"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

Kaçiş; James Brown 22

yazı resim

Sabah Necdet ahşap evin yatak odasında uyandığında bunun bir rüya olduğunu düşündü, kırsalda takıldığı yerde olacağını düşünerek gözlerini açtığında. Yan tarafına döndüğünde o beyaz kadın bebek gibi uyuyordu. Çırılçıplaktı. Memelerine baktı. Karnına ve cinsel organıma. Gözlerine inanamıyordu, bu rüya değildi. Saat aklına geldi ve hemen ceplerini yoklamaya başladı, “çaldı orospu!” diye düşündü. Kadının boğazına sarılacaktı iki eliyle ve birden aklına geldi saati Muharrem’e verdiği. Ve Necdet başını yastığa koydu, kadın ona sırtını dönmüştü, kadına sarıldı: “Yasin gelmeden kalksak iyi olur. Özellikle ben toz olsam iyi olur.” Kadın şöyle dedi; “Dikmişim Yasin’i, uyu sen. O benim sevgilim değil ki.” Vakit öğleye yaklaşıyordu, Necdet uyandı, mutfaktan kahvaltı kokularıyla neşeli bir kadının sesi geliyordu, şarkı söylüyordu. Necdet yataktan çıktı, sigara yaktı ve üstünü giydi, hemen mutfağa geçti. Kadın kırmızı mutfak önlüğünü takmış ama çıplak, güzel kıçı meydandaydı. Necdet güldü; “bak hele şunu haline.” “Ne varmış halimde? Güzel değil miyim?” dedi Jale gülerek, Necdet, delirmiş gibi hücum etti, kadın “yapma” diyor gülüyordu, tekrar cinsel ilişkiye girdiler ayakta. En son kadının yüzünü kendine çevirmişti, böyle iyiydi, onun tatlı gözlerine memelerine bakarak ve birçok eşya yere düşüp kırıldı. Çok kısa ama vahşiydi.

Necdet, genç kadınla o evde iki gün daha geçirdi, canı çektikçe de sevişti. Üçüncü günün sabahıydı, kadın Necdet’i uyandırdı; Yasin gelip beni otobüs terminaline bırakacak, toparlanıp gitsen iyi olacak.”

Necdet nerdeyse ağlayacak gibi üzgün çıktı yataktan: “Seni bir daha görebilecek miyim?” “Bilmem; numaranı verirsin, ararım. Belki yine gelirim buraya.”

Kahvaltı ediyorlardı, kadın Yasin’le üniversite tanıştığından söz etti, turistik ya da eğlence mekanlarında dansçılık yaptığından, maddi durumunun iyi olduğundan, eğlenceli ve serüven gibi yaşamayı sevdiğinden. Yasin’le üniversite yıllarında çok iyi dost olduklarından, mezun olunca mutlaka senin köyüne gelirim deyip dururdu, sonunda davet üzerine gelmişti. Yiyip içip güzel vakit geçirmişlerdi, dertleşmişlerdi, birbirine moral vermişlerdi, herkesle yatmadığından, onda bir saflık gördüğü için yaptığından söz etti. Onda gerçekten saf bir köylü, çok iyi kalpli utangaç bir adam görmüştü. Necdet onu kucaklayıp evden çıktı, kaç zamandır banyo yapmamıştı ama kadın şikayet etmişti ve evde banyo yapmıştı.

Necdet dirilmişti. Unuttuğu erkek dürtüleriyle şimdi yaşamda başaramayacağı iş yoktu. Kendini bulmuş, kendine gelmişti. Oradan uzaklaşıp köyü yukarından gören ulu çınar ağacının altına geldi, sıcaktı ama ağacın altı çok güzel serinlik içindeydi, kuş sesleri vardı ve kirli kilimin üstüne uzandı, ahşap evde güzel kadınla geçirdiği günlerden sonra buraya düşmek, mahkum olmak cennetten kovulmak gibi kötü bir histi; ama gerçeklerle baş başaydı ve çözmesi gereken sorunlar vardı, azimle onların üstesinden gelecek güçte hissediyordu kendini. Akşam oldu, gelen giden yoktu dostlarından. Kasabaya uğradı, kahvehanede birkaç dostuyla muhabbet edip çay içti. Biri yemek ısmarladı, döner, onu yedi ama doymadı. Yasin’in söylediklerini düşünüp durdu. Sonra mekanına çıktı geldi. Ateş yakıp ısındı, karnı acıkmıştı, aniden ağacın dalına asılı poşeti fark etti, dostlardan biri bırakmış olmalıydı, poşeti alıp içine baktı, üç bazlama ekmek, beş altı domates, biraz biber ve üç soğan vardı. Bir ufak poşet zeytin ve tuz. Kim bırakmışsa ne iyi etmişti. Hemen yemeye koydu yiyecekleri. Karnı doymuştu, plastik bidonu ağzına dayayıp su içti, sigara yaktı. Düşüncelere daldı, Yasin’in ondan isteyeceği iyilik neydi? Şu vereceği tarla? Gidip tarlaya bakmak istedi. Gece pek bir şey göremezdi; ama maksat gezip kafa dağıtmaktı, zaten karnı şişmişti ve buralarda gece gezmekten müthiş zevk alırdı. O tarlanın yanından geçerken, “burası benim olsa ne güzel işler çıkarırım” diye düşünürdü. Arazi yamaçtaydı, çok taşlıydı; ama küçük kısmı taşsız, temizdi. Taşları temizlerse ekin ekebilirdi. Aslında buraya traktör de girerdi; ama devrilmesi muhtemeldi. Zengin aile kenarda uzakta kalmış taşlı tarlayla hiç uğramamıştı. Çok eski yıllarda birileri ekerdi tarlayı. Tarlanın bazı kısımları, özellikle kenar boyları incir ve erik ağaçlarıyla doluydu, başka çeşit birçok ağaç vardı burada. Bir kısmında sadece ağaçlar vardı, çeşitli meyve ağaçları devasaydı. Arazinin sınır çizgileri dizi dizi incir ağaçlarıyla belliydi, buradan geçtiği kimi zamanlar, yaz ayları ve sonlarında doğru dalları incir dolu ağaçlardan çok incir yemişti, patlıcan inciri türü incir çok lezzetliydi. Hatta on kova toplayıp eve getirmişti karısı reçel yapsın diye. Toplayan yoktu inciri. Olgunlaşınca ya kuşlar kargalar yer ya da bilen birileri gelir ihtiyacı kadar toplar giderdi. Arazinin kimi yerinde asırlık devasa orman ağaçları vardı, bunlar gölgesi için dikilmiş olmalıydı, ya da kerestesi için. Dağın yamacındaki arazi köyü görürdü ve manzarası kusursuzdu. Necdet, yokuş yolu nefes nefese çıktı ve arazinin olduğu dar yola saptı ve gece gölgeleri içindeki araziye iştahla baktı, görebildiği kadar araziyi otlar, ağaççıklar ve dikenlikler sarmıştı, incir ağaçları sarmaşıklar ve dikenli bitkiler içindeydi. Böğürtlen ağaçları sarmıştı araziyi. Onları kazıyıp atmak şarttı. Araziye girmek, incir alabilmek için iki üç adım atmak imkansızdı. Yıllardır el ayak girmeyince böyle oluyordu işte. Burada yapılacak çok iş vardı. Arazinin sahibi değildi ama sahibi gibi hissediyordu, servet değerindeki saati verdiğine göre gözden çıkarılmış taşlı araziyi de verirdi herhalde, şu yapmasını istediği iyilik neyse yapardı da. Hayalinde araziyi dikenlerden temizlenmiş biçimde gördü, incir ağaçlarının dalları incir doldu, diğer meyve ağaçlarının da…İçerde bir yerde dağdan gelen bir kaynak suyu vardı, halen akıyor olmalı, o çeşme arazinin ortasında bir yerdeydi, oradan su içtiği yaz günün hatırladı, kocaman bir yalak vardı ve o zaman araziyi eken biçen yaşlı adam orada ahır yapmış ineklerini sulardı, kararlı, inatçı, çok sabırlı ve ağaçları toprağı çok seven bir adamdı. Ondan izin isteyip kucak dolusu topladığı o lezzetli kırmızı elmalar aklına geldi, sarıları da vardı, şeftali, armut da vardı. Yemeye doyum olmazdı.

Necdet diz çöktü, sigara yaktı, köyün ışıklarını izlemeye başladı, sokak lambaları ve evlerin ışıkları karanlık bir sisin içindeydi ve bazı ışıklar titreşip yıldız gibi parlıyordu. O büyük toprak parçasının sahibi olmak! Toprak sevgisi, aşkı bunu şehirliler, sıradan insanlar bilemez. Hayatı, çocukluğu köyde geçen gerçek köylüler bilir toprağın ne anlama geldiğini. Necdet, hep toprakla yoğrulmuş çiftçi bir babanın çocuğuydu. Tarlalarda bahçelerde çalışmış, ürünleri her neyse eşeleyip çıkarmıştı, onlarla beslenmişti, gelişip büyümüştü, traktörle tarla sürmüş, tarlanın her işine koşmuştu; ama büyük bir parça toprak sahibi hiç olmamıştı. Bir zamanlar büyük bir parça toprak sahibi olmayı hayal etmişti; ama o parayı biriktirmek ömür alırdı. Şimdi fırsat ayağına gelmişti. İlginç bir kuvvet, yaşama ve başarma azmi hissetti kalbinde, karısının kanser olmuş tavrının önemi yoktu, onunla arası düzelir güzelleşir, yeni bir güç kazanırdı, en büyük güçlükleri yenebilecek kapasitede olduğunu düşündü, daha doğrusu bunu hissetti, öyle bir ateş parlıyordu içinde, yenilmez bir savaşçı gibi hissetti kendini. Evet, bu kez her şeyi sonsuza dek yoluna koyacaktı ve hiçbir şey ters gitmeyecekti, izin vermeyecekti işlerin raydan çıkmasına, her şey mükemmel ilerleyecekti, artık hayatını kontrol edecekti. Bir daha kaybetmeye katlanamazdı ve yılgınlığa düşmemeye yemin etti. Yasin ona araziyi verecek ama karşılığında ne yapmasını isteyecek? Mesele buydu. İstediği iyilik neydi?

Kamyonla ya da tırla 50, 60 uyuşturucu Uyuşturucu geçirmek mi sınırdan, belki de gemiyle bir uyuşturucu ticareti işindeydi? Belki de akaryakıt kaçakçılığı işi önerecekti. Ama Yasin tertemiz bir geçmişe sahiptir, suç geçmişi hiç yoktur. Yasa dışı hiçbir işe girmez. Onu çocukluğundan beri tanır. Her neyse, yasa dışı bir iş de önerse kabul edecekti artık, eğer yakalanmayacağını sezerse girecekti. Kafasına uyarsa tabi. Yaşamını bir üst seviyeye taşımanın başka bir imkanı yoktu; inşaatlarda, yüksek bina tepelerinde sürünmektense… yaş aldıkça bu işi yapmak da zorlaşır, her türlü hava şartında çalışmak her yiğidin harcı değildir. Kazayla bir düşse anında ölür, biter yaşam rüyası. Yaşamını üst seviyeye taşımak için gereken risk neyse alacaktı artık. Gözünü iyice karartmıştı. Ama yasa dışı iş de gözünü korkutuyordu. Oradan ayrıldı, mekanına, çıkar ağacının altına gitti. Kirli kilimi düzeltti, uzandı ve battaniyeyi üzerine çekti, huzur veren düşüncelerle uykuya daldı binlerce yıldızın altında.

KİTAP İZLERİ

Ayaşlı ile Kiracıları

Memduh Şevket Esendal

Ankara'da Bir Apartman Dairesi: Cumhuriyet'in Mikrokozmosu Memduh Şevket Esendal'ın ilk olarak 1934'te yayımlanan ve adeta bir edebi zaman kapsülü niteliği taşıyan romanı Ayaşlı ile Kiracıları,
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön