlerce, uykuları gelene dek. Dördü de çadıra geçti sonunda. Necdet, uykuya dalacaktı, fısıldadı: “Güzel yabancı kızlardan ne haber?” Güldü. Bula bula İki kokuşmuş adam bulduk iyi mi? Hangisi senin olsun?” Güldü: “Necdet abi, harika iki dost kazandık baksana. Kızların ne avantajı var ki. İki değerli ama çok acılı adam, gerçek dost her şeyden daha iyidir.”
Ertesi gündü. Dünden kalan yiyeceklerden yemişlerdi. “Çay olsa iyi olurdu, bize çaydanlık lazım, tava, zeytinyağı…ateş üstünde patates biber kızartabiliriz. Karım çok lezzetli kızartmalar yapar.” dedi Muharrem. Necdet: “Sigara da bitti. Yıldıray: “Sigarasız olmaz. Bir dalım olsa içerken cennete gitmiş gibi olurum.” Salim, ceplerini karıştırdı: “Bende beş dal vardı; ama bulamadım, sanırım dün gece içtik bitirdik hepsini. Parasız olmaz. Ama sigarasız hiç olmaz. Para bulmalıyız.” Muharrem: “Burada yapabileceğim bir iş vardır.” Yıldıray: “Kesin kavga edersin. Sen yerinde dur, biz bir şekilde buluruz parayı.” “Yok be abim, neden edeyim. Belki garsonluk, taşıma işi bulurum, bahçe temizliği gibi. Ama siz bir işe başvursanız adam tipinize şöyle bir bakar, bu moruk iş yapacak güçte değildir diye düşünür kesin.” Salim: “Kıçımı öp.” Herkes güldü.
Muharrem, onlardan biraz uzağa gitti, üstünü çıkarmıştı. Altında sadece kırmızı iç çamaşırı vardı. Yerde şınav çekiyordu, kan ter içindeydi. “Kilo vermem lazım bu göbeği yok etmem lazım” diyordu. Öteden fırlayan gelen top Muharrem’in kafasına çarptı. Ve orada kaldı, Muharrem topu düştüğü yerde yakalamıştı. 13 yaşlarında bir kız çocuğu kaçan topu almaya gelmişti. Muharrem, yüzünü canavarca bir şekle soktu, ‘gel topu al’ dedi, bir elini de sallamıştı gelmesi için. Şaka yapmıştı. Kız yıldırım gibi kaçıp gözden kayboldu ağaçların arasından. Ama birkaç dakika sonra üç adam beş genç adam atlar gibi koşarak geldiler. 13 yaşındaki kız piknik yapmaya gelen ailelerin birinin çocuğuydu. Kızın yakınları Muharrem’e girişti. Muharrem’in dostları onları ayırmaya çalışmak istedi ama yetişemediler. Adamlar şimşek hızıyla gelip şimşek hızıyla dayak atıp gitmişlerdi. Adamlardan birinin dedesi üzüntüyle gelip sordu: “Durumun nasıl yiğidim? Ambulans lazım mı?” Muharrem güldü: “Seninkilerin elleri çok ağırmış, 20 senelik dayağı bir anda yemiş gibiyim. Artık biri beni pataklasa hiç etki etmez. Çünkü sıkı dayak yedim baba. Sağ olsun seninkiler iyiydi.” Yaşlı adam güldü. Muharrem ağlayacak gibi üzgün konuşmaya başladı: “Dayak değil de beni itham ettikleri şey beni çok üzdü. Ben iyi biriyim, asla kötü şeyler yapmam küçük kızlara” deyip duruyor, namuslu biri olduğunu izah etmeye çabalıyordu. “Kızı çok korkuttun. Tanımadığın kıza şaka yapmamalıydın. Kız şoka girdi korkudan, ağlayıp durdu.” “Benim de dört kızım var. En ufağı 13 yaşında. Kıza benim kıza benzediği için şaka yaptım.” “Özür dilerim bizimkilerin adına. Hakkını helal et.” “Sorun değil dayı, hata bende. Şaka yapmamalıydım.” Yaşlı adam gitti ve kısa süre sonra geldi. Elindeki parayı Muharrem’e uzattı: “Herkes çok üzüldü. Aramızda bu parayı topladık. Lütfen kabul et.” Muharrem şöyle dedi: “Parayı almazdım ama dayak boşa gitmiş olur. Parayı alırsam hak yerini bulmuş olur.” Yaşlı adam onun omzuna dokundu ve gitti. Verdiği para az değildi. Muharrem’in yüzünde ezikler darbeler vardı. Sırtı ağrıyordu. Salim: “Çay, tava, tencere, patates, biber, zeytinyağı, sigara parası çıktı.” Neşe yayıldı ortama, müthiş sevinmişlerdi. Yokluk acısı çekmeyeceklerdi. Muharrem, acılarını unuttu bir anda. O parlak ışık birinin kalbinden ötekine geçip durdu.
Öğle vaktiydi. Orman muhafaza memurları ormanı kontrol ediyordu. Çadırın önüne geldiler hemen, yangın riskine karşı sonbahar ayına kadar ormana girişlerin yasaklandığını, ormanda asla ateş yakılmaması gerektiğini kibarca anlattılar. Çadırı toplayıp ormandan ayrıldılar. Gece çökünce şehirde gezdiler ve kumsala indiler, çadır kurdular ama burada ses yapanlar çoktu, polisler ya da bekçiler de ikide bir gelip kimsiniz diyor çıkarın kimlikleri, serseriler içiyor bağırıp çağırıyor; huzur yoktu burada. Rahatsız edilmeden yaşayabilecekleri bir yer var mıydı?
Yıldıray, “çok daha iyi bir yer biliyorum” deyip ormanın en ücra köşesine getirdi onları, elindeki el feneriyle ve çadırı kurdular. Buraya yayan ulaşmak çok zordu, derelerden geçmek gerekirdi, normalde sıradan biri burada çok kolay yolunu kaybeder ve açlıkla susuzlukla ölürdü; ama Yıldıray, buraları iyi biliyordu, üç saat sürmüştü buraya gelmeleri. Çevreden kuru odun çalı çırpı toplayıp ateş yakmışlar, dertleşip ne yapmalarını gerektiğini, hayatta kalmak için onlara ne lazım, bu konularında hararetli bir sohbet başlamıştı aralarında. Çoğu kuşkuluydu, burada yaşamak güvenli olur muydu?
Necdet ve Muharrem hayal edemeyecekleri bir ortamdaydılar ve bir ekip olmuşlardı diğer iki adamla. En başta dost edindikleri iki adamın dertlerini, acı geçmişlerini dinlemekle geçiyordu zamanları, sonra burada, şehirde, ormanda hayatta kalma ve yiyecek bulma taktikleri dinliyorlardı. Cepheye yığınak yapar gibi yiyecek taşıyorlardı kamp alanına. Salim: “Bu delilik” dedi, “bunlar yiyecekler çürüyecek. En iyisi bunları konserve yapalım. Bozulmaz asla. Büyük bir tencere lazım bize. Güzel bir ateş.” Yıldıray: “O zaman bizi anasının gözü gibi fark ederler canım. Bu lanet duman da neyin nesi, yangın çıktı derler, buraya tonla adam hücum edip gelir, değil mi? Annemizi severler.” “Ücra yer ya, nasıl fark edecekler ki. Gece yaparız konserveyi. Duman gece fark edilmez.” “Haklı” dedi Necdet. Muharrem, paranın kalan son kısmıyla ikinci el bir kazan aldı. Birileri bunla büyük ihtimal kirli çamaşırları kaynatmış. Öyle kokuyordu dışı simsiyah kazan. Çöpe atılmış kavanozlar buldular. Pazardan atık meyve sebze topladılar. Muharrem, yüzündeki dayak izleri sayesinde barın birinde fedailik işi buldu ve meyve sebzeyi pazarlardan satın almaya başladılar. Muharrem, arada uğruyor, çoğunlukla barda, depoda yatıyordu. Fedailik işi yapmadığında barın depo bölümüne yiyecek ve içecekleri taşıyordu.
Günün birinde Salim çöpte bir kitap buldu ve onu okurken değişmeye, tuhaflaşmaya başladı, garip şeylerden söz ediyordu, gözleri şeytan gibi bir ışık saçarak bağırarak konuşuyordu arada: “Dünyanın sonu gelecek, nükleer bir savaşla biteceğiz. Buna hazırlıklı olmalıyız. Şuraya güzel bir sığınak yapmalıyız” diyor, böyle şeyler deyip duruyordu. “Bunun kafası gitmiş dedi Necdet, “bak Yıldıray, dayı şizofreni oluyor, bunu doktora götürmek lazım.” “O diktiğim kitabı bir bulsam yakacağım! Kitap yüzünden saçmalamaya başladı.” Salim’e bir yalan atıp onu Muharremle şehre yolladılar. “(seni eskiden tanıyan, sana defalarca yardım eden kadın rahmetli olmuş, sana yüklü bir para bırakmış. Gidip bankadan çekmen lazım.” Necdet ve Yıldıray kitabı aramaya başladı deli bir hırsla. Saatlerce arama boşa çıktı, ikisi de kızgın ve üzgündü. Ama Yıldıray pes etmedi, devam etti aramaya. Necdet ise yerine uzanıp uykuya daldı. Şafak sökmeye başlamıştı. Necdet birinin kendi kendinek konuştuğunu duydu, aldırmadı, Yıldıray’ın kafası bir şeye bozulmuştu anlaşılan. Tatlı derin uykuya dalacaktı ki Yıldıray onu bir eliyle şiddetli biçimde sallayarak uyandırdı: uyan Necdet, çok önemli bir konu var, konuşmalıyız. Elini çek hemen bak çok fena olacak. Yıldıray korkarak çekti elini: ya birader, dünya gerçekten mahvolacak, nükleer bombalar patlayacak, milyarlarca insan zehirlenmese bile açlıktan susuzluktan ölecek. En kısa sürede bir sığınak yapmalıyız. Rusya bir nükleer bomba attı mı işimiz biter, Amerika atar, o atar, bu atar, olmadı, güneş patlamaları olur, bu da olmasa dünyaya şehir büyüklüğünde meteor çarpar. Dünya iflas edecek. Acilen önlemlerimizi almayız.” “Sen neden zırvalıyorsun salim gibi sabahın köründe?” “Salim delirmedi. Adam sonuna kadar haklı. Ben uyandım. Senin de uyanman lazım.” Necdet’in uykusu hemen kaçtı, onun gözlerine dikkatle baktı, şeytan gibi bakıyordu Yıldıray: Sen yoksa kitabı mı bulup okudun mu?” “Evet. “O lanet kitabı hemen bana ver Yıldıray!” “Ölürüm de vermem!” Necdet, onun yakasına yapıştı. Ama Yıldıray pes etmiyordu. Necdet onu bıraktı. Akşama doğru Salim ve Muharrem geldi. Sırt çantaları doluydu ve ellerinde çantalar vardı, erzak getirmişlerdi. Muharrem’in yüzünde yara bere vardı. Ateş başında toplandılar. Sordu Necdet: “Ne oldu sana böyle?” “Birini patakladım biraz.” “Fena dayak yemişsin.” “Sen onları gör bir de. Beş kişiydiler.” Salim ve Yıldıray yiyecekleri çadırda yerleştiriyordu. Ateşte çay kaynıyordu. Necdet diğerlerine baktı, sonra alçak sesle şöyle dedi: Kitabı çok aradık ama bulamadık. O kitapta ne yazıyorsa ya da nasıl bir enerji taşıyorsa virüs gibi yayıyor o şeyi. Yıldıray kitabı bulup okumuş ve Salim’im dediği gibi şeyler zırvalıyor, şaştım kaldım. Yıldıray’ın kafası sağlamdır, nasıl etkilendi delirdi şaştım kaldım.” “Hadi ya? Şaka yapıyorsun!” “Yok; git konuş, şizofren olmuş Yıldıray da. Ya bunları doktora götürelim; ama gelmezler, en iyisi ikisini de bağlayıp jandarmaya haber verelim. Ormanı işgal ettiler, yangın çıkaracaklar, anlatalım bütün deliliklerini. Sakın çaktırma.” Diğerleri ateş başına geldi, çay olmuştu, herkes birer bardak aldı. Salim şöyle dedi: buraya gelmek tam eziyet, motosiklet alalım, ve motorun geçeceği kadar bir yol açalım, ağaçları kesmek lazım, motorlu testere şart. “İyi olur” dedi yıldıray. “Bir arazi motoru biliyorum, gidip çalabilirim, motorlu testere de biliyorum, onu da çalarım sorun değil. Villanın birinde görmüştüm. Tasalanmayın. Bu iş bende. Necdet ve Muharrem şaşkınlıkla birbirine bakarken Yıldıray kahkaha atıyordu. Salim: Ne gülüyorsun be, bunun nesi komik, hıyar!” Muharrem sigara yakıp kamp alanından uzaklaşırken yanında Yıldıray vardı, sohbet ediyorlardı, Yıldıray, “uykum geldi, yatayım” deyip yerine geçti, Necdet Muharrem’in yanında bitti. Muharrem: “Ya kafayı kırmış bu adam. Bu nasıl olur? Yıldıray fena zırvalıyor. Ok ve silah edinmemiz lazım, yiyeceklerimizi çalmaya gelenler olur diyor. Bir kilo patatesimi çalanı hiç düşünmeden vurup öldürürüm diyor. Kıtlık başlayacakmış. Geri zekalıya bak. Bir kilo patates için birini vurursan patates de yoksa beni vurup pişirip yersin.” Necdet güldü: “Bu adamlar çok tehlikeli olmadan burayı sessizce terk edelim sabaha karşı.” “Yok abim. Çok komik. Eğlence yeni başlıyor demek. Hemen gitmek yok. Kılımıza dokunamazlar, kafalarını keserim uyurlarken. Bence kitabı bulup yakalım. O zaman bunlar düzelir belki. Ama kitabı sen bulursan sakın okuma. Tek cümle bile. Yıldıraya dedim kitabı bulursan okuma diye; beni dinlemedi ve sapıttı. Sakın kitabı okuma!” “Asla okumam abim. Bulur bulmaz yakacağım.” Herkes yerinde, matların üstünde çadırın çevresinde uykuya dalmıştı.
Birkaç saat sonraydı. Muharrem Necdet’i uyandırdı: “Necdet abi, kalk. Uyan. Dünyanın sonu gelecek, sığınak yapma fikri en doğru olan. Aydınlandım sonunda, kavradığım, deli gibi hissettiğim ışığı senle paylaşmam şart. Heyecan doluyum, bunu sen de tadıp yaşamalısın. Kabe’ye gitmiş gelmiş hacı gibi sevinçliyim.” Necdet, ağır ağır kalktı ve ona hiç bakmadı, mat üstünde bağdaş kurdu. Başını usulca çevirip ona baktı morali bozuk biçimde, sessiz bakışı çok uzun sürdü: “Neyin var; yoksa kitabı mı okudun?” “Abi kitabı yakacaktım, bir anda merak bastı, açıp bir baktım. Dalıp gittim. Bir saat gitmiş, beni alıp götürdü kitap.” “Ne yaptın kitabı?” “Sakladım. Eşim, çocuklarım ve senin eşin çocukların kitabı okumalı.” “Çabuk yerini söyle?! O kitap hastalık yayıyor; yok edilmeli.” “Söylemem. Sen yanlış şeyler söylüyorsun.” “O zaman boğarım seni!” Necdet, bütün gücüyle onun boğazını sıkıyordu. Yıldıray kan ter içindeydi ve morarmaya başlamıştı. Necdet, aniden uyandı. Hepsi rüyaymış. Ayaklandı, Muharrem’in yattığı yere gitti, onu kontrol etti, iyiydi, diğerlerine de baktı, şeytana bakar gibiydi. Eline iri bir odun aldı. Odunu yanına alıp gidip yattı. Şafak söküyordu, Necdet doğru düzgün uyuyamamıştı, ateşi yaktı ve çay suyu koydu canlandırdığı ateşin üstüne. Muharrem, uyandı ve sigara yakıp geldi ateşin başına. Bir ağustos böceği ötüyordu, orman kuşları hareketlenmeye başlamış, ötüşüp daldan dala konuyordu neşeyle, bir baykuşun yorgun sesi duyuldu, bir çakal uludu. “Karımı, çocuklarımı çok özledim” dedi Muharrem, hem de delice. Artık onları hiç üzmem eve gidince, kendimi düzelteceğim. Ekmek paramın derdinde olacağım sadece. Çocuklar okusun güzel bir yere gelsin. Çok iyi oldu buraya gelmemiz, evden uzaklaşınca bambaşka açılardan gördüm hayatımı, kendimi. Molozun tekiyim ya. Düzelteceğim kendimi.” Necdet, alçak sesle: “Bunlar kafayı yedi; terk edelim burayı. Gizlice. Bizi esir filan alırlar. Bence can güvenliğimiz tehlikede.” Güldü: “Saçmalama, gerçek dostlar onlar.” “Berbat bir rüya gördüm, bu herifler sonumuzu getirecek bence.” “Korkma, ben varım yanında, biraz daha tadını çıkaralım; gideriz, kafana takma.”
Gece yarısıydı. Necdet aniden uyandı. Çadırın içi bunaltıcı olduğu için çevresinde mutlu ve huzurlu köpek yavruları gibi yuvalanıp yatıyorlardı epeydir. Eski halılardan mat yapmışlardı kendilerine. Herkesin yeri vardı; ama yer ara ara değişirdi. Üşüdüklerinde üstlerinde sofra bezi gibi ince örtüyü çekerlerdi. Necdet, kara bir gölge görüyordu, ne olduğunu başta çıkaramadı, büyük bir korkuya kapıldı, bu gölgeyi sonra Salim’e benzetti. Salim alçak sesle kendi kendine şöyle diyordu: “Kes şunun kafasını. Kes ve bitir işini!” Bu ses Salim’in sesiydi; ama tam değil. Ses on yaşında bir erkek çocuk sesi gibiydi. Şöyle diyordu: Derin uykuda, fırsatı değerlendir. Kurtul şu şeytandan!” Çocuk sesi aniden Salim’in gerçek sesine döndü ve şöyle dedi: “Neden kesecekmişim ki. İnsan gerçek dostlarının kafasını baltayla uçurmaz ki. Çeneni kapat ya da git başımdan!” O an Necdet fark etmediği baltayı fark etti. Salim’in bir elinde odunları, ağaç dallarını parçalamak için kullandığı ve ağzını çok iyi parlattığı küçük; ama ağzı büyük baltayı fark etti. “Mis gibi uyuyor, git usulca yaklaş. İndir gırtlağına bütün gücünle baltayı. Korkma. Tam harekete geçme zamanı. Haydi!” Salim, yüzünü onu şaşkınlık ve korkuyla seyreden Necdet’e dönünce Necdet hemen gözlerini kapadı ve kısık açtı. Çok karanlık ama yaz gecesinin aydınlığından seçiliyor ortam. “İnsan dostunu boğazlamaz. Israr etme.” “Ya hani az önce yapacaktın kesin. Konuştuk ya. Söz verdin bana. O dünyanın sonunun yaklaştığına inanmıyor. Şeytanın teki. Senin delirdiğini düşünüyor. Önce onu boğazla. Sonra Muharrem’in işini bitirirsin. Gömersin ikisini. Yıldıray’ın uykusu ağırdır. Top atsam duymaz. Bütün eşyalarını da gömersin. Bizi terk ettiler dersin.” “Tamam. Galiba haklısın. Ama bu gece olmaz. Yarın yaparım. Ceset taşımak ve gömmekle uğraşamam. Yorgunum.” İlerledi ve gidip yerine yattı. Osurdu. Necdet, dehşet içinde ayağa kalktı. Çok ötede, çadırın arka tarafında (50 metre, diğerlerinin konuşması uykuya dalmasını engellediği için) uyuyan Muharrem’in yanına gitti. “Uyan! Terk ediyoruz burayı!” Onu dürttü ve tekrar söyledi. “Abi çok tatlı uyuyorum, bölme, git başımdan.” dedi güçlükle. “Lan bu adam bizi kesecek! Uyan diyorum. Hemen terk ediyoruz burayı!” Muharrem küfür etti: “Kim kesecekmiş? “Salim iti!” Gözlerini açmadan söyledi: “Kimse kesemez bizi. Rahat ol. Git uyu abim. Ne olursun.” Necdet, can sıkıntısıyla yerine gitti. Oturdu. Sigara yaktı, hemen sonra öfke ve hırsla Salim’in yanına gitti. Salim baltasına sarılmış uyuyordu. Necdet birden ekip aldı baltayı. “Ne, ne, oluyor ya!? neyin var Necdet kardeşim?” “Ecdadını şey yaparım lan senin! Bir daha ben uyurken gelip başına dikilme. Sapık şerefsiz!” “Abi ne zırvalıyorsun. Ben yattığımdan beri hiç kalkmadım. Hayal ya da rüya görmüş olmalısın.” “Yalan atma! Gözümle gördüm seni.” Salim, yeminler ediyordu yattığı andan beri hiç kalkmadığına dair. Yalvarıp yakarırcasına konuşup masum olduğunu iddia ediyordu. Necdet ise düşüncelere dalmıştı. Ses edemedi. Kafası karıştı. Rüya mı görmüştü? Sessizce yerine gitti ve uzandı, baltayı tutuyordu tek eliyle. Düşüncelere daldı ve matını alıp çadırdan epey uzak bir noktaya, diğerlerinin onu kolay bulamayacağı noktaya ilerledi ormanda ve oraya matını serip uzandı. Ağaç dalları arasından yıldızları seyrederken sigara içiyordu.
Ertesi gündü. Necdet kamp alanına gitti. Ateş yanıyordu ve üstünde çay kaynıyordu, melamin tabakta doğranmış patatesler vardı. Necdet kendine çay aldı. Muharrem göründü. “Patates kızartması yer misin abim?” “Elbette. Çocukken hep yer ve asla bıkmazdık. O tadı şimdi alamıyorum ama.” “Nerde Salim ve Yıldıray?” “Dereye su almaya gittiler. Gece aranızda bir tartışma mı ne oldu ya. Adam kabus gördüğünü söylüyor. Adam uyuyormuş. Yanına gelip baltayı çekip elinden almışsın. Korkudan mahvolmuş, beni öldürecek diye düşünmüş. Sen iyi misin?” “İyiyim iyi. Ama kabus görmedim. Yalan atıyor. Doğru düzgün uyuyamadım. Şurada uzanayım. Dikkat et şu heriflere.” “Tamamdır” dedi, “patates olunca uyandırırım. Balta bende dursun. Bir sıkıntı çıkmasın abim.” Necdet, ona verdi baltayı. Necdet uykuya daldı. Birkaç saat uyudu ve uyanınca etrafta kimseyi göremedi, ateş yanıyordu hafif, tavada kızarmış patatesten aldı biraz ve ekmekle yedi, çay aldı kendine. Muharrem göründü, tuvaletini yapmış geliyordu, tuvalet için bir baraka yapmışlardı, kamp alanından epey uzakta. Yolu iyi bilmeseler kaybolurlardı, bazı çalı ve ağaç dallarını kırıp bez parçaları bağlamışlardı kaybolmamak için. “Muharrem burayı terk etmemiz lazım.” “Abi acele etme. Otobüs bileti için para biriktirmem lazım. Ayrıca eve eli boş dönemem. Çocuklara hanıma ufak tefek hediyeler almam şart. Biri kot pantolon çok istiyordu. En ufağı. Yani karımın karşısına serseri gibi çıkamam. Neredeydin ne halt ettin arayıp sormadın diyecek, hesap soracak.” Akşam yaklaşırken Muharrem kamp alanını terk edecekti, barda fedailik yapacaktı. Birkaç gün gelmeyecekti buraya. Necdet de onunla gitmeyi düşündü; ama yol sıkıntılı. Gidip gelmek dert. Muharrem hissetti onun yüzündeki sıkıntıyı: “Bak kafa dağıtmaya ihtiyacın var sanırım, Salim ve diğeriyle dalaşmanı istemem. Gel benle istersen. Barda takılırsın biraz. Dönersin.” Necdet onunla gitti. Barda takılmadı, kumsalda bankta oturdu ve gelip geçenleri izledi, çekirdek, mısır yedi ve sonra kamp alanına dönmek için kalktı. Ormanda saatlerce ilerlerken kan ter içinde kaldı. Evini, ailesini çok özlediğini hissetti ilk kez. Beş parası yoktu. Nihayet kamp alanına yaklaştı. “Kimdir yaklaşan?” diye bağırdı Yıldıray. “Benim ben Necdet.” Geldi ve onların yanına oturdu, ateşten uzak noktaya. “Karnın aç mı patates haşladım?” dedi Salim. “Dünyanın sonu geliyor mu, yarına ne dersin?” diye sordu Necdet. “Olabilir” dedi Salim, güldü. Gecenin ilerleyen saatleriydi. Necdet uyandı. Başında üç adam vardı. Muharrem, Salim ve Yıldıray. Uyan bakalım cesur adam. Zamanı geldi dedi salim, Muharrem’in elindeki baltayı aldı, Yıldıray’ın elinde iri bir ekmek bıçağı vardı. Ne oluyor beyler. Kitabı okumanın zamanı geldi dedi yıldıray. Necdet muharrem’e baktı: kardeşim sen de mi? Güzel abim, kitabı okudum, dünya tarihinde en güzel yazılmış kitap. Şimdi sen de kitabı okuyacaksın. Sana bir şans veriyorlar. Dediler keselim bitirelim işini. Kitabı okumaz. Yok dedim. Ona bir şans verelim. Okumazsa kesersiniz. Vallahi ben okudum kurtuluşu buldum. Sıra sende abim. Salim kitabı uzattı. İlk sayfadan başlasan iyi edersin. Bir cümle okur okumaz onlar gibi olacağından emindi. Okumazsa öldürülecekti. Karısına ailesine dönmeliydi. Bir dua okudu, kitabın büyüsüne kapışmamak için. Ayetel kürsi. El feneri ışığında ilk sayfayı okudu. Zihninde bir değişiklik olmadı. Dünyanın yok olacağına dair bir kitap değildi bu. Bir kirpinin tek katlı evin bahçesindeki gece gezintilerini anlatan bir çocuk kitabıydı bu. Gözlerini kaldırdı. Onlara baktı. Salim: bu kitabın büyüsüne kapılmış gibi durmuyor. Zihninde bomba patlamış gibi olması lazımdı, gözlerinden ışık saçmalıydı, heyecanlanmalıydı. Yok; bu adamda terslik var. Necdet hemen anladı ne yapması gerektiğini: “Yarın baltayla ormanda ağaçları keselim sığınak için. Bu işe acil başlamalıyız. Nutkum tutuldu tepki veremedim. Bu kitabı çocuklarım da okumalı.” Üç adam gülmeye başladı. Salim: “Bu korku hikayesi tamamen Muharrem’in zekasının ürünü. Necdet abiyi öyle işletelim ki asla unutamazsın dedi. Oyun oynadık sana.” Çok eğlenceli bir sohbet başladı aralarında.
Necdet ve Muharrem bar sahibinin annesinin villasında ek bir yapının inşaatında çalışmaya başladı. 15 gün sürdü iş. Villanın bahçesindeki kulübede yattılar. Ormana hiç gitmediler. Parayı aldılar ve ormandaki kamp alanına döndüler. Dostları Salim ve Yıldıray’a bir sürü erzak almışlardı. Son geceleriydi. Uzun uzun sohbet edip çay kahve içtiler. Ertesi gün öğle vakti otobüse bineceklerdi, erkenden uyanıp dostlarıyla vedalaşmaya geçtiler, birbirlerine sımsıkı sarıldılar ve ağlayarak terk ettiler orayı. Muharrem sabırsızdı, bir an önce eve varmak istiyordu otobüse binerken. Villa sahibi yaşlı kadının telefonundan karısını aramış, en ufak kızının komşunun tarlasında çalışmaya giderken traktörden düşüp bir ayağını kırmıştı. Bir an önce kızına kavuşmak için atıyordu kalbi. Otobüs terminalden ayrıldı. Necdet sordu: “Şu değerli saati nereye sakladın?” “Sorma abi. Geç onu; unut!” “Nedenmiş? Nasıl sormam; saatim nerde lan?!” “Şu yamaçta hurdaya dönen antika araç var ya. Onun sahibine vermiştim saati. Gerçek mi değil mi diye baktıracaktı. Evi terk etmiş. Köyde yok. Karısıyla konuştum. Saati satıp karı kızla kumarda yemiş parayı. Öyle dedi telefonda. Adi köpek kandırdı beni ya. Aracı bana emanet vermeye yanaşmıyordu, saatten söz ettim, aracı veririm dedi deposu dolu, saati ver bir baktırayım gerçek mi değeri nedir dedi. Beni yolar dile hiç düşünmedim. Dürüst biriydi… Otelde kalıyormuş son parasıyla, karısı aramış, yabancı bir kadın açmış telefonu. Yarım yamalak Türkçesiyle adamın yediği haltları anlatmış. Parti verip durmuş. Çok üzgünüm Necdet abi. Yapacak bir şey yok. Alın teriyle kazanılan saat değildi. Haydan gelen huya gider derler.” “Onu satıp ailem için neler neler alacaktım.” “Takma kafana abim. Alırsın hepsini. Şansın yerinde. Yasin başka saat ya da başka değerli şeyler verir sana. Merak etme.”