"Yarınlar, hep yarınlar... İnsanlık, sonsuza dek ertelenmiş bir başlangıç olarak kalacak sanırım." - Samuel Beckett"

Kaçiş; James Brown 19

yazı resim

“Biri vardı” dedi Songül “nişanlanacaktım nerdeyse.” “Kim; anlat, durumları nasıl?” “Felaket kötü. Lağım fareleri gibi sürünüyorlar ama muhteşem parıltıları var.” “Fakiri kapımın önüne koymam, kapımın önünden geçmesin, selam bile vermesin dersin, döndün mü?” Songül, hafif güldü. “Bu başka canım. Her şey iyiydi; ama olmadı. İstediklerimi yaparsa olacaktı. “Ailen mi bozdu işi?” “Onlara ne, bu benim kararım. Kurtulacaktım buralardan. Kamyon şoförü olacak, 25 yaşında. Ehliyet alması lazım. Bir bakışta beğeneceğin biri değil. İdare eder biri. Ama iyi biri. Adı Gitme.” “Duyduğum en ilginç isim. Gitme ha, soyadı da ‘Kal’ olsaydı, ‘Gitme Kal’ süper olurdu.” Uzun bir süre güldüler. “Yıllardır benim gibi birisini arıyormuş annesi.” “Hacı anneden ne haber?” dedi gülerek, Isırırım dişlerim ensesini su gibi içer püskürtürüm omurgasını!” Songül, çocuk gibi güldü: “Hayatta son görmek isteyeceğim kişi Hacı Anne.” “Nasıl gidiyor el alıştırması?” “Vallahi annem çok hızlandığım söyledi. Lezzeti de iyiymiş. Yaz geline kadar ustalaşırım lahana sarma işinde.”

Songül, komşusunun yardım istemesiyle uzak bir köye yardıma gitmişti, tarlada çok iş vardı, Gitme’yle iş sırasında tanışmıştı, Gitme kız kardeşiyle gelmişti yardıma. Çarçabuk kaynaştı cılız kızla Songül. Onun ezik yanını yanık bakan kara bakışını sevmişti, sessiz ve gayretli çalışmasını. Diğer kızlar kadınlar Songül’ün şaka ve esprilerini algılayamıyor ya da onu tımarhanelik tip olarak görüyordu, “aman bulaşmayalım”, ama cılız kız ve abisi gülüyor ve ona ortaklık ediyordu, sanki dost, çete olmuşlar gibi. Geçen günler sonunda dost olmuşlardı. Cılız kız Mesude, ne kadar zorlanırsa zorlansın iradeliydi, şaşmazdı iradesi, kaytarmaz, sapmaz, şaşırmaz ve sakince hedefini bitirmeye yönelirdi, pek de konuşmazdı, Songül ondaki bu ulu özelliklere hayran kalmıştı. Ayrıca Mesude ona iş konusunda rehber oluyor, arada ona bir iki laf diyor, gülümsüyordu, kıkır kıkır gülmeden edemiyordu, Songül ise onu neden güldüğünü bilemiyor; ama onun gülüşünden mutlu oluyordu, işe çok konsantre olmuş ve bu yüzden yüzü hiç gülmez Mesude’nin gülmesi büyüleyici geliyordu ona. Songül çok sevmişti onu, tozlu, yemyeşil mısır tarlasında mısır söküyorlardı ve birbirlerinden güç alıyorlardı arada ettikleri kısacık sohbetlerle. Kalın, boylarını kat kat aşan mısır sapları arasına gömülmüşlerdi. Ayıklanan mısırlar çuvallara atılıyordu. Bunlar pazarda satılacaktı ya da tüccara verilecek, başka şehirlerde satılacaktı, sahillerde ya da başka işletmelere. Mısır sapları arasında bazen birbirlerini kaybediyorlardı. Songül, onun ensesine vurup kaçıyor, saklanıyordu. Güneş yer yer kızgındı ve mısırların arasından onlara ulaşıyordu yer yer, çalışmak sıkıcı olabiliyordu, Mesude su alıp geldiğinde ilk Songül’e uzatmıştı bardağı “içer misin?” Diğerleri sormazdı. Mesude sarılası öpülesi bir kızdı ve diğerlerinden farkını hemen belli ediyordu, içi çok onaylamıştı onu. Çok zarif, etkili ve tatlı bir şey saçıyordu. “Sen fark etmiyorlar; ama çok güçlü bir ışık saçıyorsun!” demişti Songül ona. Mesude, bir paket çikolata ya da devasa bir buket çiçek almış gibi ya dünyayı ona vermişsin gibi duygulanıp sevinmişti. Benzersiz bir akım almıştı bu sözlerden. Kimse ona böyle sözler söylememişti. Hep o sözleri düşünüyor ve Songül’e göz atıyordu sempatiyle, çocuk gibi seviniyor, hep aynı şeyi düşünüyordu. Mesude, sessiz bir yumruk gibi bir kızdı, çalışkandı, herkes onu severdi, kimseyle yakın temasa, dostluğa girmez, gerektiği kadar konuşurdu. Ama Songül o tavrını yerle bir etmişti. Ona engel olmayı beceremiyor ve istemiyordu, ona kapılmak içinde baskıladığı genç kıza yol veriyordu adeta, o çılgına uymak, deli deli düşüncelerini ya da sıradan sözlerini dinlemek eğlenceliydi. Mesude, onu eve oturmaya ya da yemek yemeye davet etti günün birinde: “Annem çok güzel yemekler yapar.” Abisi de onu desteklemişti.

Tek katlı ev çok eskiydi, ahşap evin bir kısmı sonradan tuğladan yapılmış ve içi dışı sıvasızdı, döşeme yoktu yerde, eski püskü leş gibi kilimler serilmişti, duvardaki ocak kocaman ve simsiyahtı, olduğu yer, ev duman is kokuyordu. 55 yaşlarında bir kadın ocak yanına oturmuş katmer pişiriyordu saç üstünde. Ön iki dişi vardı sadece. Songül onu selamlayınca kadın kollarını açmıştı, sarıldılar. Konuk, sadece iki dişi kalmış yüzü buıruş buruş kadına bir efsaneye bakar gibi bakıyordu. Gülünç gözüküyordu kadın, çok da tatlı. Kadın gerçek yaşından fazla gösteriyordu, bir ayağı topladı fazla iş yapamadığından dert yandı, bir de nene vardı, 80 yaşında olmalı, o da genelde oturur, titrek biçimde bastonuyla kapıya zor giderdi,

İki arızalı, soğuk metal bakışlı kız vardı. Biri 20 diğeri 18 yaşında. Sürekli sigara içip izmaritleri de yere atıyorlardı, zihinlerinde doğuştan bir arıza olmadığı şeytan gibi Songül’ü gözden geçirdiklerinden belliydi, Songül korktu onlardan, “tam pataklamam gereken insanlar” diye düşündü, “hoş geldin demediler!” Hiç haz etmedi, durduk yere kavga çıkarmaktan hoşlanan kabadayı tiplere benziyorlardı. İş güç yaptıkları yoktu, çok sessizdiler, en çok kendi aralarında konuşuyorlardı; ama Songül çarçabuk onların kilidini açmayı başarıp onları güldürmüştü. Birinin ona sırıtmasından, diğerinin de mavi eteğine hayranlıkla baktığından ilham almış, onlara dostça sokulup bir şeyler anlatmaya başlamıştı. Songül’ün büyük umutları olmasa bile bir umudu vardı, bu eve gelin gelmek hiç cazip görünmemişti gözüne. Ama başta şöyle düşünmüştü: “Bahçıvan bir gülün bin dikenine katlanır.” Pek uzun sürmedi bu düşünce. O iki kız asi, tembel, buyurgan, hizmet bekleyen tipler, “görümcelerim lanet, kesin dövüş çıkar, döver atarım bunları evden. Ya hırsımı kocamdan çıkarırım artık.” Annenin topallığı acı verici, iş gücü çok sınırlı. Titrek ve hayalet gibi bakan ve hizmet bekleyen nene var, onun da desteğe yardıma ihtiyacı var. “Bu evin güçlü bir devrime dönüşüme ihtiyacı vardı, “belki hallederim başarırım ya da basar giderim en çok yıldığım anda” diye düşündü.

Sonra yine gitti eve Songül. Anne soğan kavurmuştu. Kuru soğanı zeytinyağıyla kavurmuştu. Hepsi bu. Ekmek, çay, baharat filan yok. Yemeye başladı ve tadını çok beğendi. Çay neden yok, iki deli bakışlı kızın elinde çay bardakları var, neden bana getirmediler? Sonra çayın bittiğini anladı.

Bir daha gitti o eve. Bu kez patates haşlaması vardı yemekte. Evin bahçe yapılacak alanı var; ama uğraşan yok. Öyle ya da böyle güçlü bir hayat sevinci, hayatta kalma içgüdüsü çok güçlüydü bu evde. İçindekilerden her şeyden hissediliyordu. Perişandılar; ama güç vardı, ağlayıp sızlamıyorlardı. Gülmeleri güçlü ve parlaktı. Neşeye gelince iyisinden veriyorlardı karşı tarafa. Makara yapmasını iyi biliyorlardı. Sefaletlerini görmezden geliyorlar, buna hiç takılmayıp birbirlerine güç veriyorlardı. Annelerinde dini söylemler, sıkıntıya sabırla inançla katlanmak gibi bakış açıları güçlüydü ama diğerleri uçuktu bu konuda. Songül, eve yiyecek bir şeyler getirmeye başladı. Patates domates gibi. Yazlık sebzeler işte. Gitme şöyle diyordu: “Koşullar gözüne hoş görünmeyebilir ama geçici. Ehliyet alınca işe başlayacağım. Uluslar arası tır şoförü olacağım. Engeller zorluklar aşılır yeter ki insan azimli olsun.” Songül bu sözlere destekleyen bir gülümsemeyle yanıt verdi: “Dilerim.” Tuhaf iki kız kardeşi sürekli içmekten o hale gelmiş. Biyonik insan gibi olmuşlardı. Aslında normaldiler. İçmeyi bırakmışlar. Gerçeklere uyum sürecinde zorlanıyorlarmış. En basit zorlanmada içmek istiyorlarmış. Songül hepsini ayrı ayrı sevip bağrına basmıştı, sonsuza dek bu evde yaşasam ve ne çekiyorlarsa ben de onlarla çeksem, ne savaş veriyorlarsa ben de onlarla savaşsam, ne kaybediyorlarsa ben de onlarla kaybetsem diye düşüncelere, bir iyiliğe savrulmuştu. Ama olacak şey değildi bu. Onu bir yönü, kendi hayatı, idealleri vardı. Songül “o eve bir daha gitmesem iyi olacak” diye düşünmüştü; ama oradakilerle her biriyle güzel bir bağlantı kurmuştu, Gitme’yle de bir şey olacağı yoktu, çünkü kaybeden bir takımda, küme düşen bir takımda kim olmak ister. Birçok kız abartacak olursak Nba (enbiey,) gibi bir aileye gelin gitmek ister. En basit ve sıradan olana da razıdır acı çektirmeyeceklerse. Başta cazip görünen Gitme’yi yuva kurma işi olacak gibi görünmemeye başladı, onu ustalıkla avutup; “Kamyon ya da tır şoförü kocayı bekleyememen evde kuş gibi” diyordu, “Sıkılırım, kafayı yerim.” Makaraya vurmuştu işi. “Görümcelerin sana yardımcı olur, yalnızlık hissetmezsin.” “Onların kafasının etini yerim; daralırlar. Birlikte alem yapmaya kalkarsak biteriz.” Güldü Gitme: “Sırt sırta verirsiniz bence. Birlikten güç doğar, seni çok seviyorlar.” “Seviyorlar biliyorum; ama bu eve gelin gelsem evi çekip çeviren olacağım, sevmek başka, iş yapmak başka. Nene sabahın köründe uyanıyor, ona kahvaltı veren yokmuş, bir kuru ekmek alabiliyorsa yermiş namaz kılarmış. Hani nerde ona sıcak çay ya da süt peynir filan verecek olan. Görümcelerim dana gibi uyuyormuş öğlene kadar. Olmaz böyle! Ben öğlene kadar hiç uyumam, hadi gelin evin arkasını güzel bir bahçe yapalım desem çalışırlar mı, kaytarırlar, ve tepem atar, canlarına ot tıkarım! Sen uzaklarda bir tır sürersin; ama seni arar gaza getirirler, evde terör estiriyor derler, gelirsin tartışmaya başlarız, ne bağırıyorsun büyütme dersin, kız kardeşlerine arka çıkarsın; burasını Nazi çalışma kampına çevirmene lüzum yok, biraz sakin ol dersin. Ama o zaman ayaklarına sıkarım bak! Ya da elime ne geçirirsem kafana atarım.” “Öğretirsin yumuşak biçimde.” “Ben bunlara disiplini öğretene kadar anam ağlar. Dayanamaz dalarım parçalarım! Ne zaman, bir şey derim güzelce; kötü kötü konuşurlar ya da dalgaya başlarlar; kesin kaplan gibi dalar parçalarım.”

İlişkileri sağlam, sonsuz bir dostluğa kaymaya başlamıştı. Yaşama bakışları, fikir ayrılıkları vardı. Sonra Gitme tarlada yardım eden kızların en güzeli; ama en ot, en ürkek olanıyla ilgili şeyler anlatmaya başladı, Songül’e onunla ilgili ya da başka şeylerle ilgili kalbini içini açıyor, Songül de zekasıyla ona bir şeyler söylüyor, akıl ve fikir verip onun zihnini içini açıyordu, şakalarla, ona kız tavlama taktikleri veriyordu, aralarındaki şey güzel, eğlenceli ve sarsılmaz bir kankalığa dönmüştü.

O sıkıntıyla büyülü evdeydi yine Songül. Efsane içtenliği ve gülümsemesiyle evin annesi onu bu kez daha sıcak karşıladı, “canım kızım! Sen bizden oldun, bizle kal gitme hiçbir yere” diyordu ona şakayla. “Senin için neler neler yaptım!” diyordu, kıymalı patates, pilav pişirmişti, yoğurt, salata, katmer vardı. Çok mutluydu, Songül onu ilk kez böyle mutlu görüyordu. Ona ve diğerlerine ufak tefek hediyeler almıştı. Çorap, toka, bisküvi gibi şeyler… köy köy gezen seyyar satıcıdan almıştı. Çaydanlık, leğen, yumurta tavası. Diğer kızlar kadınlar da para katmıştı. Kadın dünyayı satın almış gibi sevindi, sevinçten ağladı. Ona kimsenin böyle hediyeler getirmediğini söyledi. O sürekli sigara içen iki kız da çok sevinmişti, “sen bizim kardeşimizin artık! Sensiz olamayız” diyorlardı, birkaç gündür evde iş yapmaya başlamışlar. Hastaneye gideceklermiş kontrole, içkiyi bırakmak için bir süre yatmışlar hastanede, kurtulacaklarmış, faydalı işler yapacaklarmış. Yanlış arkadaşlara uymuşlar yoldan çıkmışlar. “Bunlar da kendilerini bir kurtarsa” diye söyledi anneleri, “Evlilik bir kızın ya hayatını karartır ya da aydınlatır. Çok dua ediyorum akılı uslu olsunlar ve namuslu düzgün adamların eline düşsünler.” Tabi kızlar evlenmeyi düşünmüyor: “Ne evlenmesi, çalışacağız!” Diyorlar. Diyorlar ama buralarda bu evde neler çektiklerini tek kendileri bilirdi, düşünüp dururlardı, kaderim geleceğim ne olacak, tarlalarda çalışarak iyi bir gelecek sahibi olmayacağım, şehre gitsem, gitsek… Cesaretleri yok. Anne izin vermez. Gittik diyelim iş bulabilecek miyim, görücü usulü evlendim diyelim, nasıl bir adamla yuva kuracağım. Beni boyunduruk altına alır kesin, başlarda cici gözükür, çalışmaz etmezse, dayakçı biriyse. Endişeleri yıllar içinde geçerken pıırl pırıl gençlik enerjileri, heyecan ve kaprisleri ve şımarıklıkları işe boğulmak istenir. Diyelim ki sevdikleriyle evlendiler, adam sonradan yan çizerse…ne olacak? Adam çalışmayı sevmeyen biriyse evin yükünü çekmek zorunda kalırsın ya da boşanırsın, çocuklar vardır dört beş tane, onlara bakacağım derken ömrün çürür. Bakış açıları şöyle der kimi zaman: Ya ben önce bu cehennem evden çıkayım da. Kazandığım para eve gidiyor masraflara. Ayrı eve çıksam para biriktiririm. Önce bu cehennemi terk etmeliyim. Gerisi kolaydır. Şehirde çalışana iş çok. Üstelik tarım işçiliği kadar zor olmayan ne çok iş vardır. Ama kendileri de bu düşüncelere inanacak kadar cesur değillerdir. Kasabada tanıştığı sağlam görünen dul bir kadınla, evinde takıla takıla içmeye başlamışlar, alkolik olmuşlardı. O atılım yapmakla ilgili fikirleri de dul kadından alıyorlardı, sonra kadının bir erkek dostu kız kardeşlere sulanıp taciz etmeye kalktı evde, ikisi içkili adamı pata küte dövdü, ev sahibi kadın adamı kurtarmak istedi, o da dayaktan payına düşeni aldı, kızlar çok kızgındı. O kadınla irtibatı kestiler bu olayla.

Ateş sönmek üzereydi, Songül içinde kalan patates ve diğer sebzeleri tabağa koydu, içeri gidecekti, durdu, tabağı ters duran eski tenekenin üstüne koydu, sigara yaktı. Sigarası bitene kadar konuştu. Sonra birbirlerine sarıldılar. Zeynep oradan cennetten çıkar gibi mutlu ayrıldı, karanlık yolda soğuk akşamda adımları hızlıydı.

KİTAP İZLERİ

İnce Memed 1

Yaşar Kemal

Toroslar'dan Yükselen Bir İsyan Ağıtı: İnce Memed Yaşar Kemal'in edebi evreninin temel taşı ve şüphesiz en bilinen eseri olan "İnce Memed", ilk kez 1955'te okuyucuyla
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön