"Bence yazarların hepsi birer uykusuzdur; okuyucular ise, onların rüyalarını çalan hırsızlar." – Virginia Woolf"

Uzaylilarin Kaçirdiği Genç Kiz

Genç kız disk gördüğünü, uzaylılar tarafından kaçırıldığını söylüyor ailesine, aile çok fakir, tarla işçisi ve kız baskıdan çalışmaktan deli, ilginç noktaya varıyor, tarla işçisi, ırgat ama devrimci düşünceleri ve bambaşka işleyen bir zihni var

yazı resim

NOT: Okuyacağınz bu öykü "James Brown" adlı romanımdan bir öyküdür:

Zeynep, eve varan toprak yolda ilerledi, onu ilk karşılayan erkek çoban köpeğiydi, başta havladı; ama konuğu tanıyınca kuyruk sallayıp neşeyle yaklaştı. Çok büyüktü salık köpek. Kafası simsiyahtı, yabancı biri karanlık çöktüğünde onunla burada karşılaşsa korkudan ölürdü. Evin önü büyük incir ağaçlarıyla doluydu. Tek katlı eski evin uzak sağ tarafında çitlerle çevrilmiş alanda altı yavru inek otluyordu, beş tane de buzağı vardı. Pasaklı sarı kedi güneş alan yerde, evin terasına çıkan merdivenlerinde uyuyordu. Zeynep havada şakır şakır ya da çat çat çat sesi çıkararak oynayan iki beyaz güvercini görünce içi açıldı. Zeynep Songül’e seslendi. Yanıt gelmedi, mutfağın penceresi açık, tül ve perde açılmıştı biraz. Yine seslendi, yanıt yoktu, evin arkasına doğru gitti. Kuş kümesinin yanında olmalıydı. Evin arkasına geldi. Songül epey ilerde bahçenin sonunda, kümesin yanındaydı, incir ağacının altında. Zeynep ona el salladı. Seslendi. Songül, elini sallayarak karşılık verdi. Zeynep, üç dönümlük sebze bahçesinin yanındaki patikadan ona doğru ilerliyordu. Bahçe sıra sıra ekili domatesler, salatalıklar, biberler, patlıcanlar, mısır, mısırlara dolanan yeşil fasulye, marul, yeşil soğan. Bahçenin sonunda altı sığır otluyordu otlakta, üç tanesi dereye, ağaçların arasından su içmeye gitmişti. Geçmiş yıllardı, en güzelleri ve derenin orada kenarda oturup gölgede ne çok sohbet etmişlerdi. Orası şiir gibi bir yerdi. Berrak ve yavaş akan derenin şırıltısı, kavak ağaçlarının gölgesi huzur ve dinginlik verirdi insana, orada saatler geçirmişlerdi, sığırları sulamaya indiklerinde ya da oturup çay içip piknik yaparlardı, bir de salıncak kurmuşlardı. Orada düşler alemine açılan kapı gibiydi. Orada çok mutlu olurlardı. Yaz akşamları, geceleri burada ateş yakarlardı, közde mısır pişirirlerdi. Eve yakındı, köpek de olurdu yanlarında, korkacak hiçbir şey yoktu. Ve ay ışığı geldiğinde, böcekler, kuşlar ötmeye başladığında siyah çekirdek ya da kabak çekirdeği yerken burası onlar için apayrı bir gezegen gibiydi, burada delirebilirler, burada çılgınca hareket edebilirler, suda oynayıp şakalaşabilirler, hayal kurup yaşamın sertliğiyle, acımasız tavrıyla dalga geçebilirlerdi, birilerini en yerden yere vurur biçimde eleştirebilirlerdi, yaşlı morukları taklit ederlerdi mesela, karışan yok, kızan yok, ayıplayan yok, burada tamamen kendileri olabilirlerdi eski sofra benzinden bir örtü üstlerine çekerler üşüdüklerinde, altlarında eski bir kilim olur, birbirlerine sokulurlar, birbirlerini korkutmaya çalışırlar, “bir şey geliyor, bir acayip ses duydum.” Yaz günleri kavurucu sıcak geçer ve serinlik çöker hava kararınca, esinti başlardı. Yanlarında getirdikleri domates, biber, salatalık, peynir, zeytin, onları yerlerdi. Dünyanın diğer kısmı yoktu onlar için o anlar ve coşup şakalaşıp konuşup gülerlerdi. Akılları başlarına gelince “bizi merak ederler, gidelim” derdi biri. Oradan ayrılırlardı üzülerek. Gündüz buraya geldiklerinde bazen ise kız kıza takılmak içindir, bir şeylerden, dertlerden, baskıdan kaçmak içindir. Ama hep neşe olmazdı, bazen biri ağlardı, ya da biri evde dayak yemiş olurdu; küfür, zoruna giden bir şey olmuştur, onu anlatır sakinleşene dek. İş güç sırasında kafa kafaya verip kaçamak yaparlardı burada, biri ağlarsa öteki sadece dinler, sonra ona sarılırdı. Ama az sonra kötü her şey hemen unutulurdu, kötülük yapan ya da huzursuzluk veren gerçek dünyayı toz pembe, rüya gibi görmeye başlarlardı yine. Orada kurdukları dünya; dışarıdaki kötüler, olumsuz her şey çocukça saflığın, yaşama sevincinin ve bunları ölümüne destekleyen akıl almaz beyaz bir neşenin içinde eriyip giderdi. İçleri yağmurla yıkanmış gibi hafif hissederek eve dönerlerdi, el ele tutuşurlar ya da biri birinin boynuna dolardı bir elini. Orada içeri ışıldarlar ve tekrar orada baş başa kalmak için sabırsızlanırlardı.

Ağaçlar hakkında konuşurlar, yıldızlar, evren, akılarına ne gerekirse, bazen saçma sapan. Bir coşkuya, kahkahaya mutlaka varırdı o muhabbet. Burada dere kenarında çimene ya da iri taşın oturup dereyi, akışını, içindeki taşlar, kıyılardaki otları, karşı kıyıdaki ağaçları, ağaçlar arasından sızan güneş ışınlarını seyretmek alıp götürürdü onları. “Dur” der biri, seni seyredeceğim, rüzgarda kızın saçları uçuşur, aralarında güneş ışınları sızar, kıpırdama, şimdi seni resmedeceğim, aptal kırmızı boya nereye gitti,” ressam rolü oynardı, onlar durmadan oyun icat ederdi. Biri birinin saçını düzeltir, aniden yanaktan ısırır, kaçardı, öteki onu kovalardı “çok acıttı!; seni bir elime geçirirsem!” diyerek. Akşamdır, “bak” der “şu yıldıza” parmağıyla işaret eder, ilerde orada bir evim olacak.” Dereden yosun alıp yüz maskesi yaparlardı, dere çamuru da kullanırlardı, derede yakaladıkları yavru kurbağaları yarıştırırlardı, kurbağa yoksa bok böcekleri olurdu. Minik bir yol yapalardı onlara yarış için, önlerine engeller koyarlardı. Burada birbirlerini gaza getirip eğlendirip bağırlarına basarlardı. Eski saçlardan iki kişilik derme çatma kulübe yapmışlardı. İçinde evcilik oynarlardı. Bir bahar günü fırtına başlamıştı ve derme çatma kulübe içinde yağmur sisini izlemişlerdi. Kuşlar gün aydınlığından beri uçuyor, kabus gördüm, rüyada kümese kedi giriyordu, uyanıp soluğu kümesin yanında aldım, kapıyı açtım, fırlayıp havalandı ikisi. İnecekleri yok.

“İş güç de yapamıyorum, beklemesem namussuz kediler gelip kapar, buraya köpeği bağlasam bağırıp durur. En iyisi sen otur şuraya; ufak bir iki işimi halledip geleyim.” “Olur.” Songül, kuş kümesinin yanında duran büyük sepeti alıp işe koyuldu. Sebze tarlasından olmuş ürünleri sepete doldurdu. Evin önüne gidip sebzeleri sofra bezinin üzerine serdi. Birkaç sefer daha yaptı. Ürünleri kasalara yerleştirdi, en güzel görünen ve sağlamlarını. İş bitti. Bir poşet de Zeynep için ayarladı. Zeynep’in yanına vardı. “Bunlar senin.” Zeynep, ona cebindeki gofreti uzattı. Ve domateslerden birini alıp üstüne sildi ve yemeye başladı. Güneşte ısınan domatesin tadı mükemmeldi ama buzdolabına konulunca soğuk yemek bir başka sihirdir. Songül kan ter içindeydi, Zeynep’in yanına oturmuş yerde gezinen kuşlara baktı ve havada takla atan kuşları seyretti. Çikolatalı gofreti süratle yiyordu. Ön dişlerinin ikisi kırıktı. Kuşlarla ilgili bir şey deyip güldü, Zeynep dişleri ve diş etlerini kaplayan çikolataya bakıp daldı. Çamursu, kısa ve karışık saçları vardı, gece onu bir kirpiyle karıştırabilirdi. Saçlarına özen göstermezdi, bir sinek kondu yüzüne, yüzünü kaşıdı. “Durumlar nasıl?” diye sordu Zeynep.

“Kuşlar olmasa burası çekilmez. Rutin köy hayatında başka ne halt yiyeyim. Sebzeleri ayarladım. Biri gelip alır; almazsa yarın pazarda satılacaklar. Verdiğin emeğe değmiyor. Asıl parayı kazananlar zincir marketler. Sustu, ya derin bir düşüncelere girdi ya da hiçbir şey düşünmüyordu, gözlerini gökyüzündeki kuşlara dikmişti.

Zeynep birkaç gün önceye gitti, Songül çökelekli poğaça, çay yapmış yemişlerdi. Duvarların badanası, boyası döküyordu, bir pencere camı bantlıydı. Pencere tülü eskimekten griye dönmüş dökülüyordu. İstenilmeyen ve acayip bir şey bu evi karanlık gibi kaplamış ya da evin nasıl göründüğü kimsenin umurunda değildi Çıplak, vahşi, çok sert bir gerçek bir türlü tatmin olmamı ve işleri daha karışık hale getirmek için bitip tükenmez bir çaba haline girmiş gibiydi evde. Televizyon açıktı. Sanki bir inek leşinden bir cıvıltı yayılmaya başladı. Televizyonda cinayetleri işleyen bir program vardı. Songül, poğaça yaparken programla ilgili bir şeyler söylüyordu. Zeynep ise programı vakit kaybı olarak görürdü, “bu kızdan bir şey olmaz” diye düşündü üzülerek. Songül program hakkında dalgasını geçmeye başladı. Zeynep, onun bu eğlendirici tarzını severdi, Ailesiyle ilgili bir şeyler anlatırken bu kez onlarla dalga geçiyordu. Hayatı, ailesi cici değildi

Songül, can sıkıcı olsa bile bunu çarçabuk unutturur ya da ört bas ederdi, canı sıkılmasın diye dalgasını geçiyordu her şeyle. Kafasına ne gelirse. Zeynep, mutfak tezgahının karşısında divanda oturuyordu. Eski divan biri burada ölmüş ve 80 gün kimse fark etmemiş gibi kokuyordu, bir keresinde bunu demişti. Songül gülüp; “sen evlenince yeni evinin bir eşyası olacak o divan. Beni, bu mutfakta kaç anımız var, sevecenlikle hatırlarsın.” Zeynep bir parmağıyla bir gözünün alt kirpiğine dokunup, ‘pışııııık’ demişti. Songül’ün suratı, en sert geçen kışların birinin gölgesi ya da ayak sesi gibiydi. Elleri pütür pütürdü, kalınlaşmış derisi katmanlaşmış, kalınlaşmıştı. Tarlada, bahçede bir yerlerde sürekli iş yapmaktan. Yine komik bir şeyler anlatmaya başladı.

Songül’ün gözleri kuşlardaydı. Eskiden böyle değildi Songül, isyan eden, sürekli başkaldırı halinde çok sinirli bir tipti, çılgın düşünceleri vardı, tarım işçiliği yapmaya başladığından beri farklılaşmıştı. Çılgın, dize gelmez vahşi at nasıl ehlileştirilmişse Songül de buna benzer biçimde, gerektiğinde zor kullanılarak, dayak atılarak dize getirilmiş gibi görünüyordu, aileden beş kişiyle çalıştığı yerden hasta olduğu için birkaç gün izinle gelmişti eve.

“İşler nasıl gitti?” “Köle gibi çalıştım; ne olsun.” Bununla ilgili komik bir şeyler anlatmaya girişti. Ama robot gibi konuşuyordu. Kalbi ve beyni alınmış gibi. Eskiden böyle işlerde çalışanlara; “kafasız” derdi, “başıma silah dayasalar yapmam bu işi.” Zaman çok şeyi değiştirir, geliştirir ya da yozlaştır. Zeynep, çok merak ederdi, o isyanlar ve çığlıklarında çok haklı kişilik nereye gitmişti, onu özlerdi. Pamuklaşmış, her denileni yapan, fikri yokmuş gibi hareket eden biri gelmişti yerine. O Kendine özgü ve çok tutkulu kız yok olup gitmişti birkaç sene içinde. O kendince fikirleri olan ilginç kızın yok oluşu Zeynep’i üzmüştü. Ama eskiden bu kadar komik değildi.

Bir zamanlar Ali kıran baş kesendi Songül. Şimdi vur eline; al lokmasını.

Oysa eskiden lokmasını biri gelip çalıp kaçmasın diye bir kedi gibi çabuk çabuk yerdi çevresini gözetleyerek. Bir şekilde dizayn edildi başına buyruk hali. Babası onu adeta tedavi eden bir yöntem bulmuştu şans eseri.. O isyan eden, kararlı, yılmayan, çatışmacı ve sorgulayan kızı hizaya sokabilmişti. Hayri, çocukken taklacı güvercin bakardı, hastasıydı, şehir dışından gelen bir eski dostu kuşçuydu, “sana kuş vereyim, o heyecanlara yeniden dönmen sana çok iyi gelir” dedi ve ona şehri terk edince otobüsle üç çift beyaz taklacı güvercin yolladı. Songül ilk kez taklacı güvercinleri görüyordu ve bu Öfkeyle babasını seyrederken, yanından gelip geçerken kümesin…kuşların yeteneklerini fark etmeye başladı. Güvercinin çat çat çat sesi çıkararak takla atması ya da gökyüzüne dikilmesi bildiği biri şey değildi. Bir gün babasından gizli kümese girdi ve kuşları eline aldı. Sonra yine bir gün kümesin anahtarını alıp kuşları çıkardı ve kuşlardan bazıları ürküp havalandı, üstüne rüzgar vere vere, saçları uçuştu, ne yapacağını bilemedi, kuşun birini yakalamak istedi, yere düştü, titriyordu, eve baktı, babası geliyor mu diye, bir saat bekledi ve havalanan kuşlar yere indi, hemen onları kümese soktu, kapıyı kilitleyip fırladı, anahtarı babasının yatak odasında çekmeceye koydu. Ve gelecek günlerde aynı eylemi gerçekleştirmek istiyordu, babası kuş uçururken usul usul onun yanına gidip yanına oturdu, babasının gözlerinin içi parlamadı ama onu umursamaz görünüp kuşlar hakkında bir şeyler anlatmaya başladı, o da sorular sordu, muhabbet uzadı, yıllardır ilk kez birbirine bağırmadan sohbet etmişlerdi, kuşların mıknatısı, bu işin ruhu genç kızını avuçlarının içine almıştı. Her geçen gün kuşlara dair çok fazla bilgi edindi. Babasına yardım ederken kuşçu olup çıktı, zaten babası yoğun işlerden kuşları satacaktı, izin vermedi Songül. Kendi açmazlarını ya da hayatta çözemediği her şeyin önündeydi kuşlara bakmak, onları düşünerek uyuyup kalkıyordu, her gün onlara uçurmadan edemez olmuştu.

Eskiden Songül kartaldı adeta. Taşkın bir nehirdi hayatın içinde, yanlış olan şeyleri söyler, sürekli birilerini eleştirir, olması gerekenleri anlatırdı yıldız parıltıları saçan gözleriyle. Çok hırslıydı, ona zalimlik edenleri mahvedecekti zamanı gelince. Parlak hayalleri vardı. Zeynep; “sen çılgınsın, söylediğin şeylere ulaşman imkansız görünüyor” derdi. Songül kahkaha atardı: “Herkes gibisin. Ama başaracağım, beni kimse engelleyemez.” Evet, hep engellenmişti, yok sayılmıştı ya da kullanılmıştı, ya da ‘arızalı’ sayılmıştı. Yalnız başına geceleri düşüncelere dalar, dişlerini sıkarak geceyi izlerdi. Aniden sağ elini yumruk gibi sımsıkı tuttuğunu fark ederdi. Aniden fark ederdi iki dudağını sımsıkı kapatmış, dilinin ucu azıcık dışarıda. Öte yandan Zeynep’le takılırken eğlence ve heyecan saçardı. O kız nereye kaybolmuştu? Bu kızla dostluk ormandaki yerde yıllardır uzanan çürüyen bir ağaçla takılmaya benziyordu. Zeynep ona hiçbir şey demeden onunla bütün teması kesmeyi düşünmüştü bir ara. Çünkü bu kız her şeyi boş vermiş, (savaşçılığı terk etmiş) o yaşama ciddiyetini kaybetmiş ve sürekli boyun eğen, koyun gibi çalışan birine dönmüştü; yırtıcı ve aşırılıkları olan biri değildi, bir tane bile ütopyası yoktu, büyük mücadeleyi, savaşmayı, istediğini koparıp almayı unutmuştu sanki. Ama Zeynep onunla büyümüştü, öğrenmişti çok şeyi, Songül 17 yaşındaydı. Onunla gelişirken hissettiği yaşam sevincini başka hiçbir şeyde, kişide görmemişti. Bir şeyler oldu ve baltalandı o sevinç. Tarım işçiliği kadar zor iş yoktur, Domates doğrama işinde elleri uyuşmuştu Songül’ün, bütün kemikleri sızlardı. O işte hızlanması yıllarını aldı. 1,5 dakika içinde bir kasa domatesi doğrayacaksın, parmaklar şıkır şıkır hızlı olmalı, çalışırsan olur; ama özünün anası ağlar. Toprak sahibi sanayi sitesinde bir basit makine yaptırsa o tarım işçisi kızlar o işi yapmak zorunda kalmayacak. Songül, domates doğrama işine yeni başlamıştı. Şehir dışındaydı ve kaçıp eve gelmişti. Dert yanıp çayla ekmek yiyorlardı. Ara ara ağlıyordu. Koyu tenliydi; ama güneşte çalışa çalışa yüzü siyahlaşmıştı, yüzünde eski sivilce izleri vardı. Arada dengesiz dengesiz konuşuyor, “beni öldürseler de o işi yapmam!” diyor, babasına isyan ediyordu. O nefretle, o yanmış, feleği şaşmış suratla adeta bir yaratığa, çok çirkin bir şeye, ucubeye dönüşmüştü. Canavarca bakıyordu, “zorlarsa ben o adamı öldüreceğim! Bana yardım edersin; değil mi?” Zeynep, bön bön baktı ona, bir şey diyemedi. Sonra “takma kafanı” demiş, kendine gelsin diye moral vermişti. Onu hiç bu kadar delirmiş görmemişti. Sonra erkek kardeşlerinden biri geldi onu almaya, yalvardı yakardı “Tarladan kaçtın eve geldin, babam seni mahvetmeden gel gidelim” dedi, babamın tepesi atacak.” Gitmedi Songül, babası geldi ve onu patakladı, alıp götürdü çalışmaya. Ne yapsa boştu, çalışmaya devam etti mecburen. Ama babasına büyük bir kini vardı. Tarla işçisi kız arkadaşının cep telefonu emanet almıştı, internete girip bir şeylere bakmak, müzik dinlemek için. Saç ve tahtadan barakada yemek sonrasıydı, babası Hayri çay içip tarla sahibi hakkında ileri geri konuşup küfürler ediyor, zamanı geldiği halde parayı vermediği için eleştirip duruyor, adamın karısına kızlarına çok ağır küfürler yağdırıyordu, Songül bu konuşmaların ses kaydını aldı ve tarla sahibinin torunu olan kıza yolladı. Ve “tuvalete gitmem lazım” deyip barakadan

çıktı, yakındaki barakaya gitti, ateş başında menemen pişiren kız arkadaşına cep telefonunu verdi. Ertesi gün tarla sahibi üç yardımcısını yolladı ve Songül’ün babasını alıp gittiler. Kısa süre sonra Hayri barakaya döndü. Yüzünde kızarıklıklar, şişkinlikler vardı, saçı başı dağınıktı, toz içindeydi elbiseleri. Dudağının kenarı kanıyordu. Alnında kırmızı bir çizik vardı. Gömleği yırtılmış, bazı düğmeler kopmuştu. “Bu halin ne, fena patakladılar seni galiba?” dedi karısı. “Niye dayak yiyeyim canım” diye inkar edip, “aramızdaki bazı sorunları giderdik” diyordu asil tavırlarla. “Çok Karanlıktı. Yolda hendeğe düştüm. Adam bana çok değer verir. Neden dövsün?” Oysa özür dileyerek kurtulmuş, ayaklara kapanarak, aksi halde ciddi bir dayak yiyecekti o üç adamdan.

“Tasını tarağını topla git derdim; ama seni bu kez bağışlıyorum, bir daha arkamdan atıp tutma!” demişti adam. Songül, işlerine son verilir, “buradan kovuluruz” diye düşünmüştü. Kovulmamışlardı; ama babasının dayak yemesine çok sevinmişti. Hayri patronun ayaklarına kapanıp ağlamıştı. Sonra Hayri, başına açılan işi kızının projelendirdiğini öğrendi. Şöyle dedi ona gece yatmadan: “Bu kez sana bir şey demiyorum, sana dokunmayacağım; ama bir daha olursa seni mahvederim. Otur oturduğun yerde ya da işini yap. Bana kızgın olabilirsin anlarım; kafama karanlıkta ya da uyurken bir odun indirebilirsin; ama ekmeğimizle oynama!”

Songül, bu ağır işten ve gaddar algıladığı babadan kurtulmak için başka bir yöntem bulmalıydı. Hayri, doğru düzgün çalışmazdı, bir yerlere giderdi, arada biraz işe el atardı, içerdi, arkadaşlarıyla harcardı parayı, zenginmiş gibi ihtiyacı olanlara verirdi, onlara erzak alırdı. Çocuklarını, karısını çalışırdı. “Kamyonet ya kamyon alıp nakliye işi yapacağım, parayı bankaya yatırmaya gidiyorum” derdi, içki alıp araziye içmeye giderdi, kalabalık ailesini çalıştırır, parayı cebine atardı. Ona kimse itiraz edemezdi, o ne derse o olurdu. Kamyon için biraz para biriktirmişti geçen seneden beri; ama parayı harcıyordu, bir motosiklet satın almıştı mesela. Aile yaz boyu tarım işçiliği yaptı. Dört erkek, üç kız, anne ve baba. En küçükleri Songül’dü. Erkekler kış sezonu ya inşaat işlerine gider ya da yaz sezonunda yine tarlalarda çalışmaya giderdi, hangi iş iyi para getirirse ona yönelirlerdi.

Songül, kız kardeşleriyle eve dönmüştü. Ve bir gözünde tuhaflık vardı. Ciddi bir morarma. Şöyle diyordu: “Gerçek sevgi mümkün. Adalet mümkün. Yüksek bilinçli bir düzey mümkün. Kimsenin kölesi olmadan yaşamak mümkün. Kimsenin incitilmesine gerek yok.” (Bilgili birilerinden bir şeyler dinlerdi, kitaplar okurdu) Eskiden de böyle şeyler derdi, sol, devrimci düşünceleri vardı. Baklayı ağzından çıkardı: “Uzaylılar tarafından kaçırıldım.”

Öyle şeyler anlatıyordu ki Zeynep kulaklarına inanamıyordu. Tırnaklarını kemirmeye başladı. Hiç yapmadığı şey.

Gece yarısı tuvalete gitmek için barakadan çıktığında olay gerçekleşmiş. Ekin tarlasında çok parlak ışıkları olan yuvarlak, disk gibi bir cisim görmüş. Disk, yavaş yavaş tarlanın ortasına inmiş. “Nedir bu? Anasının bilmem ne ettiğim?” diye usulca söylenip saklanarak, eğilerek yaklaşmış. Bu tür şeylerin yüksek radyasyon yayacağını bildiği için daha fazla yaklaşmaya cesaret edememiş; ama durduramamış kendini. Orada bir şeyler oluyordu, ay ışığında insana benzeyen varlıklar vardı. Derken o sesi tanımış. O yaşlı adamın sesiydi bu, bu yaşlı adam tarım işçisi ailesiyle tarlada iş yapmak için gelmişti. İki oğlu vardı ve evlenmek istiyordu. Kamburu ve bastonu. Yeşil derili, koca kafalı, bir buçuk metre boyunda, eşek gözü kadar büyük gözlü, minicik burunlu, elleri ve ayakları kertenkele ayağına ya da tavuk ayağına benzeyen uzaylı varlıklar onunla Türkçe konuşuyordu. İçlerinde açık mavi derili uzaylı vardı, o da diğerleri gibi saçsızdı, çok hoş ses tonu olan kız şöyle diyordu: “Bu çok yaşlı. Antika. Bula bula bunu mu buldunuz?” Yaşlı adama dokunmuş. Buz saçmaya başladı bakışları: “İç organları iflas etmek üzere. Bir haftadan fazla süre yaşamaz.” Evet, yaşlı adamın birçok hastalığı vardı. “Bir haftadan fazla yaşamaz” demişti doktor. Ama denilenin üstünden bir sene geçmişti. Yaşlı adam sık sık içiyordu. Ve orada içmekten sızıp kalmış, uzaylılar etrafta keşif yaparken ona rastlamışlardı. Yaşlı adamın kafası güzeldi ve ufo’dan çıkan kıza şöyle dedi: “Çok güzelsin yavrum! Benimle evlenirsen on dönüm tarlamı üstüne yaparım.” “On dönüm tarla da nedir?” Uzaylı kız onun başına dokundu ve o an on dönüm kıraç bir tarla içinde buldu kendini “Beş inek ve bir boğa. Ve beş altın bilezik alırım sana.” Uzaylı kız yanındakine şöyle dedi, “insan ırkının en zekisini, bedenen en kuvvetlisini mi buldunuz çocuklar? Bu bir atık.” Süratle, arkalarını kolllayıp uzay gemilerine binerken ihtiyar adam hırsla kaleci gibi sıçradı ve uzaylı kızın bir bacağına yılan gibi yapıştı. Uzaylı varlıklar kibar, sevgi dolu ve barışçıl oldukları için onu kibarca oradan almaya çalıştılar; ama moruk yapışkandan beter biçimde bacağa yapışmış, bacağı öpüyor, kokluyordu. Birinin sabrı taştı ve sert bir tokat indirdi. Yaşlı adam bayıldı.

“Tam o esnada nöbetçilerden biri beni fark etmiş. Birden çevremi üç adet uzaylı sardı.”

Songül, uyandığında kendini uzay gemisi içinde buldu, elektronik bir cihaz “dıt dıt dıt” diye ötüyordu, beyaz bir sedye üstünde yatıyordu, bembeyaz bir odada. Elleri, kolları, ayakları sedyeye kemerle bağlıydı güzelce. Onları kurtarmak istiyordu. Zorluyordu. Tükürüyordu yaklaşanlara. Küfür ediyordu. “Kendini bize bırak tatlım, üstünde deneyler yapacağız.” Onu bırakmaları için hasta olduğunu söylemeye başladı. “Bize yardımın karşılığında sana bir armağan vereceğiz” dedi güzel uzaylı kız, “genç, diri, kuvvetli ve zihnen pırıl pırılsın. Dağ aslanı gibi sertsin. Cinsellik gücün muazzam. Ergenliğin, güzelliğin, enerjinin zirvesindesin. Onay verirsen seni dölleyip bebeğinin olmasını sağlayacağız.”

“Yok kardeşim; ne yapayım kel kafalı yeşil derili ucubeyi. Koca kafalıları zaten hiç sevmem, kurbağadan beter bir bebeği kim ister, yürüyün gidin işinize! Beni kaçırırken onay istemedin ve şimdi dölleme deyip onay mi istiyorsun, haydutsunuz!” “Sakin ol lütfen yürekli kız, burada kimse sevmiyor seni zaten, o devrimci düşüncelerini de kimse takmıyor. Bari bizle iş birliği yap da bir yere gel yeryüzünde.” “Beynimi yıkayamazsın; direneceğim!” “O bebek sende kalmayacak. Irkımıza yeni bir kan getirmek ve deneyler için kullanacağız onu.” “Diyelim kabul ettim. Beni aylarca esir mi tutacaksınız. İstemem.” “Hızlandırılmış hamilelik diye bir yöntemimiz, özel tasarlanmış modülümüz var, şurada gördüğün kabin içine girince yarım saat içinde hamile kalıp bebeği içinden alabileceğiz. Sadece yumuşa. Tohumlama için arkadaşımızı çağırayım. Cinsel ilişki seansı başlasın.”

Gorile benzeyen; ama tüysüz iki metre boyunda bir uzaylı göründü. “O çirkin ucubeyle ilişkiye girmem!” “E yeter ama! Şu can sıkan direnişçinin, pislik komünistin icabına bakın çocuklar!”

“Beni zorla kabine soktular. Koluma bağlı seruma bir şey enjekte ettiler. Sonra. İçim geçti. Açtım gözlerimi. Masallarda anlatılan prensler gibi çok güzel bir adam girdi kabine. O kadar güzel bir adamdı ki. Çok yavaş, kibar ve hisliydi. Beni öptü, kendini bana bırak yavrum dedi. Bayıldım. Kendime geldiğimde bir bebek gördüm, garip bir şeydi, yeryüzünde böyle bir şey hiç olmadı. Gece yerde gezinen iri böcekler aklıma geldi. Midem bulandı birden. Kustum.

“Bunun böyle olmaması gerekliydi” dedi tatlı sesli uzaylı, “derhal bir açıklama yapın?!” Biri keçi sakallı, öteki kavanoz gibi cam gözlüklü, öteki bastonlu ve çok yaşlı uzaylı birbirine baktı. Yaşlı olan uzaylı şöyle dedi: “Efendim, kozmik düğmeye basmayı unutmuşum. O yüzden RA5 üretimi hatalı çıktı.”

Ve güm diye bir ses geldi. Tarlaya inen ufo birilerinin dikkatini çekmişti. Biri elinde kazmayla uzay gemisinin kapısını kırmaya çalışıyordu, derken adamların sayısı çoğaldı karıncalar gibi. Uzay gemisi apar topar oradan ayrılmadan’pıjjjjjjjt’ diye tısladı bir minik kapı, “açıldı ve beni dar kaygan koridordan top gibi dışarı fırlattı. Bebeğimi de uzay battaniyesine sarıp kucağıma koymuşlardı. Birileri yaklaşıyordu bana, elinde kafama indirmek istediği kürek vardı, beni uzaylı varlık sanmış olmalı. Bebeğim onu fark etti ve değişik ışıklar saçtı, bir böcek vahşiliği başladı. Sesini duydum. Sanki öfkeliydi. Kemirme, tıkırtı sesi gibi, boğuk, ve tiz tonu da vardı. Ama kesin olan ses böceksiydi. Ne yapacağımı bilemedim. Sesi tek ben duydum. Bunu hissettim. Onu orada bırakıp kaçmayı düşündüm. Böceksi tınıda beni öyle tatlı ikna eden bir şey yükseldi ki içimin yağları eridi. Kaçmadım. Böceksi, kıskaçlı, tüylü, simsiyah, minik gözleri olan ve sekiz bacağı olan varlık aniden kocaman oldu, ortalama bir köpek kadar. Şeffaf kanatları vardı. Havalandı helikopter gibi. Biri yaklaşıyordu, ayak sesi giderek çok belirginleşiyor ve soluk alıp vermesi sesi geliyordu. Onu gördüm, elinde tüfek vardı. Ama o beni görmedi. Sigara içiyordu. Bir nefes alıp sigarayı çekti ağzından. İkinciyi çekecekti. Ağzı aralıktı. Öksürmüştü. Pırt sesi geldi. Böceksi varlık adamın aralık ağzından içeri dalmıştı.

Adam, silkelenir gibi sallandı, içinde bir şey alev gibi dolaşıyordu. Ağrı basan karnını tuttu, bağırmaya çalıştı. Olmadı. Küçücük bir böğürtü. Gözünden yaşlar düştü peş peşe. Alnında boncuk boncuk terler akıyordu, yüzü kıpkırmızıydı. Sarsıntısı bitti. Mavi gözlerinde mat bir ifade belirdi. Sabitti mavi. Durgundu. Sararıp solmaya başladı. Bir tarafa doğru iskelet gibi yürümeye başladı pinokyo gibi.

Birkaç adım sonra yere yıkıldı. Gözleri acıktı. Gözlerinde ay ışığının yansıması vardı. Böceksi yaratık baş ucunda onu izliyordu. Adam bir elinin işaret parmağını ona kaldırdı. Hemen sonra küfür anlamına gelen işareti çaktı. Ve böceksi varlık kılıç gibi kıskaçlarıyla parmakları jilet gibi kesip attı.

Ve bebeğim kucağımda göründü birden. İlkin algılayamadım. İki elimle onu ittirip atacaktım. Yapışmıştı göğsüme. Cırıltısını duydum, gacır gucur bir ses, arasında tiz bir ton vardı, bir şey kırılır gibiydi, ince bir şey. Ve göğsümden akrobat gibi atladı yere. Sekiz ayağı üstüne düştü. Alev yutmuş gibi asit… jet gibi hızlı hareket ediyordu, bir oraya bir buraya gidip geliyor, upuzun otların ve çalıların arasında kayboluyordu. Bu arada göğsümde ilk bittiğinde çürüyen, çok kurtlanmış, köpek leşi kokusu gibi bir koku duydum. Sonra aniden tam ayak dibime geliyordu, ufacık simsiyah gözlerini bana dikiyordu, başımı iki ayak ucuna çevirince cırıltı, kıkırtı gibi, tıkırtılı boğuk bir ses çıkarıyordu, pıt pıt ediyor, yerde sıçrıyor, taklalar atıp yere düşüyordu, anladım derdini. Gözden kaybolunca nerde olduğunu bulmak için harekete geçtim bu kez. Ay ışığı sayesinde. Ama çok karanlıktı. Onu yoğun siyah bir gölge gibi görebiliyordum. En olmadık yerlerden çıkıyordu. Bir anda fırlıyor, nereye gittiğini yakalayamıyordu gözüm, kıkırtı sesi geliyordu, eminim bir yerde sırt üstü yatıp bana gülüyordu. İki aylık kedi yavrusu kadardı. Tüfek patladı. Biri tabancayla birkaç el ateş etti. Küfür sesleri geldi. Hepsi çok yakından. Yavrum hemen zıpladı. Yarasa gibi göğsüme tutundu. Ellerimi açtım. Onu aldım usulca. Biraz direndi. Anne olduğumu hatırladım. Direttim. Saldı kendini. İki avucumla tutuyordum onu. Ayak sesleri giderek yaklaşıyordu. Birçok ayak sesi. Otların, çalıların arasından ilerledikçe hışırdama sesi. Böyle birçok ıslık gibi ses bize yaklaşıyordu. Bebeğim karşıdan bize en yakın gelen ıslığa çevirdi gözlerini. Hemen sonra bana baktı, ileriye baktım. Ve bebeğimle göz göze geldim, bana göz kırptı.

suya gömülen bir taş gibi arkama, sırtıma, kahve rengi tişörtün altından geçerken kağıt gibi incelmişti. Yoğun ısısını hissettim, bele koyulan sıcak şu dolu plastik torba gibi. Bir sürü adam başımda toplandı. İyi misin dedi biri, iyiyim dedim. Seni doktora götürelim. Sana bir şey yapmıştır uzaydan gelenler. Cık dedim. Tuvalete çıkmıştım ve beni mıknatıs gibi bir kuvvetle kendilerine çekiyorlardı. Direndim; ama bayıldım.”

Aralarında konuşuyorlardı, biri şöyle dedi: “Bunun bir şeyi yok. Benim köpek gibi sağlam bakıyor. Gidip uyuyalım, yarın beşte kalkmamız lazım.”

“Doğurduğun bebek nerde?” diye sordu Zeynep. “Bilmiyorum. En son kağıt gibi incelerek sırtıma geçti ve yapışkan gibi yapıştı kaldı orada.” Zeynep, yutkundu, gözlerini onun gözlerinden çekti, kapıya baktı, fırlayıp gitmeyi düşündü. “Sırtındaki yoğun sıcaklık hissi bitti mi?” “Bitti; herhalde ben oradan ayrılırken atladı aşağı sırtımdan, kayboldu, şehir değiştirdim, beni nasıl bulur artık yavrucuğum?”

“Uydurdun mu hepsini?” “Aniden katran kazanına düşmüş gibi olayım ki asla. Ama bu tecrübeden bize ekmek çıkar bence.” “Nasıl?” “Bu deneyimi paylaştığım üçüncü kişisin. İkisi hikayenin bebek noktasında yüz metre koşar gibi fırlayıp gitti yanımdan, selamı merhabayı kestiler. Sen kaçmadın. Sen bu işin ekmeğini yiyeceksin tatlım.”

Kurgu bir proje sundu.

Bunun delilik olduğunu söyledi Zeynep. “Kimse bize inanmaz.” Bu işe yanaşmadı; ama dostunun “başka ortak bulurum” demesine kayıtsız kalamadı, bunu çocukken dere kenarında oynadıkları oyunlar gibi görmesi gerektiğini sezip “tamam” dedi. Oysa Songül çok ciddiydi ve işin teknik kısımlarından söz etmeye başladı. Hayal gücü bir yere kadardı, teknik olarak Zeynep’in yardım etmesi şarttı.

“Yani Ufo, disk biçimli makine gördüysen kanıtın ne diyecekler. Bazı ekipmanlar lazım. El feneri gibi, ışığı farklı renklerde yansıtan hani şu ilkokulda defter kaplamak için kullandığımız kaplama kağıtları lazım. Sen uzakta bir yere konuşlanacaksın. Orada disk varmış gibi ışık dansları yapacaksın elindeki fenerle. Ne bileyim, uyduracağız işte. Mesela uzay gemisinin ışıkları sarı olacak, fenerin önüne sarı kaplama kağıdını lastikle bağlayacaksın.” Zeynep, kesile kesile gülmeye başladı. “Gülmesene be, geleceğimizi inşa etmekten bahsediyorum; gülüyorsun kaltak gibi; olmaz böyle!” “Sahtekar cinci hoca ve onun şeytan zekalı yardımcısı, müridi gibi bir şey olacağız desene!”

Songül, kahkahayı patlattı. İkisinin gülmesi geçmişti. “Kabalama bir şey yapsak da olur, el fenerini son sürat çevirsen uzaktan ilginç bir akan ışık gibi görünür. Yapacağız bir numara. Işık numarası şart. Öyle yaparız ki uzaktan uzay gemisi ışıkları gibi görünecek, tabi önce test edeceğiz numarayı. Test sürüşü gibi. Kırmızı, mor, mavi ışıklar saçacaksın oradan. Tabi sözleştiğimiz gibi, belirlediğimiz renkten başlayacaksın. Yani uzaylılar benle telepati kuruyor, psişik güçlerim var, sizle ispat edebilirim, onlarla telepati kurarsam gelirler dediğimde, sen önceden belirlediğimiz yerde hazır bekleyeceksin, belirlediğimiz bir renkle başlayacaksın, aslında bize harflerle oluşan bir ışık sistemi kurabiliriz. Uzaktan ‘selam dünyalı’ diyebilirsin. Bak akü bağlantısıyla sağlayabiliriz elektrik gücünü. Ama bunun için çok çalışmamız lazım, başta kabalama bir kandırmaca yapmalıyız. Elektrikçi dükkanında bize lazım her şey vardır. Mesela bizimkiler ufo meselesini duyduğunda bu şeyin gerçek olup olmadığını irdeler. Ama eminim babamın aklı çıkar. Anlamadıkları kelimelerle olaya girdim mi tamam. Ufo’daki uzaylılar bana psişik güçler verdiler derim. Bana özel bir güç hediye ettiler, gelecekte olacak olayları görebiliyorum diyeceğim. Mesela babam bu yeteneğimi kötü amaçlar için kullanmak isteyebilir. O zaman ben; kötü, olumsuz amaçlar için gücün kullanımı yasaklıdır derim.” Zeynep şöyle dedi: “Foyamızı ortaya çıkardıklarında bir ton sopa yeriz. Hiç kalkışmayalım bu işe.” “Sen nasıl bir dostsun, bana sadıksın sanıyordum, korkak kalın kafalının tekisin be! Ya bak kızım adam kendini peygamber ilan ediyor ve çevresine yüzlerce kişi topluyor, ona inanıyorlar. O kadar zırva şeye inanan çıkıyorsa. ‘Ben uzaylılarla temas kurdum’ klasik bir uydurmaca, tarihte böyle bir ton insan var, uzaylılar geldi dünyadaki yaşamı kurdu diyen ve komple uyduruk kitap yazan adam köşeyi dönmüş, tabi yıllar sonra her şeyi kurguladığını anlattı, internette araştırdım buldum, şimdi biz sistemin açığından, yanlışlarından, yamyamlığından ve insanların ahmaklığından faydalanacağız. Tanrı’dan bıkmış milyonlar var, din tacirliği yapıp halkı soyup soğana çevirenlerden bıkmış milyonlar var. Bu yüzden binlerce insan ateist. Ama biz uzaylılarla temas kurduk, kardeşlik ve gerçek sevgi mümkün, savaşmadan birini öldürmeden yaşamak mümkün türünden zırvaları ütopyaları dile getirirsek bütün savaş karşıtları bize yönelir. Savaşmadan ne mümkün be geri zekalılar! Hatta iş tutarsa oturur birlikte kaçırılma hikayemizi icat eder yazarız. Bu çok delice geliyor gözüne. Biliyorum. Ama denemeye değer. Düşünsene babam benden nasıl korkar. Artık beni pataklayamaz.” “Karakolluk olursak?” “Kimseden para toplamayacağız ki. Bu suç değil. Yalan atmak suç değil. Hikaye uydurmak hiçbir ülkede suç değil. Küçükken oynadığımızı saklambaç oyunu gibi. Oraya saklandı diye yalan atmak gibi. Ebe oraya gider; ama saklanan fırlar başka yerden ve gidip sobe yapar.” “Baban gerçeği anlarsa oyar seni.” “Oyduğu kadar oydu, tarlada köle gibi iş yapmak istemiyorum, projemiz sayesinde özgür olabilirim. Müthiş bir itibar kazanırım. Korkarlar benden. Bu kıza ilişmeyelim derler.

Birkaç gün sonra Zeynep Songül’ün yanına nefes nefese geldi. Rüyasında uzaylıları görmüştü. Songül ise projenin tutmayacağını düşünüp soğumuştu önceki gece. Özellikle foyası ortaya çıkınca yiyeceği dayağı hesap edince. Tam yılmışken Zeynep neler diyordu, içinde adeta bir ateş parladı harlandı, gözleri başka bir ışıkla bakıyordu: “Bu bir işaret” dedi, “biz bunu gerçekleştirelim!”

Sonra Songül yavaş yavaş uzaylılara dair bir şeyler anlatmaya başladı ailesine, ondan çok tedirgin olup korkmaya başladılar. “Üstümde türlü türlü deneyler yaptılar” deyip öyle inandırıcı hikaye anlatıyordu ki. Tarım işçiliği yaptığı tarlada başına gelenleri gözyaşlarıyla anlatması büyüleyiciydi. Sanki o an’ı gerçekten yaşıyormuş gibiydi. Radyasyona maruz kaldığını, on sene kimseye yanaşmaması gerektiğini, ona yaklaşan olursa altı ay içinde kanserden ölebileceğini, kanserin yeryüzünde görülen türlerden bambaşka, tedavi edilemez ve çok acı verici olduğundan söz ettiklerini anlattı; “evde oturup meditasyon yapıp insanlık için dua etmemi söylediler, zaman zaman bana bazı görevler bildirecekler telepati yoluyla. Beklememi söylediler.”

İki ablası ve annesi “Allah!” deyip süratle terk etti odayı. Kapı ardından anlattı onlara: “Aileden ya da başka birileri birilerinin bana yaklaşmak isterse bir kod verdiler. Ben bu kodu gözlerimi kapayıp zihnen tuşladığımda radyasyon devre dışı kalıyor dediler. Kodu unutmayıp kullanırsam kimseye radyasyon bulaşmaz. Ama bazen kod da işe yaramaz dediler; çünkü ben bana zarar verebilecek insanlara güvenebilirmişim, onlar radarlarında beni sürekli izliyor, kim yanıma geliyor, ne yapıyorum, ben dünyada onların elçisiyim, beni eğittikten sonra dünyanın bütün başkanlarıyla toplantılara yollayacaklar.”

Aklına bir şey geldi: “Babamın motor kazası geçireceğini söylediler. Ona söyleyin motora bir daha binmesin.” O an içinden şöyle geldi, “bir yalan atayım belki tutar.” “Motora binerse sağ ayağı dizinden itibaren kopacak. Babama söyleyin acilen motoru satsın. Satmıyorsa da keçi kafalı siz motoru sökün alın saklayın satın parçalayın. Motora binip içki içmeye gidiyor, yanlış dostlar ediniyor, yanlış adamlara sarılıyor.” Motoruyla övünür. Songül; “motoru seveceğine beni sevseydi” diye düşünürdü, “motor kadar değerim yok!” Sık sık motoru parçalamayı düşünürdü. Babası, “kız kardeşine selam çak!” derdi ya da “sil şunu parlat.” Songül, dişlerini sıkardı. Babası motorla kaza yaptı, nerdeyse tırın altında kağıt gibi dümdüz olacaktı, kızının görüsü yankılandı beyninde, uyarıları dikkate almadığı için kendine kızgındı, tir titremişti içi. Kızı gibi sevdiği motorunu bir dostuna emanet vermişti. O adam da kaza yapmış ve sağ ayağı dizden kopmuş, yerine dikmişlerdi.

Artık Songül evde çok saygı görüyordu. Her istediğini yaptırıyordu ailesine. Ama kısa sürede “bu işte bir bit yeniği var “diye mırıldanmaya başlamıştı aile üyeleri. Evin annesi komşu kadınlar sohbet ederken kadın ona kızının kafayı yediğini anlatmış; “onu doktora götürüp tedavi ettirin, şizofren olmuş kaynım da oldu, kesti en küçük kardeşini, tımarhanede şimdi.” Kadın durumu kocasına anlattı ve adam çok huzursuz oldu, ve kızına “bize uzaylılarla ilgili şeyler kanıtla, uyduruyorsun sen!” dedi, “ruhsal güçlerin bence uyduruk. Biz seni tedaviye götüreceğiz. Her şey ortaya çıkar.” “Yok baba” dedi, bir şeyler anlatmaya başladı.

“Doktor değilse bile milli istihbarat başkanlığına başvuracağım, bu uzaylılar milli güvenliği tehlikeye atacak şeyler istiyor olabilir, bunlar, kalpsiz, sömürgeci adi bir orospu çocuğu belki de, ailecek bizi ele geçirirlerse. Biricik kızımın saflığından faydalanıyor olabilirler.” Songül’ün ödü patladı, panikle bir şeyler anlatmaya başladı; ama babası onu dinler gibi değildi, kuşkucu ve ters ters bakıyordu ona ve aniden hızla terk etti odayı.

Songül, Zeynep’i çağırdı ve dereye gittiler, birileri onları burada dinleyemezdi. “İşler raydan çıkmak üzere. Babam uyanmaya başladı, şu ekipmanlarla bu gece bir şeyler yapmamız şart!” “Kar yağıyor ve bu iş gece olmaz.” “Ya onları inandırmamız şart. Bu gece olması lazım! Gece odamda duracağım, sen tam karşıda, mezarlık civarında olacaksın.” “Mesafe çok uzak! Orası ıssız, hem korkarım mezarlıkta.” “Yakında dur da foyamız orya çıksın değil mi, bir koşuda seni enselerler! Bak kızım bu işe birlikte girdik, beni satamazsın.”

Gece oldu ve Songül. Babasına dediği gibi o saatte az kalmıştı. Babası odaya girdi. “Beş dakika sonra mezarlığın oraya gelecek oraya uzay gemisi. Hayri, sigara yaktı. Beş dakikanın dolmasını beklerken Songül gözlerini kapattı, garip el hareketleri yaptı ve bir eliyle işaret etti. “Geliyorlar baba, birazdan uzay gemisinin sarı ışıkları yanacak!” Bu sırada dışardan ses geldi. “Babam, nedir durum?” dedi en büyük oğlu, ses vermeksizin, el ve göz işaretleriyle sormuştu. Hayri, ona “bekle” anlamında el hareketi çaktı. Derken sarı ışık göründü ufukta. Babanın gözleri şokla öne atladı. Ama korkusunu bastırdı. Havada acı soğuk, kar sisi vardı. “Bas evlat! Görüyorsun, tam oraya var!” Büyük oğul elinde çifteli tüfekle fırladı. “Dikkat et oğlum, yanlışlıkla birisini vurma, seni kaçırmak isterlerse sık, seni de kaybetmek istemem. Tabi onlar gerçekse.” Songül’ün bir yeri tutuştu. “Baba, koşulsuz sevgi dolu varlıklara tüfekle gidilmez. Tüfek yanlışlıkla ateş alırsa ölecek abim. Zaten onlar olanları önceden görecektir!” “Sus; kafanı kırarım, bence sen yalan atıyorsun, sahtekar seni! Orada ışık saçmalığını icat eden biri var ve kesin sen yolladın onu oraya. Yarım saat sonra anlarız gerçeği!”

Ertesi gündü. Songül, Zeynep’in evindeydi, odada alçak sesle konuşuyorlardı. “Dondum, yolumu kaybettim. Karda ayak sesi duydum ve sinip beklemeye başladım. Kendi kendine sinirle konuşan abinin sesini duydum, şöyle diyordu: Kız kardeşim cin fikirli, keşke ben de kaçırılsam da kurtulsam bu heriften, beni de etki altına aldılar türünden laflara girsem, yok; beceremem. Anlar. Kaçın uzaylılar kaçın geliyorum! Kapatın ışıkları basın gidin. Havaya bir el ateş etti ve geri dönüp gitti. Sonra ben de başka taraftan tarlalardan bata çıka bir yola çıkayım dedim, yolumu kaybettim, sonra vardım şans eseri doğru tarafa, eve geldim perişan. Senin aptal projen yüzünden donup ölecektim. Suya düştüm, sucuk gibi ıslanıp tir tir titredim. Saatlerim gitti. El fenerim bozuldu. Karanlıkta kar yağarken ilerlemek nasıldı bilemezsin! Ağlayacaktım sinirden!” “Hemen pes etmemelisin!” “Ben bu işte yokum.” “O kadar çalıştık, prova yaptık.” “Kusura bakma ben yokum. Dün ölümden döndüm diyorum; geri zekalı!”

Birkaç gün daha geçti. Evin babası ve annesi yan komşuya misafirliğe gitmişti. Eve çok saygı duyulan, dini söylemleri ve inancı çok güçlü bir yaşlı kadın gelmişti. Sohbet edip çay içerken Mahmut kızının durumundan söz etti, kadın bu işe el atabileceğini, kızını alıp gelmesini söyledi. “İnatçıdır; gelmez.” “Biz hastanın ayağına gitmeliyiz” deyip ayaklandı.

Yaşlı kadın, anne ve baba genç kızın odasına girdi. Duvara yapıştırılmış irili ufaklı beyaz kağıtlarda garip şeyler çizilmiş, çok uzak evrenden, üstün, yüksel bilinçli varlıklardan gelen mesajların çizgisel dökümleri. “Ne bunlar? dedi yaşlı kadın, merhametli, yumuşak sesiyle. “Benle temastaki üstün varlıklar! Diye sert çıktı Songül, cadı gibiydi. Yaşlı kadın o başkaldıran, uyumsuz enerjiyi anında hissetti, aileyi kenara çekti, alçak sesle şöyle dedi; “bu kızın içine bir şeytan girmiş gibi duruyor; ama değil. Gayet farkında. Ona dokunacağım.” “Hacı anne yapma; radyasyon var bende diyor, dokunan kanser olur. Zorlamasak.” “Yemişim radyasyonu. Osuruktan başka şey saçamaz!” Songül’e yanaştı ve hiç çaktırmadan bir Osmanlı tokadı patlattı. “Hani nerde uzaylı varlıklar?!” “Yapmayın; delirdiniz? Anne, baba alın şu deli karıyı başımdan!” Bir tokat daha. “Düdük! Gelip seni kurtarsınlar; görelim! Seni düzenbaz!” Bir tokat daha. O akıl almaz şefkat ve insan sevgisiyle dolup taşan zarif ve ince kadın adeta vahşi bir aslan kesilmiş, genç kıza neler neler diyordu. Onu lafla da pataklıyordu. Çok geçmedi. Songül çok sert, aşılamaz bir kayayla karşılaştığını kavradı, dayaktan kurtulmak için her şeyi itiraf etmeyi düşünmeye başladı, direnci birden giderken; “sakın pes etme kızım, bu bunağı ezip geç, sadece dayan yeter!” “Git başımdan deli karı!” “Bak emerim dişlerim kaburgalarını su gibi içer püskürtüm şaşmış omurganı!” Karı koca şaşkınlıkla birbirine baktı, muhterem hacı anne ne diyordu, anlaşılmazdı, eskiden beri bildikleri ya da dizi ve filmlerdeki klasik cin çıkarma seanslarına hiç benzemiyordu. İlginçti, kızlarının korkuyla yalvaran bakışlarından hizaya geldiğini fark edip seviniyorlardı içlerinden.

“Yaklaş?” Kızgın sokak kedisi gibi tısladı: “Neden? Boşa uğraşma bu numaralar bana sökmez! Avucunu yalarsın! Manyak moruk! Git tedavi ol!” “Yaklaş dedim lafımı ikiletme çok kötüsü olur bak!” “Korkuyorum.” “Korkma kuzum; yaklaş! Kendini bana bırak. Dön arkanı.” Songül, usul usul yaklaştı ve arkasını döndü. Enseden ısırdı aniden, dalgın kuşa atılan kedi gibi atılmıştı. “Ya neden ısırdın?!” dedi acıyla ağlamaklı. Acıyan ensesini tutmuştu. “Ensene evrenin en güzel çiçeklerinin tohumlarını attım, bozuk kafalı! Lahanadan olan o iyilikten birazı var mı sende? Yoksa da ortaya çıkarmak için sabaha kadar vaktim var.” Songül, ağlıyordu acıdan. İşkencenin bitmesi için başladı gerçekleri anlatmaya. Yaşlı kadın başını salladı, “hah şöyle! anlaşacağız senle yavrucuğum.” “Beni yalnız bırakın lütfen hacı anne, Elinizi ayağınızı öpeyim.” “Öyle hemen değil. Düğün yemekleri yapılan kocaman tencereleri bilir misin sanayi tipi tencere derler?” “Bilirim efendim. Küçükken o tencerelerde pişen yemeklere bayılırdım düğünlerde.” “Torunum evleniyor. Üç o tip tencere kadar lahana dolması saracaksın.” Hiç sevmezdi o işi. “Düzgün saramam.” “Saracaksın malzemesi benden.” “Yapamam.” “Ensene evrene çok uzak yıldızlar gibi ışık gibi bambaşka çiçekler eksem sabaha kadar?” “Tamam tamam kabul. Sarma işini yaparım.”

Sonra. Hava henüz kararmıştı. Zeynep Songül’ün evindeydi, odada kız kıza muhabbet ettikten sonra salondaki sobada bir süre ısındılar, içlerinde birlikte vakit geçirmenin ateşi sönmemişlerdi. Songül’ün aklına bir fikir geldi. Kapı önüne çıktılar. Hava çok soğuktu; ama tasaları silen, harekete geçiren bir soğuktu. Evin önündeki ahşap bir kulübe vardı ama duvarların üst kısımları açıktı, burası konserve ve yufka açmak gibi işler içini kullanılırdı. Eskimiş ahşap kokan tarihi kulübede çok zaman geçirmişlerdi. Orada ocak vardı. Tahta parçalarıyla ocağı yaktılar. Patates, havuç, soğan közlemek projesi andan tat almak için mükemmeldi, yemeğe başladıklarında azalan ya da coşkuya kapılan sohbet arada sessizlikle buluşuyor, dış sesler ve içlerindeki sessizliğe gömülüyordu pırıl pırıl zihinleri, huzura, keşfetmeyi umdukları veren şeylere. Bu şafaktaki kırlangıç sürüsü gibiydi. Acıtan soğuk, ateşin fısıltısı, uzaktan ya da yakından gelen, yankılanan evcil ya da yabani hayvan sesleri. Bir sihir içindeydiler nefes nefese olmaktan yan yana olmaktan. Zeynep’in içinden şöyle geçti: “her zaman birimizi bu kadar çok sevebilecek miyiz?” Üzüldü hayat koşullarının bunu mümkün kılmayacağını düşününce, sonsuza dek hatırlayacağım bunları. Kalbimsin!” Dostuna hayranlıkla, aşkla baktı. “Son durumlar nasıl evde?” dedi Zeynep, ama aslında “yediğin muhteşem dayaktan söz etsene?” demek istiyordu, bu ona çok komik geliyordu çünkü. Dostu gücenmesin kızmasın diye ses etmiyordu. “Her şey normale döndü. Kısa sürdü; ama müthiş bir kariyerdi.” Zeynep, kahkaha patlattı: “Kariyer ha? Harbi çok çılgınsın sen. Ben tek başıma; asla böyle şeyler düşünemem ve insanların karşısında oynayamam.” “Çare arayışı işte. Böyle şeyler denememe yol açtı. Kabul; fazla çılgındı. Belki de fazla hızlı gittim. Uçuk kaçık gittim. Süper eğlenceliydi. Beni ezenleri keriz ya da kara muşamba yerine koymak. Ama son hüsran ama. Ben bunu bir başarısızlık olarak değil; bir muazzam deneyim olarak görüyorum. Her neyse, başka ama çılgın olmayan bir yol bulmalı.” Acizliğini, acınasılığını nasıl da asil resmediyordu. Yine güldü Zeynep. “Bunu nesi komik! Bak gülme patatesi yersin kafana!” Songül, başka bir konuya daldı, kasabada yeni tanıştığı, çok sevdiği dostunun evine gitmişti, ev malikane gibiydi, aile çok zengindi, kapıya çok güzel, süslü olgun bir kadın bakmıştı. “Kimi aradın?” diye sordu, sanki hırsız bir hizmetçiye diyordu, ya da lağım kokan biri kapıya gelmişti sanki. “Ne?” dedi Songül, anlayamadı, Kadın jet gibi hızlı konuşuyordu. “Sağır mısın?!” dedi, “neden kapıyı çaldın ne var?!” Sanki çok aşağılık biriyle konuşur gibiydi. “Sakin olun lütfen. Eve haciz işlemi yaptırmak için gelmedim. Ya da içerdeki üç cesedi taşımak için de gelmedim.” “Uzun etme; kapımı neden çaldın, neden beni meşgul ediyorsun?!” Songül; “herhalde ruh hastası?” diye düşünüp ses etmeden gidecekti. Şaşkındı, bakakaldı. Kadın ise cevap hemen gelmediği için onu boğacakmış gibi iki elini açıp havaya kaldırdı. “Ya dur anne; neler oluyor?” dedi bir genç adam geldi içerden, çok güzel görünüyordu, mavi gözler, simsiyah saçlar, uzun boylu. At gibi biriydi. Songül, hemen etkilendi. “Anne, çekil şuradan. Ben hallederim.” Kadın çekilmedi. Genç adam onu tutup arkaya çekti gülerek. “Anne kim o?” dedi genç kız, içerden bağırdı. “Birini mi aradınız?” dedi genç adam. “Evet; Hande’yi soracaktım.” İçerden Hande koşarak geldi kapıya ve ona sarıldı. İçeri geçtiler. “Anne bu yeni arkadaşım Songül.” “A öyle mi, kızım neden kendini ifade etmedin. Madde bağılısı ya da dilenci sandım seni.” “İyi bir kadın” diye düşündü Songül.

Songül, eve sık sık gitmeye başladı ve Hande evde olmadığında abisi Sercan onu içeri davet ediyor, muhabbet ediyorlardı. Sercan kızları peşinden sürükleyen biriydi. Ama onlarla ilgilenmezdi, sürekli kitap okurdu, o güzel kızlar ona aptal gibi görünürdü. Öte yandan giyimine kuşamına dikkat etmeyen, saçları berbat görünen Songül vardı ve bu kız mizahla zeka saçıyordu, taklit yeteneğiyle. Ondan delice hoşlanmaya başlamıştı. Songül’ün fiziksel görüntüsü umurunda değildi. Onu çok ilginç, çekici buluyordu. Anne bunu fark edince bir seferinde şöyle dedi öfkesini gizlemeye çalışarak: “Oğlumdan uzak dursan iyi edersin.” Songül, buna çok içerlemişti. Ama Hande’yle irtibatı kesmemişti. Ama kadın Songül eve gelmesin diye öyle bir surat yapıyordu ki. Songül, pes etmedi. Kadın oğlunu güldüren genç kıza gıcık kapmaya başlamıştı, günün birinde Songül kadının taklidini yaptı, Hande ve Sercan gülmekten ölüyordu, mutfakta yemek yapan anne kulak misafiri oldu olanlara. Onu yolcu ederken; “buraya bir daha adımını atmasan iyi edersin, taklidimi iğrenç yaptın!” dedi. Aslında o da taklidi çok beğenmişti; ama oğlu Songül’le dostluk ötesi ciddi bir ilişkiye savrulmasın diye onu bilerek kırmıştı. Yıkılmıştı Songül; kadını kızgınlıkla ve beddualarla gömdü kalbine. Hande de arayıp sormuyordu, Sercan’dan da ses çıkmıyordu, sonra Sercan’ın yurt dışına üniversiteye gittiğini duydu, Hande de şehirden ayrılmıştı. Songül, kasabada onu gördü, karşıdan geliyordu; yolunu değiştirecekti nerdeyse. Kadın hemen yanaşıp; “ah güzel yavrum nasılsın?! Çok iyi gördüm seni. Müthiş taklitlere devam mı?” Güldü. Şaşırdı Songül. “Devam” dedi soğuk biçimde. “Hata yaptığımı sonradan fark ettim. Bir ara kırdım seni. Oğlanın aklı bir karış havadaydı seninle. Bir gençlik hatası yapmanızdan korktum. Seni hep sevdim; ailen olunca onları korumak istersin. Çok etkileyici biri olduğunu unutma sakın!” Kollarını açtı. Sarıldılar. O an Songül nefret ve beddualarla kalbine gömdüğü kadını oradan çıkardı ve gökyüzüne doğru fırlattı bütün gücüyle.

“Biri vardı” dedi Songül “nişanlanacaktım nerdeyse.” “Kim; anlat, durumları nasıl?” “Felaket kötü. Lağım fareleri gibi sürünüyorlar ama muhteşem parıltıları var.” “Fakiri kapımın önüne koymam, kapımın önünden geçmesin, selam bile vermesin dersin, döndün mü?” Songül, hafif güldü. “Bu başka canım. Her şey iyiydi; ama olmadı. İstediklerimi yaparsa olacaktı. “Ailen mi bozdu işi?” “Onlara ne, bu benim kararım. Kurtulacaktım buralardan. Kamyon şoförü olacak, 25 yaşında. Ehliyet alması lazım. Bir bakışta beğeneceğin biri değil. İdare eder biri. Ama iyi biri. Adı Gitme.” “Duyduğum en ilginç isim. Gitme ha, soyadı da ‘Kal’ olsaydı, ‘Gitme Kal’ süper olurdu.” Uzun bir süre güldüler. “Yıllardır benim gibi birisini arıyormuş annesi.” “Hacı anneden ne haber?” dedi gülerek, “Isırırım dişlerim ensesini su gibi içer püskürtürüm omurgasını!” Songül, çocuk gibi güldü: “Hayatta son görmek isteyeceğim kişi Hacı Anne.” “Nasıl gidiyor el alıştırması?” “Vallahi annem çok hızlandığım söyledi. Lezzeti de iyiymiş. Yaz geline kadar ustalaşırım lahana sarma işinde.” Songül, komşusunun yardım istemesiyle uzak bir köye yardıma gitmişti, tarlada çok iş vardı, Gitme’yle iş sırasında tanışmıştı, Gitme kız kardeşiyle gelmişti yardıma. Çarçabuk kaynaştı cılız kızla Songül. Onun ezik yanını yanık bakan kara bakışını sevmişti, sessiz ve gayretli çalışmasını. Diğer kızlar kadınlar Songül’ün şaka ve esprilerini algılayamıyor ya da onu tımarhanelik tip olarak görüyordu, “aman bulaşmayalım”, ama cılız kız ve abisi gülüyor ve ona ortaklık ediyordu, sanki dost, çete olmuşlar gibi. Geçen günler sonunda dost olmuşlardı. Cılız kız Mesude, ne kadar zorlanırsa zorlansın iradeliydi, şaşmazdı iradesi, kaytarmaz, sapmaz, şaşırmaz ve sakince hedefini bitirmeye yönelirdi, pek de konuşmazdı, Songül ondaki bu ulu özelliklere hayran kalmıştı. Ayrıca Mesude ona iş konusunda rehber oluyor, arada ona bir iki laf diyor, gülümsüyordu, kıkır kıkır gülmeden edemiyordu, Songül ise onu neden güldüğünü bilemiyor; ama onun gülüşünden mutlu oluyordu, işe çok konsantre olmuş ve bu yüzden yüzü hiç gülmez Mesude’nin gülmesi büyüleyici geliyordu ona. Songül çok sevmişti onu, tozlu, yemyeşil mısır tarlasında mısır söküyorlardı ve birbirlerinden güç alıyorlardı arada ettikleri kısacık sohbetlerle. Kalın, boylarını kat kat aşan mısır sapları arasına gömülmüşlerdi. Ayıklanan mısırlar çuvallara atılıyordu. Bunlar pazarda satılacaktı ya da tüccara verilecek, başka şehirlerde satılacaktı, sahillerde ya da başka işletmelere. Mısır sapları arasında bazen birbirlerini kaybediyorlardı. Songül, onun ensesine vurup kaçıyor, saklanıyordu. Güneş yer yer kızgındı ve mısırların arasından onlara ulaşıyordu yer yer, çalışmak sıkıcı olabiliyordu, Mesude su alıp geldiğinde ilk Songül’e uzatmıştı bardağı “içer misin?” Diğerleri sormazdı. Mesude sarılası öpülesi bir kızdı ve diğerlerinden farkını hemen belli ediyordu, içi çok onaylamıştı onu. Çok zarif, etkili ve tatlı bir şey saçıyordu. “Sen fark etmiyorlar; ama çok güçlü bir ışık saçıyorsun!” demişti Songül ona. Mesude, bir paket çikolata ya da devasa bir buket çiçek almış gibi ya dünyayı ona vermişsin gibi duygulanıp sevinmişti. Benzersiz bir akım almıştı bu sözlerden. Kimse ona böyle sözler söylememişti. Hep o sözleri düşünüyor ve Songül’e göz atıyordu sempatiyle, çocuk gibi seviniyor, hep aynı şeyi düşünüyordu. Mesude, sessiz bir yumruk gibi bir kızdı, çalışkandı, herkes onu severdi, kimseyle yakın temasa, dostluğa girmez, gerektiği kadar konuşurdu. Ama Songül o tavrını yerle bir etmişti. Ona engel olmayı beceremiyor ve istemiyordu, ona kapılmak içinde baskıladığı genç kıza yol veriyordu adeta, o çılgına uymak, deli deli düşüncelerini ya da sıradan sözlerini dinlemek eğlenceliydi. Mesude, onu eve oturmaya ya da yemek yemeye davet etti günün birinde: “Annem çok güzel yemekler yapar.” Abisi de onu desteklemişti.

Tek katlı ev çok eskiydi, ahşap evin bir kısmı sonradan tuğladan yapılmış ve içi dışı sıvasızdı, döşeme yoktu yerde, eski püskü leş gibi kilimler serilmişti, duvardaki ocak kocaman ve simsiyahtı, olduğu yer, ev duman is kokuyordu. 55 yaşlarında bir kadın ocak yanına oturmuş katmer pişiriyordu saç üstünde. Ön iki dişi vardı sadece. Songül onu selamlayınca kadın kollarını açmıştı, sarıldılar. Konuk, sadece iki dişi kalmış yüzü buıruş buruş kadına bir efsaneye bakar gibi bakıyordu. Gülünç gözüküyordu kadın, çok da tatlı. Kadın gerçek yaşından fazla gösteriyordu, bir ayağı topladı fazla iş yapamadığından dert yandı, bir de nene vardı, 80 yaşında olmalı, o da genelde oturur, titrek biçimde bastonuyla kapıya zor giderdi,

İki arızalı, soğuk metal bakışlı kız vardı. Biri 20 diğeri 18 yaşında. Sürekli sigara içip izmaritleri de yere atıyorlardı, zihinlerinde doğuştan bir arıza olmadığı şeytan gibi Songül’ü gözden geçirdiklerinden belliydi, Songül korktu onlardan, “tam pataklamam gereken insanlar” diye düşündü, “hoş geldin demediler!” Hiç haz etmedi, durduk yere kavga çıkarmaktan hoşlanan kabadayı tiplere benziyorlardı. İş güç yaptıkları yoktu, çok sessizdiler, en çok kendi aralarında konuşuyorlardı; ama Songül çarçabuk onların kilidini açmayı başarıp onları güldürmüştü. Birinin ona sırıtmasından, diğerinin de mavi eteğine hayranlıkla baktığından ilham almış, onlara dostça sokulup bir şeyler anlatmaya başlamıştı. Songül’ün büyük umutları olmasa bile bir umudu vardı, bu eve gelin gelmek hiç cazip görünmemişti gözüne. Ama başta şöyle düşünmüştü: “Bahçıvan bir gülün bin dikenine katlanır.” Pek uzun sürmedi bu düşünce. O iki kız asi, tembel, buyurgan, hizmet bekleyen tipler, “görümcelerim lanet, kesin dövüş çıkar, döver atarım bunları evden. Ya hırsımı kocamdan çıkarırım artık.” Annenin topallığı acı verici, iş gücü çok sınırlı. Titrek ve hayalet gibi bakan ve hizmet bekleyen nene var, onun da desteğe yardıma ihtiyacı var. “Bu evin güçlü bir devrime dönüşüme ihtiyacı vardı, “belki hallederim başarırım ya da basar giderim en çok yıldığım anda” diye düşündü.

Sonra yine gitti eve Songül. Anne soğan kavurmuştu. Kuru soğanı zeytinyağıyla kavurmuştu. Hepsi bu. Ekmek, çay, baharat filan yok. Yemeye başladı ve tadını çok beğendi. Çay neden yok, iki deli bakışlı kızın elinde çay bardakları var, neden bana getirmediler? Sonra çayın bittiğini anladı.

Bir daha gitti o eve. Bu kez patates haşlaması vardı yemekte. Evin bahçe yapılacak alanı var; ama uğraşan yok. Öyle ya da böyle güçlü bir hayat sevinci, hayatta kalma içgüdüsü çok güçlüydü bu evde. İçindekilerden her şeyden hissediliyordu. Perişandılar; ama güç vardı, ağlayıp sızlamıyorlardı. Gülmeleri güçlü ve parlaktı. Neşeye gelince iyisinden veriyorlardı karşı tarafa. Makara yapmasını iyi biliyorlardı. Sefaletlerini görmezden geliyorlar, buna hiç takılmayıp birbirlerine güç veriyorlardı. Annelerinde dini söylemler, sıkıntıya sabırla inançla katlanmak gibi bakış açıları güçlüydü ama diğerleri uçuktu bu konuda. Songül, eve yiyecek bir şeyler getirmeye başladı. Patates domates gibi. Yazlık sebzeler işte. Gitme şöyle diyordu: “Koşullar gözüne hoş görünmeyebilir ama geçici. Ehliyet alınca işe başlayacağım. Uluslar arası tır şoförü olacağım. Engeller zorluklar aşılır yeter ki insan azimli olsun.” Songül bu sözlere destekleyen bir gülümsemeyle yanıt verdi: “Dilerim.” Tuhaf iki kız kardeşi sürekli içmekten o hale gelmiş. Biyonik insan gibi olmuşlardı. Aslında normaldiler. İçmeyi bırakmışlar. Gerçeklere uyum sürecinde zorlanıyorlarmış. En basit zorlanmada içmek istiyorlarmış. Songül hepsini ayrı ayrı sevip bağrına basmıştı, sonsuza dek bu evde yaşasam ve ne çekiyorlarsa ben de onlarla çeksem, ne savaş veriyorlarsa ben de onlarla savaşsam, ne kaybediyorlarsa ben de onlarla kaybetsem diye düşüncelere, bir iyiliğe savrulmuştu. Ama olacak şey değildi bu. Onu bir yönü, kendi hayatı, idealleri vardı. Songül “o eve bir daha gitmesem iyi olacak” diye düşünmüştü; ama oradakilerle her biriyle güzel bir bağlantı kurmuştu, Gitme’yle de bir şey olacağı yoktu, çünkü kaybeden bir takımda, küme düşen bir takımda kim olmak ister. Birçok kız abartacak olursak Nba (enbiey,) gibi bir aileye gelin gitmek ister. En basit ve sıradan olana da razıdır acı çektirmeyeceklerse. Başta cazip görünen Gitme’yi yuva kurma işi olacak gibi görünmemeye başladı, onu ustalıkla avutup; “Kamyon ya da tır şoförü kocayı bekleyememen evde kuş gibi” diyordu, “Sıkılırım, kafayı yerim.” Makaraya vurmuştu işi. “Görümcelerin sana yardımcı olur, yalnızlık hissetmezsin.” “Onların kafasının etini yerim; daralırlar. Birlikte alem yapmaya kalkarsak biteriz.” Güldü Gitme: “Sırt sırta verirsiniz bence. Birlikten güç doğar, seni çok seviyorlar.” “Seviyorlar biliyorum; ama bu eve gelin gelsem evi çekip çeviren olacağım, sevmek başka, iş yapmak başka. Nene sabahın köründe uyanıyor, ona kahvaltı veren yokmuş, bir kuru ekmek alabiliyorsa yermiş namaz kılarmış. Hani nerde ona sıcak çay ya da süt peynir filan verecek olan. Görümcelerim dana gibi uyuyormuş öğlene kadar. Olmaz böyle! Ben öğlene kadar hiç uyumam, hadi gelin evin arkasını güzel bir bahçe yapalım desem çalışırlar mı, kaytarırlar, ve tepem atar, canlarına ot tıkarım! Sen uzaklarda bir tır sürersin; ama seni arar gaza getirirler, evde terör estiriyor derler, gelirsin tartışmaya başlarız, ne bağırıyorsun büyütme dersin, kız kardeşlerine arka çıkarsın; burasını Nazi çalışma kampına çevirmene lüzum yok, biraz sakin ol dersin. Ama o zaman ayaklarına sıkarım bak! Ya da elime ne geçirirsem kafana atarım.” “Öğretirsin yumuşak biçimde.” “Ben bunlara disiplini öğretene kadar anam ağlar. Dayanamaz dalarım parçalarım! Ne zaman, bir şey derim güzelce; kötü kötü konuşurlar ya da dalgaya başlarlar; kesin kaplan gibi dalar parçalarım.”

İlişkileri sağlam, sonsuz bir dostluğa kaymaya başlamıştı. Yaşama bakışları, fikir ayrılıkları vardı. Sonra Gitme tarlada yardım eden kızların en güzeli; ama en ot, en ürkek olanıyla ilgili şeyler anlatmaya başladı, Songül’e onunla ilgili ya da başka şeylerle ilgili kalbini içini açıyor, Songül de zekasıyla ona bir şeyler söylüyor, akıl ve fikir verip onun zihnini içini açıyordu, şakalarla, ona kız tavlama taktikleri veriyordu, aralarındaki şey güzel, eğlenceli ve sarsılmaz bir kankalığa dönmüştü.

O sıkıntıyla büyülü evdeydi yine Songül. Efsane içtenliği ve gülümsemesiyle evin annesi onu bu kez daha sıcak karşıladı, “canım kızım! Sen bizden oldun, bizle kal gitme hiçbir yere” diyordu ona şakayla. “Senin için neler neler yaptım!” diyordu, kıymalı patates, pilav pişirmişti, yoğurt, salata, katmer vardı. Çok mutluydu, Songül onu ilk kez böyle mutlu görüyordu. Ona ve diğerlerine ufak tefek hediyeler almıştı. Çorap, toka, bisküvi gibi şeyler… köy köy gezen seyyar satıcıdan almıştı. Çaydanlık, leğen, yumurta tavası. Diğer kızlar kadınlar da para katmıştı. Kadın dünyayı satın almış gibi sevindi, sevinçten ağladı. Ona kimsenin böyle hediyeler getirmediğini söyledi. O sürekli sigara içen iki kız da çok sevinmişti, “sen bizim kardeşimizin artık! Sensiz olamayız” diyorlardı, birkaç gündür evde iş yapmaya başlamışlar. Hastaneye gideceklermiş kontrole, içkiyi bırakmak için bir süre yatmışlar hastanede, kurtulacaklarmış, faydalı işler yapacaklarmış. Yanlış arkadaşlara uymuşlar yoldan çıkmışlar. “Bunlar da kendilerini bir kurtarsa” diye söyledi anneleri, “Evlilik bir kızın ya hayatını karartır ya da aydınlatır. Çok dua ediyorum akılı uslu olsunlar ve namuslu düzgün adamların eline düşsünler.” Tabi kızlar evlenmeyi düşünmüyor: “Ne evlenmesi, çalışacağız!” Diyorlar. Diyorlar ama buralarda bu evde neler çektiklerini tek kendileri bilirdi, düşünüp dururlardı, kaderim geleceğim ne olacak, tarlalarda çalışarak iyi bir gelecek sahibi olmayacağım, şehre gitsem, gitsek… Cesaretleri yok. Anne izin vermez. Gittik diyelim iş bulabilecek miyim, görücü usulü evlendim diyelim, nasıl bir adamla yuva kuracağım. Beni boyunduruk altına alır kesin, başlarda cici gözükür, çalışmaz etmezse, dayakçı biriyse. Endişeleri yıllar içinde geçerken pıırl pırıl gençlik enerjileri, heyecan ve kaprisleri ve şımarıklıkları işe boğulmak istenir. Diyelim ki sevdikleriyle evlendiler, adam sonradan yan çizerse…ne olacak? Adam çalışmayı sevmeyen biriyse evin yükünü çekmek zorunda kalırsın ya da boşanırsın, çocuklar vardır dört beş tane, onlara bakacağım derken ömrün çürür. Bakış açıları şöyle der kimi zaman: Ya ben önce bu cehennem evden çıkayım da. Kazandığım para eve gidiyor masraflara. Ayrı eve çıksam para biriktiririm. Önce bu cehennemi terk etmeliyim. Gerisi kolaydır. Şehirde çalışana iş çok. Üstelik tarım işçiliği kadar zor olmayan ne çok iş vardır. Ama kendileri de bu düşüncelere inanacak kadar cesur değillerdir. Kasabada tanıştığı sağlam görünen dul bir kadınla, evinde takıla takıla içmeye başlamışlar, alkolik olmuşlardı. O atılım yapmakla ilgili fikirleri de dul kadından alıyorlardı, sonra kadının bir erkek dostu kız kardeşlere sulanıp taciz etmeye kalktı evde, ikisi içkili adamı pata küte dövdü, ev sahibi kadın adamı kurtarmak istedi, o da dayaktan payına düşeni aldı, kızlar çok kızgındı. O kadınla irtibatı kestiler bu olayla.

Ateş sönmek üzereydi, Songül içinde kalan patates ve diğer sebzeleri tabağa koydu, içeri gidecekti, durdu, tabağı ters duran eski tenekenin üstüne koydu, sigara yaktı. Sigarası bitene kadar konuştu. Sonra birbirlerine sarıldılar. Zeynep oradan cennetten çıkar gibi mutlu ayrıldı, karanlık yolda soğuk akşamda adımları hızlıydı.

NOT: Bu öykünün yer aldığı romanı merak edip okumak isteyenler tıklasın: Bu öyküyü romana çevireceğim, taslağını yazdım, "Songül ve Böceksi Bebek" çok ciddi bir korku gerilim romanı edilmeye değer. Tabi okuduğunuz öyküde mizah var, onların hepsi budanacak roman halinde.

https://izedebiyat.com/yapit/kacis-james-brown

not 2: şu öyküme bir göz atın: insanın yalnızlığı ve saplantılı duyguları üzerine bir çalışma, içinde aşk var, sorun da buradan patlar hep zaten:

https://www.izedebiyat.com/yapit/saplantili_ask_ve_yapayalniz_gunler

Yorumlar

Başa Dön