"Bugün 6 Mayıs 2026, saat 03:00 mü? Demek ki insanlar hala uykuda, ve ben hala haklıyım." – Samuel Beckett"

Kaçiş; James Brown 18

İki arkadaşın samimi anları... Zeynep ve Songül, soğuk bir akşamda ahşap kulübede ateş yakıp patates közlerken geçmişi konuşuyorlar. Espri ve hafif iğnelemelerle dolu sohbetleri, dostluklarının derinliğini ve paylaştıkları anıların değerini gösteriyor. Eski ahşap kokan kulübede yanan ateş, hem bedenlerini hem de arkadaşlıklarını ısıtıyor.

yazı resim

Sonra. Hava henüz kararmıştı. Zeynep Songül’ün evindeydi, odada kız kıza muhabbet ettikten sonra salondaki sobada bir süre ısındılar, içlerinde birlikte vakit geçirmenin ateşi sönmemişlerdi. Songül’ün aklına bir fikir geldi. Kapı önüne çıktılar. Evin önündeki ahşap bir kulübe vardı ama duvarların üst kısımları açıktı, burası konserve ve yufka açmak gibi işler içini kullanılırdı. Eskimiş ahşap kokan tarihi kulübede çok zaman geçirmişlerdi. Orada ocak vardı. Tahta parçalarıyla ocağı yaktılar. Patates, havuç, soğan közlemek fikri iyiydi, yemeğe başladıklarında ufak ufak sohbet ediyorlardı. “Son durumlar nasıl evde?” dedi ama aslında “yediğin muhteşem dayaktan söz etsene?” demek istiyordu, bu ona çok komik geliyordu çünkü. Dostu gücenmesin kızmasın diye ses etmiyordu. “Her şey normale döndü. Kısa sürdü; ama müthiş bir kariyerdi.” Zeynep, kahkaha patlattı: “Kariyer ha? Harbi çok çılgınsın sen. Ben tek başıma; asla böyle şeyler düşünemem ve insanların karşısında oynayamam.” “Çare arayışı işte. Böyle şeyler denememe yol açtı. Kabul; fazla çılgındı. Belki de fazla hızlı gittim. Uçuk kaçık gittim. Süper eğlenceliydi. Beni ezenleri keriz yerine koymak. Ama son hüsran ama. Ben bunu bir başarısızlık olarak değil; bir muazzam deneyim olarak görüyorum. Her neyse, başka ama çılgın olmayan bir yol bulmalı.” Acizliğini nasıl da asil resmediyordu. Yine güldü Zeynep. “Bunu nesi komik! Bak gülme patatesi yersin kafana!” Songül, başka bir konuya daldı, kasabada yeni tanıştığı, çok sevdiği dostunun evine gitmişti, ev malikane gibiydi, aile çok zengindi, kapıya çok güzel, süslü olgun bir kadın bakmıştı. “Kimi aradın?” diye sordu, sanki hırsız bir hizmetçiye diyordu, ya da lağım kokan biri kapıya gelmişti sanki. “Ne?” dedi Songül, anlayamadı, Kadın jet gibi hızlı konuşuyordu. “Sağır mısın?!” dedi, “neden kapıyı çaldın ne var?!” Sanki çok aşağılık biriyle konuşur gibiydi. “Sakin olun lütfen. Eve haciz işlemi yaptırmak için gelmedim. Ya da içerdeki üç cesedi taşımak için de gelmedim.” “Uzun etme; kapımı neden çaldın, neden beni meşgul ediyorsun?!” Songül; “herhalde ruh hastası?” diye düşünüp ses etmeden gidecekti. Şaşkındı, bakakaldı. Kadın ise cevap hemen gelmediği için onu boğacakmış gibi iki elini açıp havaya kaldırdı. “Ya dur anne; neler oluyor?” dedi bir genç adam geldi içerden, çok güzel görünüyordu, mavi gözler, simsiyah saçlar, uzun boylu. At gibi biriydi. Songül, hemen etkilendi. “Anne, çekil şuradan. Ben hallederim.” Kadın çekilmedi. Genç adam onu tutup arkaya çekti gülerek. “Anne kim o?” dedi genç kız, içerden bağırdı. “Birini mi aradınız?” dedi genç adam. “Evet; Hande’yi soracaktım.” İçerden Hande koşarak geldi kapıya ve ona sarıldı. İçeri geçtiler. “Anne bu yeni arkadaşım Songül.” “A öyle mi, kızım neden kendini ifade etmedin. Madde bağılısı ya da dilenci sandım seni.” “İyi bir kadın” diye düşündü Songül.

Songül, eve sık sık gitmeye başladı ve Hande evde olmadığında abisi Sercan onu içeri davet ediyor, muhabbet ediyorlardı. Sercan kızları peşinden sürükleyen biriydi. Ama onlarla ilgilenmezdi, sürekli kitap okurdu, o güzel kızlar ona aptal gibi görünürdü. Öte yandan giyimine kuşamına dikkat etmeyen, saçları berbat görünen Songül vardı ve bu kız mizahla zeka saçıyordu, taklit yeteneğiyle. Ondan delice hoşlanmaya başlamıştı. Songül’ün fiziksel görüntüsü umurunda değildi. Onu çok ilginç, çekici buluyordu. Anne bunu fark edince bir seferinde şöyle dedi öfkesini gizlemeye çalışarak: “Oğlumdan uzak dursan iyi edersin.” Songül, buna çok içerlemişti. Ama Hande’yle irtibatı kesmemişti. Ama kadın Songül eve gelmesin diye öyle bir surat yapıyordu ki. Songül, pes etmedi. Kadın oğlunu güldüren genç kıza gıcık kapmaya başlamıştı, günün birinde Songül kadının taklidini yaptı, Hande ve Sercan gülmekten ölüyordu, mutfakta yemek yapan anne kulak misafiri oldu olanlara. Onu yolcu ederken; “buraya bir daha adımını atmasan iyi edersin, taklidimi iğrenç yaptın” dedi. Aslında o da taklidi çok beğenmişti; ama oğlu Songül’le dostluk ötesi ciddi bir ilişkiye savrulmasın diye onu bilerek kırmıştı. Yıkılmıştı Songül; ama kadını haklı buluyordu. Hande de arayıp sormuyordu, Sercan’dan da ses çıkmıyordu, sonra Sercan’ın yurt dışına üniversiteye gittiğini duydu, Hande de şehirden ayrılmıştı. Songül, kasabada onu gördü, karşıdan geliyordu; yolunu değiştirecekti nerdeyse. Kadın hemen yanaşıp; “ah güzel yavrum nasılsın?! Çok iyi gördüm seni. Müthiş taklitlere devam mı?” Güldü. Şaşırdı Songül. “Devam” dedi soğuk biçimde. “Hata yaptığımı sonradan fark ettim. Bir ara kırdım seni. Oğlanın aklı bir karış havadaydı. Seni hep sevdim; ailen olunca onları korumak istersin. Çok etkileyici biri olduğunu unutma sakın!” Kollarını açtı. Sarıldılar.

KİTAP İZLERİ

Başka Yollar

Enis Batur

Enis Batur'un Zihin Labirentinde Bir Gezinti Türk edebiyatının en üretken ve sınır tanımayan kalemlerinden Enis Batur, okurunu bir kez daha kendi zihin coğrafyasının dolambaçlı patikalarında
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön