"En iyi edebiyat, okuyucunun 'Bunu ben de yazabilirdim!' diye düşündüğü, ama asla yazamadığı edebiyattır." - Oscar Wilde"

Otostopçu

Karanlık bir yolda terk edilen Melek, içki ve tartışmanın ardından beklenmedik bir huzur bulur. Gökyüzü ve doğa ona hayatın güzelliğini hatırlatırken, yoldan geçen bir tır şoförünün dikkatini çeker. Hayatın zorluklarına rağmen anı yaşamayı bilen bu kadının hikâyesi, zorluklarla başa çıkma ve her durumda iyilik bulabilme yeteneğini anlatıyor. Gerilim ve umudun bir arada olduğu gecede, Melek'in yolu nereye çıkacak?

yazı resim

Melek, az önce araçta sohbet ettiği arkadaşı zifiri karanlıkta yolun kenarında bırakmıştı, tartışmışlardı, ikisi de çok içmişti. Nimet araçla gözden kaybolunca ıssız karanlıkta Nimet şaşkın ve alt üst olmuş ruh haliyle sigara yakıp bir araç gelmesini beklemeye başladı, şehirler arası yoldu. Siniri geçmemişti: ama açık hava, yıldızlar ve gökyüzündeki ay, yaz esintisi onu çarçabuk sakinleştirdi, hayattan tat almasını bilirdi, çılgınca bir iyilik hissetti kalbinde, nefes alabildiğine şükretti, bu anı yaşayabildiğine. Gün görmüş yani feleğin çemberinden geçmiş insanlar böyledir. İyi hissetmesini çarçabuk becerirler durum ne olursa olsun.

Tır şoförü, yolun kenarında duran beyaz mini etekli, derin dekolteli dev gibi kadını görünce yavaşladı, bu moruk kendini bildi bileli kadınlara açlığı bir türlü bitmemişti. Öte yandan birkaç saat önce meyhanedeydi; etli butlu, ve bebek suratlı 2, 11 metrelik kadını çok çirkin ve sıska bir adamın masasında görmüştü, onunla konuşmayı çok istemişti; ama konsomatris bekleyen başka masalara gitmeliydi ve yaşlı adam sırasını beklemeliydi. Garsonla girdiği kısa sohbette o kadının medyum yeteneklerine sahip olduğunu öğrenmiş, bu işi sıkı, sağlam yaptığını duyunca kafasında olan bazı şeyleri ona anlatabileceğini düşünmüştü, hemen onu görmek istemiş, ısrar etmişti, “yolum var, gelsin, gitmem lazım, parasını fazlasıyla veririm.” Gelen yanıt şu oldu: “Ya sabırla beklesin ya da yarın gelsin, olmadı; kaderin tasarladığı tarihte” diye haber yollamıştı konsomatris kadın, oysa yaşlı adam kısa bir süreliğine buradaydı, duyduklarından çok etkilenmişti, garson konsomatrisin yeteneğini çok övmüştü. Küçük çocuk gibi heyecanlanmış ve sabırsızlık içindeydi. Oysa biraz güzel bir yemek yiyip eğlenen insanları kadınları seyredip kendini düzgün bir insan gibi hissedip yoluna devam edecekti. Ama dev kadını görünce her şey değişmişti. Onunla yüz yüze gelip gözlerinin içine bakmayı çok arzulamıştı. Normalde amacı kafa dağıtmak, yemek yemekti. Atmosfer değişimi ona çok iyi gelirdi. Müzikli, insan şakırdamalarının olduğu böyle yerlerde iyi hissederdi. Yalnızlığından kurtulurdu kısa bir süre olsa da. Konsomatris yanına gelmeyince çok üzülmüştü; adeta yıkılmıştı, iştahı kaçtı, yemek yiyemedi, isteyecek hali kalmamıştı, ağlayacak kadar üzgündü, biraz çerez yedi, biraz etrafı izleyip kendini, yaşamını unutunca çay içip kalktı masadan. Kafası çok bozulmuştu, içmeyi düşündü, İçki içecekti, içip “kadın neden masama gelmedi!” diye sapıtıp olay çıkarmaktan korkmuş, çay içmişti.

Park halindeki tırının yanına geldi. Simsiyahtı her şey. Gökyüzündeki inci taneleri gibi parlak yıldızlar ve ay hariç, uzakta meyhanenin neon ışıkları, usul usul yayılan bir kadın şarkıcının üzgün şarkısı duyuluyordu. Bir ağustos böceği mağrur biçimde ötüyordu. Canı sıkılarak tırın kapısını açtı ve yeni bir sigara yaktı. Bir dua okudu içinden. Kontak Anahtarını çevirdi. Radyoyu açtı. Yalnızlığın acısını hissetti. Yaşamaktan bıkkındı. Konuşmayı çok arzuladığı kadını düşündü. Aniden ağlamaya başladı. Düşüncelere daldı. Yarım saat uyuyayım diye düşündü, üstüne bir yorgunluk çökmüştü. Sonra aniden uyandı, kendini bütün yorgunluğunu ve bıkkınlığını attığını hissetti. İki saat geçmişti. Geç kalmıştı. Ama şafağın sökmesi epey sürerdi. Vakti vardı, plastik şişeden su içti, tırdan indi, yüzünü yıkardı, çişini yaptı ileriye, tıra binmeden sigara yaktı, harika hissediyordu. Tırı hareket ettirdi. Epey bir süre sonra yolun kenarından bekleyen, durması için el kol işaretleri yapan konsomatris kadını görünce gözlerine inanamadı, hayal gördüğünü, bunun az sonra yok olacağını düşündü. Ama hayal kaybolmuyordu, tırı kadının yanında durdurdu.

Melek, dostu olan kadınla bir dal sigara istemiş ve bundan kavga patlak vermişti. “Bu üçüncü oluyor!” diye terslemişti Nimet. “Bir yerine mi battı canım? Özel bölgene battı sanki?” Güldü. Öfkeli öfkeli süzdü onu: “Kendi sigaranı kendin al! Paran var! Aç köpeğin teki değilsin ki!” “Seninki hoşuma gitti. İstedim. Neden parladın bana!? Beni kırdığına değdi mi?” Ağlayacak gibiydi. “Hep aynısını yapıyorsun çünkü. Sorun sigara vermem değil. Ama vermek ters geliyor. Sonra tam sigara yakacağım. Bakıyorum paket bitmiş. Diyorum sonra o istemeseydi şimdi sigara yakıyor olurdum. Bak güzelim. Başkasının diş fırçası kullanılmazsa sigarası da bence bunun gibi bir şey. O at kafan almıyor herhalde. Senin sigaranın kokusu, sen yakınca büyülü geliyor burnuma… ve içimi hoşuma gittiği için isterim. Eleştiri ötesi bombok söylemini daha önce dile getirseydin sana bir karton sigara alırdım. Çok uzatma da ver bir dal sigara ve bu gereksiz tartışmayı unutalım canımın içi.” O taş kafan neden almıyor acaba? İzah ettim ne diye ısrar ediyorsun. Defol çık git arabamdan! Pis sarhoş! Yarın kafan ayılınca ararsın beni.” “Sıçarım arabana be! Kenara çek; orospu!” Araçtan inmeden çantasını çok sert biçimde 42 yaşındaki şoförün suratına çarptı. “Ayh! Ahhh! Off!”” “İnsan ol. Maddeci olma. Beni kırdığına değmez şekerciğim!” “Sana bir daha selam vermem!” derken yamulan yüzünü acısını hissediyordu, iki eliyle yüzünü tutmuş inliyordu acıyla. Ağlamaklı konuşuyordu. “Adi karı! Suratıma vurman gerekli miydi? İnsan gibi araçtan insen olmaz mıydı?” “Burada hayvan olan sensin! Beni indirdiğin yere bir bakar mısın? İn cin top oynuyor. Eve kim getirecek beni?” “Onu çantana sor! O sana yardım eder. O çantayı suratıma indirmesen yine affederdim seni.” “Kes be! Bir daha muhatap olma benle!” Kapıyı çok sert kapattı. Bir tekme attı. Aracın kaporta yamuldu. “Ya neden vurdun!?” Epey para tutmaz masrafı. Ama kırmızı araç yeni alındı. Kadın gazladı; ama yüzündeki uyuşma gitmemişti, küfürler yağdırıyordu, yüzü darbeyle kızarmıştı; çünkü Meleğin el çantasında kalın camdan parfüm şişesi vardı. Tam onun köşesi surata yumruk gibi çarpmıştı. Suratına çantanın geldiği fark edip uzun tırnaklı elleriyle perdeleme yapmak istemişti; ama Melek hızlıydı. İleri geri çanta tutan elini hareket ettirip onun boşluğunu yakalayıp indirmişti çantayı. Birkaç dakika geçti. Gözden süratle kaybolan araç göründü yeniden, Melek aracın hızlı biçimde geri geldiğini fark etti şans eseri, şaşırdı, “ya beni ezecek ya da beni alacak araca” diye düşündü, iki duruma da hazırlandı, çantasından biber gazını çıkardı. Şoför aracı iyice yavaşlattı. Aralık camdan dedi ki: “Atla” dedi, Seni evine bırakayım. İçim acıdı. Seni bu ıssız yerde yapayalnız bırakamam.” Güldü: “Aferin sana! Yola gel şöyle” dedi Melek, yine güldü, kapıyı açıp bir bacağını aracın içerine atarken şoförün silah doğrulttuğunu fark edip kendini geri savurdu, biber gazını püskürttü, kurşun sesleri duydu, “bam! Bam! bam!” Biber gazını yanlışlıkla kendi yüzüne, bir gözüne püskürtmüştü, gözleri yanıyordu, solunum çok acıydı, hemen çantasından bıçağını çıkardı ve diğeri ateş etmeye devam ederken lastiğe sapladı bıçağı, “possss!” sesi geldi, mermi sesleri kesilmemişti. Aracın yanından kaçıp karanlığa doğru koştu, tarlada diz çöküp saklandı. Diğeri ise araçtan çıkmıştı, son kurşunu da onun olduğunu düşündüğü noktaya sıktı ve şarjörü değiştirdi, öfkeli öfkeli nefes alıp verdi: “Seni bir elime geçirirsem doğduğuna pişman edeceğim tatlım! Gözüme bir daha gözükme sakın!” Sigara yaktı, gidip lastiğe baktı. İçi acıdı. Havaya birkaç el ateş etti. “Bir daha karşıma çıkma. Seni öldürürüm kızım!” “Kendine gel. Sapıtma! Araca bin, evine git ve uyu!” “Bana silah sıktığın için benim seni öldürmem lazım. Ölebilirdim!” “Haklısın. Ama delirttin. Ben gidiyorum. Bir süre görüşmesek iyi olur.” “Katılırım.”

Aradan geçen zaman ve soğuyan yürekle düşünüyordu: Bu çok değer verdiği dostuyla yaşadıkları gözüne saçma sapan geliyordu, eh işte, içki etkisiydi bu olayın patlak vermesi, sinirleri bozuktu, kalbi acıyordu: “Keşke sert çıkmasan diye düşünüyordu, kadın haklı.” Ama zoruna gitmişti söylenenler. Bir gözü çok sızlıyordu. Su şişesi araçta kalmıştı. Çok susamıştı. Bu kırsal yerde bu saatlerde araç çok zor geçer, tek tük, üzülerek, kendine kızarak yolun kenarındaki çimene oturdu, ağlıyordu, annesini hatırladı, annesini 12 yaşında kaybetmişti, uzun zamandır onu hatırlamamıştı, kanlı gözyaşları dökmeye başladı, nicedir onu tapteze hatırlamamıştı, karanlıkta bir noktada ışıklar içinde sanki annesi gördü, parlak mavi gözleriyle ve şefkatli yüzüyle. Bazlarının anne acısı hiçbir zaman unutulmaz. İçinde bir dinamit dağı taşımak gibidir, hatırlayınca ruhunun bütün çayırları tutuşur. Hıçkıra hıçkıra ağlamıştı, uzaklardan süzülüp gelen öfkeli bir köpek havlaması, dertli bir eşek anırması dikkatini çekti, burnunu çekti, yüzünü elbisesinin koluna sildi, şimdi iyiydi, bu ılık taşra gecesinin ilerleyen saatleri yaklaşırken, bu cehennem taşra kasabasından nasıl kurtulacaktı, dengi bir adamla evlenme sevdasıyla gelmişti buralara, geliş o geliş. Aslında buradan gerçekten gitmek isterse giderdi, burada huzur bulmuştu, burada şehirde olan şeylerden, canavarlıklardan yoktu. Burada yaşadığı evi seviyordu, bahçeli ev tek katlıydı, evin arkasındaki bahçe çok büyüktü, ön taraftaki de. Bahçe çeşit çeşit meyve ağaçlarıyla doluydu. Evin sahibi yurt dışında yaşıyordu, yıllardır buraya gelmiyordu, evin kirası çok azdı, Meleğin şehirde böyle tatlı bir ev bulup tutması imkansızdı. Bahçe ona ferahlık verirdi. Kafası sürekli bahar ayını yaşıyormuş gibi sevecendi. Medyumluğa dair şeyleri de burada ortaya çıkmıştı, buraya geldiğinde çok güzel gidiyordu her şey, evlenmek istediği adam aniden çıkmıştı hayatından ve onun yerini yaşlı adam almıştı, bu adam hayvan tüccarıydı, yumuşak başlı iyi bir adamdı, yaşlıydı; ama çakı gibiydi, varlıklıydı, düğün yapacaklardı; adam oğluyla ava çıktığından uçurumdan düşüp öldü. Oğlu babasının evlenmesine karşıydı, belki de onu uçuruma o itmişti. Çünkü yaşlı adam bir kere bile ava çıktığından, av sevgisinden söz etmemişti. Polis oğlu hiç suçlanmadı. Karakola gidip şüphelendiği şeyleri anlatınca komiser ona inanmadı, onun zengin yaşlı adamı sömüren fahişe olarak bilirdi. Kadına sulandı, “yemeğe çıkarayım seni; güzel şeylerden konuşalım” diye sulandığını çaktırmamaya çalıştı niyetini, kibar kibar moral verici laflar etti. Ağlayarak derdini anlatan kadının koruyucusu olacağını söylüyordu; ama hepsi yalandı. Melek bu adamın ne mal olduğunu anlayıp kibarca teşekkür edip oradan ayrıldı, saf salak gibi görünmek istedi ve başardı da. Komiserden tiksindi, nefret etti; ama hiç çaktırmadı, ona içinden çok küfür etti, günün birinde denk gelirse ondan intikam alacaktı söyledikleri için. O ölüm olayını araştırmadığı için. Melek, alt üst olmuştu, kendini öldürmeyi düşünüyordu, delirmiş gibiydi ve her gece mucize gibi rüyalar görüyordu, ona bakan ve para veren biri yoktu, kiralık evin parasını sevgilisi karşılıyordu, sevgilisinin onu götürdüğü meyhaneye gidip içmeye başladı ve içki parasını ödemek için müşterilerin masalarına gidip onlarla sohbet etmeye başladı. Onunla sohbet etmek için can atan erkek çoktu; sonra iş değişti, sadece içki parasına değil, oranın yüksek parayla çalışan bir elamanı olmuştu. Daha fazla müşteri çekip onları etkileyebilmek için gördüğü rüyalardan esinlendi. ‘Medyum’ lakabını kullanmaya başladı. Böyle çok havalıydı ve yalana dolan hiç başvurmadı; sezgilerini, tahminlerini sıralıyordu, içine doğan şeyleri söylüyordu. İçine bir şey gelmediğinde bunu da söylüyordu. Aslında sezgilerinin iyi çalışmasını da karşısındaki belirliyordu, iyi bir adam varsa karşısında; onu hissediyor, bülbül gibi bir şeyler söylüyordu; ama ona moral verecek şeyler diyordu. Çare arayan insanlara moral verirdi, genelde böyle neşe verirdi, insanların kafasını dağıtmasını sağlardı, (insanlar bunu tek başlarına asla beceremez) Karşısındakini tedavi eden bir doktor gibiydi. Hoş hissettirirdi gelenlere kendilerini. Çocuklaşırdı mesela. Cilve yapardı. Birden seksileşirdi. Aniden tatlı biçimde gülerdi. Sinirlenir, karşısındakini lafla haşlardı. Soğuk mesafe koyar ama birden kedi gibi aşka sokulurdu. Oyunlar oynardı. Felsefe yapardı. Bunlar için para almazdı. Ama belli bir miktar içki şişesi açtırırdı müşteri. İçkiyi bitirsin ya da bitirmesin. Belli bir süre kalırdı o masada. Sonra diğer bekleyen masadaki adamla konuşmaya geçerdi. Bazen karşısındaki adamla korkunç şeyler görürdü; ama kimseye söyleyemezdi bunları. Bazılarından korkardı. Onlar çok kötü elektrik yayarlardı. Katil, tecavüzcü, sapık. Şerefsiz. Bu tipler çok nadiren çıkardı karşısına.

Geçen yılın yaz ayı gelmişti buraya, kısa boylu ama yürekli bulduğu adamla sevgiliydi; ama sevgilisi kısa bir süre sonra başka bir kadın bulup onunla kaçıp gitmişti. Kaçan sevgilisinin dostu yaşlı adamla sevgili olmuştu sonra. Hep tek bir hayali vardı, bir arsa tarla alıp ev yaptırmak. Beton ya da bungolow. Tek ciddi hayali buydu. Şehirde birçok iş yapmıştı. Çeşitli zor işlerde yılları geçirmişti. Sonra tuhafiye ve parfümeri dükkanı işletmişti. İflas edince dost çevresinden teklif aldı ve marka ürünler satan bir giyim mağazasında müdürlük yapmıştı sonra. Düzgün bir adam hiç çıkmamıştı karşısına. Hepsi cinsellik peşindeydi. Utanmaz tiplerdi bunlar. 2 yıl zorlama süren evliliğine hiç değinmeyelim. Onu elde etmek isteyen adamlar namussuz, karaktersiz, aşağılık tiplerdi. Onu cinsel yönden sömürüp bıkınca atmak isterlerdi, parasına göz dikerlerdi, şöyle ortalama ve ömür boyu geçinilecek türden iyi huylu biri bulabilse iyi olurdu, huzur veren biri, huzur! (milyonlarca kadının erkeklerden istediği ve erkeklerin bunu veremediği sihirli şey) kedi gibi huzur veren biri ve köpek gibi sadık; iyice yaşlanmadan. Oturup bir çay içeceğiz, iki lafı kanatlandırıp uçuracağız gökyüzüne, gözlerinin içine bakacağım, gülümseyecek, içimi hissederek, gülecek, usul usul sohbet ilerleyecek, renklenecek. Yağmur sesi gibi huzur veren biri. İşte böyle bir adam mümkün değildi. Umudu vardı; belki bulurdu biraz iyi biri. Kilo verirse de iyi olacaktı; ama onlar zayıf kadından hiç haz etmezdi. Zayıflamayı da bir becerebilse… başladığı diyetler bir haftadan daha uzun sürmezdi, ince görünürse işe yarar eş bulması daha kolay olur diye düşünürdü.

O sevgilisi ona şöyle içini açmıştı aşklarının en tatlı zamanlarında: “Bıktım yoruldum buralardan, orada sakin bir yaşam süreriz bağım bahçem, var kimseye muhtaç olmadan geçiniriz. Bunu da söylemem lazım: Beş yüz dönüm meyve bahçesi… ceviz, elma, erik, şeftali…Çok meyve var… Ne ararsan var. Yılların emeği…” Şehirde içkili restoranı vardı; batmış… Kendi yöresinde boşanan eski nişanlısıyla barıştı, yakınlaştı ve kaçıp gitti. Meğer çeşitli sabıkası kabarıkmış, dolandırıcılık, hırsızlık, tehdit, resmi belgede sahtecilik, tecavüz, hürriyetinden alı koyma..vs. Meğer kesinleşmiş 25 yıl hapis cezası varmış ve polis onu her yerde arıyormuş. “Gel köyüme gidelim” demesi de polise fark edilmemek içinmiş. Ayrıca namussuzun beş yüz dönüm arazisi yokmuş; hasta, rahmetli kocasının üç kuruş emeklisiyle geçinen, çok yaşlı ve sinirli bir anası varmış. Anasının tek katlı evi ve üç dönüm bomboş tarlası.

Yaşlı adam onu uyandırdı, Meleğe arka çıktı. Derken yaşlı adam onu çok beğendiğinden söz edip burada kalmasını önerdi. Kadının korucusu bir melek gibi davranıyordu. Gerçekten yardım sever, cinsellik peşinde koşmayan bir moruğa aşık olmuştu, baba gibiydi onun için. Ama sevgiliydi de. Sürekli ya da hiç cinsellik istemeyip onu hoş tutacak her şeyi sağlıyor, bilgece laflar ediyor, böylece Melek kendini bir ruh taşıyan insan gibi hissedebiliyordu. Evet, yaşlı adam kadın ruhundan çok iyi anlıyordu. Melek arızalı kafasını kalbini düzeltmişti yaşlı dostu sayesinde ve gerekli miktarda büyük bir para kazanırsa… sonra… kendine başka bir yerde bir çiftlik kurma hayaline kapılmıştı.

Burada yıllarca konsomatrislik yaparsa bu parayı biriktirebilirdi. Böyle tatlı bir kolay para kazanma imkanı bulmuşken bu kokuşmuş yeri terk edemezdi. Böylece adeta yeniden doğmuş gibi hisseti ve her gece öyle çabalıyordu meyhanede.

Öte yandan tatlı tatlı; “bırak bu işi, gel ‘biz’ olalım, ben sana istediğin her şeyi alırım, onları senin üstüne yaparım.” diyordu yaşlı adam. Ama kadın işlerin kesinlikle ters gideceğini biliyordu, onu üzmeden bir şeyler diyordu. Onu hoş tutmaya çabalıyordu. Ve çok geçmeden yaşlı adam uçurumdan atılarak öldürüldü.

Karanlıkta yarasalar uçuşuyordu, buralarda akşamları geceleri ortaya çıkarlardı. Melek, yavaşlayan tırı fark edince kurumuş çimenlerin üstünden kalktı, yuvarlandı biraz. Fok balığı gibi Sonunda doğrultu. Yaşlı adam güldü. Kadının beyaz iç çamaşırı görünmüştü. Kolunu kaldırdı, yola çıktı biraz. Tır durdu, cama yanaştı: “Yolda kaldım moruk, beni alır mısın?” “İnerken bana iç çamaşırını hediye edersen olur” diyecekti, kadım binmez diye hemen caydı. “Ne moruğu kız? Aşk olsun!” “Ay çok Af edersin amca” dedi. “Atla.” Melek, araca atladı, kapıyı kapattı. Tır hareket etti. Yaşlı adam meyhanede kaçırdığı fırsatın ayağına gelmesinden dolayı muazzam mutlu hissediyordu. “Beni gasp etmezsin değil mi?” “Yok amcan. Asla. Biber gazı vardı. Sıktım attım. Bıçak vardı. Onu da attım.” “Kadınsın; lazım olur. Atmasaydın.” “Yok amcam; onlar üstündeyse mutlaka bir bok yersin.” “Ya ben sapıksam, sana zarar vereceksem “Yapmazsın amcam. Senin gibi sapıklar tır şoförlüğü mü yapar?” Yaşlı adam gülmeye başladı ve gülmekten ölüyordu. Melek de neden güldüğünü anlamamıştı. Yaşlı adam dedi ki: “ne dediğinin farkında değilsin?” “Nasıl yani?” “Az önce bana farkında olmadan sapık dedin.” “Ay çok özür dilerim amcam. Ağzın bal yesin.” “Yiyecek yiyecek kesinlikle.” Bal olarak gördüğü şey yan koltukta oturan yolcuydu ve yolcu onun nasıl arzulu baktığını fark etmemişti. Melek, uyuya kaldı ve birden korkuyla uyandı. Nerde olduğunu çıkaramadı. Yaşlı adama baktı. Yaşlı adam ise aracı kara yolundan çıkarıp ara bir yolda sürmeye başlamıştı. Melek, kendini bir tehlike içinde hissediyordu; ama bunun ne olduğunu bilemiyordu. Uyku ona iyi gelmiş. Kafası aydınlanmış, dikkatli ve araştırmacı gözlerle yaşlı adama bakıyordu. Kara yolundan çıktıklarını fark etmişti. İçi cız etti. Biber gazı yoktu. Bıçak da yoktu. Yaşlı adamın pis bakışını gördü ve korktu, “eyvah!” dedi, bu yanlış birisi. Kısa bir süre sonra ara yola girdi tır, burası topraktı. Tır yoldan epey uzaklaşmıştı, Meleği bir telaş sardı, şoför yaşlıydı, zararlı birine benzemiyordu, eğer zarar vermeye kalkarsa bu bir deri bir kemik ihtiyarı boğarak rahatça öldürebilirdi, üflesen yere düşerdi, öyle güçsüz görünüyordu. Tır iyice yavaşlamış, şoför dışarıyı inceliyordu sürekli. Melek ise onun düşüncesini, planını çözmeye odaklanmıştı, sakin görünmeye çalışıyordu. Toprak yol artık iyice bozuktu ve tırın burada yol alamayacağı muhakkaktı. Burada yolun iki kenarı ağaçlarla doluydu, çeşme vardı burada, az geride, arkada dere akıyordu, çimenlerle kaplı tarla gibi boş araziydi burası. Yaşlı adam tırdan indi, kontak anahtarını cebine koydu, altında siyah pantolon, üstünde gömlek, onun üstünde kirli beyaz ceket vardı, boynunda asılı muska. Tırın kapısını açtı: geldik; “İnebilirsin.” Kadın ona tedirgin gözlerle baktı. Son nefesini vereceğin yere mi? Yaşlı adam güldü; “Sana tecavüz edeceğimi mi düşünüyorsun? Çok kırılırım. Baksana şu halime. Sapığa benziyor muyum, sapıklar başka alemlerde gezer ve tır şoförlüğü asla yapmazlar.” Kadın ona ters ters baktı. Gülümsedi samimiyetle. “Neden geldik buraya?” “Bazı işlerim var. Yemek yemek gibi.” Bu biraz da olsa güven uyandırdı kadında. “Ama istersen orada oturup bekleyebilirsin. Bence dışarı çık. Temiz hava iyi gelir.” Kadına bir cesaret geldi ve tırdan indi. Yaşlı adam kapıyı kapattı. Sonra tırın yan bölmesini açtı, birkaç hareketle o gözden bir masa doğdu, burası onun yemek malzemelerini koyduğu dolaptı. Poşetlerden yemek malzemelerini çıkarıp masaya koydu, şarzlı lambayı açtı, tatlı beyaz bir aydınlıkla doldu orası. İki tabure çıkardı. Yaşlı adam Tabureye oturup küçük bıçakla patates soymaya başladı. Ağzında sigara vardı, bıkmış edayla bıçağı masaya fırlatarak dedi ki: Şu patatesleri soysan çok güzel olacak. Bir yardım edeyim der insan. Seni tıra aldım.” Ayakta dikilip sigara içen Melek: “Hiç uğraşamam dayı, yorgunum.” “Aşk olsun, ben senin dayın mıyım?” “Lafın gelişi dedim.” Yaşlı adam sigaradan peş peşe dumanlar çekerken kamyona sırtını yaslamış az önünde dikilen kadını seyrediyordu patates soyarken. kadın başını çevirip ona baktı. “Ne oldun dayı? Bana bakıp bakıp duruyorsun!” “Patatesleri soysan iyi olacak, dayı yerine başka bir kelime kullan lütfen. Germe lütfen. Bu karanlık yerde sadece ikimiz varız.” Kadın ters ters ona baktı, masadaki bıçağa, patateslere ve yaşlı adamın gözlerine sinirle baktı. Şöyle düşündü, “bıçağı al ve sapla bir yerine.” Ufak bıçak ama. Tesiri fazla olmazdı. Kırılırdı yamulurdu belki. “Bu karanlık yerde sadece ikimiz varız dedin. Ne demek bu, bir izah et bana önce?” “Yani bize bizden başkası yardım etmez. Burada başımıza bir iş gelse. Sana biri saldırsa ben sana yardım ederim demek istedim. Soyulması gereken patatesler varsa bizden başka soyacak kimse yok, yardım etmen gerek demek istedim.” Kadın gülümsedi, tabureye oturup patatesleri soymaya başladı. Yaşlı adam Keyifle tabureden kalktı. Kadına yanaştı, bir şarkı mırıldandı, gökyüzünü seyretti. Dans eder gibi ayak hareketleri yapmaya başladı, kollarını yana açtı, ceketi açıldı, kayışta iri bıçağın kılıfındaki altın işleme parıltı saçtı. Melek böyle şeylere alışıktı, korku duymadı, Onu umursamadan işini yapıyordu, patatese odaklanmıştı. Dostu Nimet’le güzel geçen gece geldi gözünün önüne, Nimet’in evinde yiyip içmişlerdi, müzik dinlemişler, eskilerden, çocukluk anılarından konuşmuşlar, ortak bir dostlarını görmek için yola çıkmışlardı aniden. Köyde yaşayan dostlarına sürpriz yapacaklardı hesapta. Sigara yüzünden saçma sapan bir kavgaya tutuşmuşlardı. Keşke sakin olabilseydi. İçkinin tesiriyle kontrollerini kaybetmişlerdi. Birden delirmişlerdi işte. Oysa her şey ne güzel, ne çılgın ve serüvenli gidiyordu. Nimet’le karanlık dağ yolarında ilerleyip o köyü bulacaklardı. Şimdi ise karşısında yaşlı bir adam vardı ve Melek aklını başına almıştı. Bu geceyi bir şekilde kavgasız bitirmeliydi, bu yaşlı adam çok kötü biri olamazdı, ters şeyler patlak vermemesini diliyordu, bir ayağı çukurda görünen yaşlı adama da bir zarar gelmesini hiç istemezdi. Gelirse hapsi boylardı, en korktuğu şey hapse girmekti. Yaşlı adam karanlıkta gözden kayboldu ve geri geldi, sigara yaktı: Çişimi yaptım, seninki de gelirse şu tarafa gidebilirsin. Güvendesin. Merak etme.” “Yanlış bir hareket yaparsan ağzına sıçarım haberin olsun. Belindeki o saçma bıçak kurtarmaz seni.” “Ya ne kadar iğrenç konuşuyorsun böyle! Bu kadar açık seçik konuşmak zorunda mısın?! Çok rica ediyorum benle böyle konuşmayınız.” Melek, memnuniyetle gülmeye başladı. “Demek sıcak boku ağzında hiç hissetmedin?” “Ya kapar mısın şu muhabbeti? Lütfen! Romantik geçen gecemi mahvetme. Hiç yakıştıramadım size bu lafları. Oysa sizle vakit geçirip yemek yiyeceğim için çocuklar gibi sevinç vardı içimde, birden yok ettiniz hepsini. Ben sizi çok tatlı, güzel ve çekici bulmuştum; sizin söylemleriniz ise bir facia. Karı gibi konuşma lan! “Bak kadın deli etme beni; patates yerine seni soyarım! Sana öyle şeyler yaparım ki köpek gibi yalvarırsın. Beni bırak diye. Damarıma basma!” Kadın güldü: “Bu çok hoşuna gitti.” “Deli misin nesin?” “Ben Melek dedi.” … Cevap alamadı. “Kendini tanıt bence. Aksi halde sana moruk diye hitap edeceğim, pis moruk?” “Davut” dedi yaşlı adam, güldü. “Tanıştığıma memnun oldum Davut bey dedi, “Beni zerre tanımıyorsun; kimin kime yalvaracağını asla bilemezsin.” “Haklısın. Özür dilerim.” “Çok güzel bir kadınsın.” Ses etmedi kadın. “İnsan insana yaşlılıkta lazım. Gençken neyin ne olduğunu anlayamıyor insan, hızlı yaşıyor. Bir ayağı çukurda olur yaşlı insanın; ama değer bilir, eşi ona bir gülümsedi mi dünya onun olur.” “İyi dedin Davut bey; ama insanlar seks ve para peşinde. Ya da madde kullanır. Düzgün insan sayısı çok azdır dünyada.” “Sana asla zarar vermem güzelim, bu gece ikimiz için de mutlu geçsin isterim.” Kadın bir an ona gülümseyerek baktı. Çok tatlı biçimde. Bunu gören yaşlı adamın içi çok ısındı ona: “Çok özür dilerim ama size bir soru sormak isterim?” “Sor bakalım.” “Benimle evlenir misin?” Kadın şuh bir kahkaha attı. Bembeyaz dişler. Sallanan memeler. Çok çekici geldi Davut’a. Kadının gülüşü çok uzun sürdü ve bu Davut’u inanılmaz mutlu etti. “Böyle gülüşe sahip bir kadınla hiç tanışmamıştı.” Kadın ise adamı tartıyordu, başıma bir iş mi gelecek, ne yapmalıyım, koşup kaçsam mı, beklesem mi, sonra tırıyla beni uygun yerde bırakır mı? Tamam, bu yaşlı adam çocukça iyi bir damarı var da ta başından beri bu adamın ukala bir bakışı var, ben çok bilirim der gibi, sen kimsin der gibi. “Siz benlimle evlenmezsiniz. Sorun değil. Yaşlı götün tekiyim belki. Ama samimiyim.” Kadın güldü yine. “Benimle evlenir misin Melek hanım? Kadın bir an ona tatlı biçimde baktı. Çattık ya dercesine. Gülümsedi. Cevap vermedi. “Cevap verir misin?” Yaşlı bir adamla evlenecektim, uçurumdan düşüp öldü. Dünyam karardı. Sen de geberip gitmeyesin? Yaşlı adam güldü. Epey bir süre. “Şaka yapıyor olmalısın.” “Çok ciddiyim.” Davut bir şansı olduğunu düşünüp heyecanlandı. Yaşlı sevgilisi olduğuna göre milyonda bir ihtimal olsa bile şansı vardı ve denemeye değerdi. Aklına bir fikir geldi. Nicedir sakladığı şu mumlar. Filmlerde kitaplarda erkekler kadınları yemeğe çıkarır ve ikili birbirini mutlu eden şeyler söylerdi. Aşk yaşanırdı. Davut kendini o tatlı alemin içinde gördü. Mumları çıkardı yaktı ve şarzlı lambayı kapattı. On kadar renkli ve kokulu mumu masanın çevresine yerleştirdi. “Bu çok tatlı oldu dedi melek. Ama neyin nesi bu şimdi? Mumların bitecek.” “Büyü” dedi, Davut gülerek. “Saçmalama!” “Yok; seni daha iyi görebilmek için…” “Davut bey, kendini kaptırma, yemek işini yapalım ye, sonra yola çıkarız, ben evime giderim, evli evine, köylü köyüne, biz küçükken mahallede kız arkadaşlarla saklambaç oynardık, vakit geç olunca böyle derdik birbirimize.” Davut güldü. “O kokuşmuş ceset gibi meyhanede masama çok bekledim seni.” “Çok özür dilerim. Fırsatım olmadı, çok müşterim vardı. Zaman yetmedi; gelecektim.” Yalan atıyordu, gitmek istemedi, morali bozuktu, kimseyle uğraşmak istemiyordu, şişko ve kel adamın biriyle bir muhabbete dalmıştı. “Yalan atmıyorsun değil mi?” Yok canım; sana yalan borcum mu var?” Yaşlı adam tabureyi aldı ve tam onun yanına koydu, ona dönük biçimde oturdu. Onu zevkle seyrediyor, zevkle kendinden geçiyor, kadının ağzının içine bakıyor, güzel dudaklardan ne dökülecek diye, dudaklarının hareketlerinin gözden kaçırmamalı, fare gözleyen kedi gibi, fareyi deliğinden çıkınca yakalayacak kedi gibi dikkatliydi. Onu bakarak yiyor, adeta oyuyordu, gözünü ondan alamıyordu, bacaklarına baldırlarına, iri memelerine, meme çatalına bakıyordu. Ayin yapar gibi. Mutluydu, huzurluydu. Kendini çocuk gibi mutlu hissediyordu. “Davut bey af edersiniz ama öküzün trene baktığı gibi bakıyorsunuz, lütfen beni yemeyi bırakın, patates yiyeceksiniz çünkü, lütfen bir şeyler konuşun, ben de bir şeyler diyeyim, sohbet ilerlesin, insanlar böyle anlaşır ya da anlaşamaz. Siz konuşmazsanız sizi çözemem ya da size yardımcı olamam. Kafanızın içindeki her neyse. Bana ya da hayata dair düşünceleriniz neyse. Konuşun lütfen.” “Çok haklısın. Çok özür dilerim.” Karakterli, boyun eğmeyen, onu lafla döven zeki bir kadınla karşılaştığı için muazzam sevindi. Gerçekten öküz olduğunu kavradı ayıldı. Kendine geldi. O vahşi, aç, durdurulamaz içgüdüden kendin ayırıp insan gibi konuşmaya başladı: “Medyum olduğunu söylediler, doğru mu? “Evet, doğru.” Yakın zamanda kardeşim öldü. Acaba öteki alemde ne halde, aramız açıktı, yıllardır onunla konuşmuyordum, miras meselesi yüzünden, ölüm döşeğinde yanına çağırdı beni, gitmedim, gidemedim, işim vardı, istesem giderdim de. Çok pişmanım, onun son sözlerini duyamadım, helalleşmedim kardeşimle, içim acıyor, acaba bana kırgın mı ayrıldı bu dünyadan, öteki tarafta durumu nasıl, onunla bağlantı kurabilir misin?” “Davut bey, kalan patatesleri sen soysan?” “Elin değmişken bitir hepsini güzelim.” Yaşlı adam malzeme dolabından şarap şişesi çıkardı, iki bardak. Yurt dışında çok sevdiği bir dostu hediye etmişti. Şu uyarıyı yapmıştı: “Bunu açacaksan çok özel bir anda aç ve asla fazla içme. Ve fazla içirsen hapı yutmuşsun demektir.” “Dayı bana koyma, bugün çok içtim.” “Hatırım için bir bardak iç.” “Peki.” Davut, şarabını bir dikişte içti, bu bembeyaz kadın… balina gibi dev, atında mini beyaz etek var, ufak ayakları, ince bacaklar ve sonra kademe kademe kalınlaşıyor, beyaz gömlek, yakalar açık, memelerinin yarısı, meme çatalı görünüyor. Mermer bir heykel gibi. Ter kokusu var; ama insanı rahatsız eden türden değil. Parfüm kokusu çok hoş. Sarı takma kirpikler, yeşil iri gözler. “Kardeşimle bağlantı yapar mısın; paran neyse veririm?” “Kafam hiç ruhani boyutta değil, dostumla kavga ettim, zihnim yorgun, ruhumla sana bir şeyler söylemek isterdim; ama bugün kalbim de bitik. Görmek için saf, dingin bir düzeyde olmam lazım, şimdi kendimi çöplük gibi hissediyorum.” “Dene ne olursun?” “Olmaz Davut bey, kusura bakma.” Yaşlı adam ısrar edip duruyordu, kadın ne dese anlamıyordu, kadın onun durdurmak için elinden gelen her şeyi dedi ve sonunda patladı: “E yeter lan, cinsini s.ktiğimin moruğu! Kapat şu çeneni! Ey Allah’ım böyle cenabetleri neden bana yolluyorsun? Güzel konuşuyorum anlamıyor, çileden çıkarıyor beni!” Davut, gülmeye başlamıştı. “Benimle evlenecek misin?” “Aslında evet derdim de… evet, gerçekten… şansın olabilirdi” evet derdi, şu pislik bakışı olmasa. Onun tatlı laflarla oyalayıp mutlu ediyordu, çünkü onun avutulmaya ihtiyacı vardı: “Seninle evleneceksem seni tanımam lazım. Yani önce dost olmalıyız. Birbirimiz hiç tanımıyoruz. Evleniriz. Altınları paraları alıp kaçarım belki. Ya da seni evlendiğimiz gece uykunda delik deşik eder gömerim. Evi benim üstüme yapmışsındır. Senden kalan maaşla yer içer geçinirim. Ama kimse cinayet işlediğimi kanıtlayamaz. Cesedini öyle yere gömerim ki. Ya da asitle cesedini eritirim. Hiçbir delil bırakmam ortada.” “Sen bütün planları yaparken ben senin içinden geçenleri biliyorsam?” “Hiç uyanık birine benzetemedim seni.” “Kurt gibiyimdir; ama koyun gibi görünmeyi çok severim. Sadede çok yalnız biriyim. Ama bak tatlım. 3 katlı evim var, dükkanım, emekliyim. Nene 6 sene önce öldü. Tekim. Kimseye bağlı değilim. Bir oğlum var öğretmen, bir kızım var hemşire, evliler.” “Davut bey, ben de yapayalnızım. Mümkünü olsa sizi tanımak, aşık olursam sizle evlenmek isterdim. Bu hayat tek başına çekilmez. Emekli hiç olmayacağım. Bir sağlık güvencem keşke olsaydı. Evim de yok. Bir hiçim hayatta madden. Evet sizle neden evlenmeyeyim ki. Bakınız… Bu iş ilk görüşte olur olursa… seni ilk gördüğümde böyle bir şey hissetmedim, hissetsem kaçırmazdım seni.” “Bir şans versen olmaz mı?” “İyi birisin, ama şansla olacak iş değil…” “Peki. Medyumum diyorsun, bana bunu kanıtlar mısın?” “Hayır. Kanıta gerek yok.” “Var; sahtekar mısın değil misin; bilelim!” “Dürüst biriyim. İnsanları asla kandırmam. Çok kırıcı konuşuyorsun Davut bey!” “Kırıcı ha, cümle alem siksin beni ya! Sen kanıtlayamıyorsun medyum olduğunu, boş versene!” Ayağa kaktı. Çok sinirliydi. Sigara yaktı. Sesi sende duyuyor musun?” “Neyi?” “Şurada. Şu ağaçlık alandan gelen ses. Sanırım orada dere var.” “Evet; duydum.” “Git çeşmeden su al, patatesleri yıka getir, doğra.” “Yok ya. Gidemem oraya!” “Ya lütfen, derede birlikte yıkanalım demedim ki. Bak zorlama beni! Tırı alır çeker giderim. Seni de kurtlar çakallar yer.” Güldü. “Aman be; tamam.”

“Suyum bitti. Buraların suyu güzeldir.” Bidonu verdi. “Ya bu yirmi kilo var.” “Gücün yerinde bence. Ölü eşeği bile sırtında taşırsın. “ Küçük tüpü, zeytinyağını çıkardı. Bir plastik kap. Oturdu tabureye. “Oraya gitmeye korkarım. Çok karanlık, lambayı ver bana.” “Sonra kaç git değil mi? Karanlık; ama gözün karanlığa alışınca aşağı yukarı görürsün önünü. Öcüler yemez seni. Bir şey olursa bağır; gelirim.” “Sen dua et de an gelip de beni hizmetçin gibi kullandığın için senden intikam almayayım.” Davut güldü: “Bir sigara vereyim, yak öyle git.” Sigarayı ve çakmağı uzattı. Melek, sigarasını yaktı. “Sigaran iyiymiş. Çakmak benden kalsın. Gelince veririm. Bu arada küçük bıçağı aldım.” “12 yaşında annemi kaybettim. Buraya geldiğimizden beri onu düşünüyorum. Onunla çok şey yaşayabilirdik. Çok erken gitti. Kadınlara özlemim bir türlü bitmedi. Annem yüzünden belki de.” Davut, ağlamıştı. “Takma kafana moruk.” Kadın gidiyordu. Davut, arkadan seslendi: “Birlikte banyo yapmak istersen seslen.” “Yani sana tam güvenmeye başlarken neden içine sıçıyorsun anlayamadım bir türlü.” “Özür dilerim. Ama neden bu kadar sertsin anlayamadım. Uzun, yakışıklı bir genç olsaydım, altımda iyi bir araç olsaydı, zengin ve iyi yürekli biri olsaydım sen benle derede sevişirdin. Sıska ve kel bir ihtiyarım diye böyle terssin bana.” “Davut bey saçmalama! Lütfen. Yaşlılık ve yalnızlık aklını fikrini almasın. Kendine gel!” “Saçmalayan sensin! Çok şey yaşadım. Bak deden olacak yaştayım belki. Yüzümdeki milyonlarca kırışık sana bir şey anlatır; ama körsün, sağırsın duymazsın. Dik kafalı laflarını gençliğine verdim gitti. Cahilsin, amatörsün, çaylaksın. Ne yaşadın ki bu yaşa kadar. Sen bana sor. Sana neler neler anlatırım. Günün birinde sen de yaşlanacaksın.” Sabrı taşmıştı: “Bak moruk!” dedi sustu, otomatiğe bağlanmış gibi ona neler neler sayıp isyan edecekti; ama “bu gece kavgasız bitmeli” diye düşündü. Karanlığa, dere şırıltısının geldiği yöne baktı. Derede kurbağalar, cır cır böcekleri ötüyordu. Patikadan ilerleyip dereye indi. Korkusu yoktu. Karanlıktan korkmaz. Korkarım diye yalan atmıştı ona. Kocaman kayanın yanına geldi ve diz çöktü, derenin kokusunu içine çekti derin derin. Yosun, çamur kokusu, ıslak tatlı bir koku, yeşil bir koku, ağaç kokularıyla karışık, burada irili ufaklı bir sürü ağaç vardı, ufak bir sazlık. Deli bir huzur hissetti, omzundaki beyaz çantasından sigara çıkarıp yaktı. Sigara içerek akan derenin parıltı saçan suyuna göz dikti. Dere kafasındaki bütün sesleri bastırdı, huzur hissetti. Gökyüzüne çevirdi bakışlarını, ay parlaktı, yıldızlar parlayıp sönüyordu. Herhalde hayatının en ilginç atmosferlerinden birini yaşıyordu. Küçük yaşta kaybettiği annesini düşündü, aileyle kahvaltı ya da akşam sofralarını gördü. Aile olmak ne güzeldi! Kayanın üstüne oturdu ve ayaklarını aşağı bıraktı. Yaşı geçmeden bir aile kursa ne iyi olacaktı, masada fazladan bir tabak olurdu ve orada kendi ufak hali, çocuk hali olurdu. 10 yaşındaki o parlak kız çocuğu. Hayatı onun ve çocuklarının çevresinde dönerdi.

Şöyle derdi sabahları; “saçların böyle hiç olmamış annem, saçların alnını örtmemeli, parlak alnın açıkta kalmalı.” Annesi patates soyuyor mesela, ona yardım etmek isterdi, annesi eline bir patates verirdi, “vay, beni geçiyorsun, bu işte çok iyisin!” derdi, annesi un helvası yapıyor mesela, kavurma işinde ona yardım ederdi, börek açacak, yine öğrenmek ve ona yardım için çırpınırdı. Bahar gelince tarlalardan çiçekler toplar getirirdi annesine. Güzel, mutlu, saf zamanlardı. Annesini kaybettikten sonra o saf sevgiyi ona kimse vermedi, vermedi. O aşkın, taşkın mutlu hisler, hayata bakış o zamanlarda kaldı, o sihirli dünyayı hiçbir şeyde bulamadı. Biraz ağladı. O anlara kapılıp gitmişti. Derin bir nefesle doldurdu ciğerlerini ve bıraktı. Bir sigara yaktı. İyi hissetti. İçi açıldı. Huzur hissediyordu, ne olursa olsun nefes alıp verdiği için mutluydu, yaşama minnettarlık hisleri duydu. Gelecekte hayalini kurduğu şeyleri yaşayabilmeyi, amaçlarına kavuşabilmeyi diledi. Bu dereden ve çevresinden, her detayından kokusundan çok hoşlanmıştı. Dere boyu ilerlemeyi düşündü, dere boyu ilerlerse buralarda tarlalara su çeken borular ve evleri vardır mutlaka. Meyve bahçeleri, koca koca bahçeler olur dere kenarlarında, bu bedava olduğu için, aklına ilk gelen şeftali, olsa da yese. İstese moruğu ekebilirdi. Dere boyu ilerleyebilirdi, Ayakları yorgundu, bedeni bitikti, bu yaşlı adam sadece çok dertliydi ve boşalmaya yani içindekileri dökmeye uygun biri arıyordu sanırım diye sezdi. Yoldaş arıyor. Hoş kadını görünce tutamadı kendini. Çapasını salan bir gemi gibi. Kalbini ve zihnini iyice toparladı. Taşlar dikkatini çekti. İrili ufaklı birkaç taş alıp çantasına yerleştirdi. Kim bilir belki lazım olur, ama bütün kalbiyle lazım olmamasını diledi. Çantası bayağı ağır olmuştu.

Ayaklarını suya soktu, elini yüzünü yıkadı, başını ıslattı, boyunu yıkadı, patatesleri yıkadı, bidonu doldurdu, Dereden çıkmıştı, tarla kenarındaki patikadan ilerliyordu, bir ses duydu ve başını çevirip baktı, bir karaltı gördü, orada bir şey kımıldamıştı. Adımlarını hızlandırdı. Tırın yanına geldi ve bidonu yere bıraktı. Tabureye oturmak için eğildiğinde kıçına şapladığı yedi. “Bak moruk ellerine hakim ol! Deli etme beni, el hareketinden hiç haz etmem bilesin! Bak patlatırım g.tünü!” Davut, gülüyordu: “Çok özür dilerim dayanamadım.” “Bak çok ciddi bir sorunumuz var. Derenin orada sanırım biri var. Beni takip ediyordu.” “Burada bizden başka kimse yok.” “Gidip kontrol etsen iyi olacak.” “Ciddi misin, şaka filan yapmıyorsun, değil mi?” “Ciddiyim, bir karaltı gördüm. Bir şey kesin var orada.” “Yaban hayvanı çoktur böyle yerlerde.” İri bir karaltıydı.” “Yapma ya!” “Korktun mu?” “E herhalde. Bu saatte kimse olmaz buralarda; ama neyin nesi acaba?” Düşünmeye başladı. “Bak bir oyun yapalım. Sen patatesleri doğra kızartmaya başladı. Ben oraya başka taraftan gidip bir göz atacağım. Şayet biri işimi bitirirse Allah yardımcın olsun derim. Ben gelene kadar buraya damlayabilir. O zaman sen artık bir şeyler yaparsın. Bağır; koşar gelirim canlıysam. Gözden bir iri bıçak alıp ona verdi. Ve gözden kayboldu. Melek, patatesleri kızartmaya başlamıştı. Gelen giden yoktu. Ve uzun bir süre sonra Davut geldi. “Yanılmış olmalısın. Tilki gibi bekledim orada. Ve bu tarafı, her yeri dinledim araştırdım gözlerimle. Kimsecikler yok. Domuz ya da köpek, yaşlı bir kurt, hasta bir eşek, sansar, ne bileyim o tür bir hayvan karaltısı görmüş olmalısın. Dere kenarına su içmeye inerler. Rahatlayabilirsin.” “İçimdeki ses o tür şey değil diyor. Bir insan karaltısıydı. Burayı terk edip başka bir yer bulalım.” “Ya ne güzel bir gece geçireceğim! Boş ver bunu şimdi. Toparlanmak uzun sürer. Bölmeyelim keyfimizi. Burasını çok sevdim. Bıçağı bana ver.” Bıçağı ona verdi. “Bende kalsa iyi olurdu. Biri saldırırsa kendimi ve seni korurdum.” “Çok zekice bir numaraydı. Bıçak sende kalsa kafan atar onu bana mutlaka saplarsın; ama ben onu sana asla saplamam.” Melek, tüpün altını iyice açtı. Kızgın yağı ona, tam yüzüne atmayı düşündü. Çünkü bu el (kalçaya şaplak) hareketini yapan muhakkak başka el hareketleri yapardı. Davut dedi ki: “O yağı sakın yüzüme atayım deme hanımefendi. Saflık yapıp ya da unutup eline bir silah verdiğimi mi sandın, yani salak mıyım ben… Yüzüm haşlansa bile acısına katlanır belimdeki bıçakla delik delik ederim seni, hemen canını almam. Ufak ufak sana işkence ederim. O kocaman bıçağı öyle yerlerine sokarım ki. Sakın ola bana bir şekilde saldırma. O türden biri değilim. Güven bana.” Kadın alaycı bir kahkaha attı: “İstesem yüzünü öyle haşlardım ki. Senden zerre korkum yok. Bir halt edemezsin. Seni boğarak öldürürüm moruk. Ama buna değmezsin. Ben bu geceyi sağ salim; birini öldürmeden atlatmak için çok kararlıyım. Ya sen?” Davut ona dik dik baktı ve aniden çok sıcak gülümsedi: “Şu içki mi sapıttırdı beni bilmiyorum. Ben ‘ben’ değilim sanki. Ben öyle konuşan biri değilimdir. Özür dilerim. Yemek işi bitsin; seni evine kadar bırakacağım söz. Sadece biraz arkadaşlık yapsak yeter.” “Öyleyse şuraya otur, patatesleri karıştır.” Kalktı tabureden. Davut, onun yerine oturdu. Melek iyi hissediyordu, güvendeydi, yaşlı adamdan zarar gelmeyeceğine kanaat getirmişti. Sigara yakıp yaşlı adamı ve çevreyi izledi, gökyüzüne baktı ve sigarayı söndürüp yere bağdaş kurup oturdu. Yaşlı adam hemen kamyondan bir minder getirip ona verdi. Kadın meditasyon biçiminde oturuyordu. Gözlerini kapadı, ellerini yana açtı, dizlerinin hizasına gelecek biçimde koydu, bir süre öylece kaldı gözleri kapalı ve hareketsiz biçimde. Davut şaşkındı, korkmuştu, kadın ne yapıyordu, evliyayı seyreder gibi ona bakıyordu. Kadın, iyice yoğunlaşmıştı saf bir hale, gözleri kapalıydı ve ruhu bir yerlere gidip geliyordu, çok derinlere dalıp gitmişti. Derin uykuya dalar gibiydi ve o uykudan yavaş yavaş çıkmaya başladı:

patateslerin yağda cızırdamasını, yanan tüpün sesini, deredeki kurbağaların vıraklamalarını, cır cır böceklerinin sesini duydu. Gözlerini açmadan bir süre bekledi, kaybolup gitmişti bir yere ve gözlerini açtı. Davut sordu hemen: “Ne gördün?” “Abinle ilgili şeyler, eşeklerin cennetine gitmiş yanlışlıkla.” Davut güldü: “Emin misin?” “He.” “Benim hiç erkek kardeşim olmadı ki. 7 ablam var. En küçükleri benim.” “Bana neden yalan söyledin öyleyse?” “Medyum olup olmadığını anlamak için.” “Şaka yaptım, eşek cenneti diyerek, görmedim ki senle ilgili bir şey.” Davut, çok bozulmuştu bu işe: “Çok değer verdiğim insan yalancı çıktı. Yemek yiyip yola çıkacaktım. Ona çok inanıştım. Bu anları sonsuza dek kalbimde saklayacaktım; ama o bir yalancı çıktı. Değdi mi buna? Yani ben aptalım! Sen de çok zeki; öyle mi? Doğruyu söylesen olmaz mıydı? Neden beni boş yere üzdün ki. Zaten üzgün adamım; içine tüküreyim böyle gecenin. Neden medyum olduğun palavrasını sıktın ki. Diyebilirdin yalancıyım, para için bir numara geliştirdim diye.” Davut, ağlamaya başladı, öte yandan arada patatesi karıştırıyor, diğer eliyle de sigara içiyordu. Bu sırada düşüncelere dalmış, orada oturan kadını unutmuştu. Kadın şöyle dedi: “Seni ablalarından biri öldürmeyi düşünüyor. Belki de öldürecek. Adı Kader.” Davut, aniden ona baktı şaşkın suratla, dondu sanki. Buz kesti. Sonra şunu diyebildi: “Ney ney?” “Duydun işte. Kader adındaki ablan, çok kötü kalpli biri.” Davut, iyice mahvoldu. Gerçekten de ablalarından Kader’le kanlı bıçaklıydı bir ara. Bir arazi meselesi yüzünden. Hiç tanımadığı kadın bunu bildiğine göre gerçekten medyumdu. Davut, yangından kurtulmuş gibi şaşkın, hırpalanmış, savunmasız ve koca bir hiç olarak hissediyordu kendini, çok aptallaşmıştı. Kabuslarında ablasıyla kavga ederdi. Ama mesele tatlıya bağlanmıştı.

Bir keresinde dededen kalma araziler yüzünden tartışmışlardı. Ablası Kader payına düşeni almış. Satıp parasını yemiş, yine hak iddia ediyordu; ama sonra fikir değiştirmişti. Ablasının lafları onu çok incitmişti. Ona, ailesine çok yardımları olmuştu, Kader’in çocuklarının işe girmesini sağlamıştı. Kader boşanacaktı, Davut, ailenin borçlarını kapatmış, kadın kocasıyla barışmıştı. Geçen ay onları bir araya getirmeyi başarmıştı. Borç vermişti ev almaları için. Borcu da geri almayacağını söylemişti. Davut yıkılmıştı: “Emin misin?” Ağlıyordu. “Ona selam bile verme.” “Neden söyledin ki…tamam tamam sustum…” Gerçekleri hiç tanımadığı kadın anlatmıştı ona. Çok sürmedi göz yaşlarını sildi. Patatesleri tüpün üstünden aldı. Tabağa döktü, domates soğan salatalık doğradı. Halis zeytinyağı döktü üstüne. “Yanaş” dedi ona, çatalı uzattı. “Et olsa çok iyi olurdu ama. İdare et.” Kadın, masaya yanaştı. “Onun evine gitme, yemeğini yeme. Yemeğini yeme. Tırı bir yere çarpıp ölmeni istiyor. Böyle ölmen için bir şeyler peşinde.” “Ne gibi? Büyü mü?” “Büyü demedim?” “Tırın borcu yeni bitti. Bir de öleyim; ha?” Güldü. “Senin deli ya da şerefsiz olduğunu düşünmüştüm, sana hiç inanmamıştım ama bana çok yardımcı oldun. Gerçekten meleksin bence. Orospu çıkmaman ayrı bir güzellik. Adi biri çıkmadın yaşasın. Korkuyla hemen sinmedin, her dediğimi yapmadın karşı geldin yaşasın. Karşımdaki gerçek bir kadın. Ruhu var. Ruhuyla gördü ve bana geçeği söyledi yaşasın. Çok tatlı çok güzel bir kadın. Keşke sonsuza dek benim olabilseydin.” “Bu anları hatırladıkça senin olabilirim. Beni herkes unutacak çünkü. Günün birinde intihar edip ölmesem iyi.” “Böyle konuşma bebeğim.” Davut, bıçağını çıkardı ve masaya koydu, “Neden onu masaya koydun?” “Bilmem.” Bıçağı aldı ve masaya sapladı. Kadın korkmuştu. “Neden masaya sapladın bıçağı?” “İçimdeki ses öyle yap dedi ne bileyim.” Kadın bıçağa bakarken rüya gibi bir şey gördü aniden. Bıçak kana bulanmıştı. Kadın boğazında bir acı hissediyordu. “Benim boğazımı kesecek!” diye düşündü. Davut içki içti, dedi ki: “Hayata senin gibi insanlar lazım. Deli derecesinde iyi kimseler. Kalpleri delirmişçesine iyilik ya da vicdani şeyleri için atanlar. Ablam, Kader ablam. Onun içini bir şeyler yapmalı. Şans vermeli. Günün birinde tövbe edebileceğine dair bir şans.” “Yok öyle bir şansı. Pislik biri o.” Motor sesi duyuldu, farları açık motosiklet hızla yanaştı. Fark ışığı ikilinin gözlerini alıyordu, motosiklet durdu ve siyah kasklı sürüsü kargo kutusunu hızla getirdi ve yaşlı adama uzattı. “Davut bey, kargonuz var.” Kimliğinize bakabilir miyim?” Davut, kimliğini çıkarıp uzattı. Kimliğe baktı. “Şuraya bir imza atınız” dedi evrağı uzattı. Sonra motora atlayıp gözden kayboldu. Davut, kutuya baktı sevinçle. Sonra karşısındaki kadına. “Açma onu!” dedi kadın kalktı, fırladı, tarlaya doğru koşmaya başladı bütün gücüyle. Davut güldü: “Ya saçmalama! Patron gönderir doğum gününe birkaç gün kala.” Kutunun yapıştırıcı bandını açtı bıçakça. Kapağı kaldırdı. “Burada bir sürü et var, Melek nereye kaçtın? Korkak tavuk!”. Güldü. “Gel bunları kızartıp mideye indirelim!” Et poşetini kutudan çıkarırken bomba patladı. Yaşlı adam geri savruldu. Önce havaya üç dört metre havalanmıştı, ve geriye doğru gitti, havada takla attı ve yüzü üstü kapaklandı yere. Tarladaki karanlıkta diz çökmüş bekleyen kadın çevreye bakındı, çok uzakta bir ev vardı sanırım, orada bir ışık yanıyordu.

Ekin ekili tarlanın kenarındaki yoldan bir süre ilerledi Melek, durdu nefes nefese, o ışık kaybolmuştu, zifiri karanlıkta böyle gitmek pek akıllıca değildi. Durdu. Sigara yaktı. Sanki yaşlı adam öteki dünyayı boylamamış gibi, huzur hissetti. “Ama ben ona demiştim” diye düşündü, “Kutuyu açmamalıydı, açarsan kutunu böyle olur Davut bey.” Ama son anlarında çok mutluydu, bu iyiydi.

Davut, namuslu biriydi, kimi şehir çıkışlarında ya da girişlerinde (ıssız ve ormanlık ağaçlık yerler) yol kenarlarında fahişeler olurdu, yaşını başını almış kadınlar, kimi zayıf, kimi şişman…El edince Davut durmuştu, sonra onların fahişe olduğunu öğrenmişti. Tamam da o zaman nasıl olur? Kadın açık seçik konuşuyor neler yapabileceği hakkında, ücret bu diyor, Davut utanıyor, “aracı çekeyim şuraya halledeyim” diyemiyor, kadın hastalık taşıyorsa, gaspa uğrayacaksa, öldürülecekse. Bir sürü şey geçiyor kafasının içinden. O kirli dünyaya uyamazdı. Hem zırt diye tanışmadan etmeden cinsel ilişki ücret pazarlığı ve içeriği hakkında konuşmak can sıkıcı ve çok soğutucu. İğrenç. Çok adi hissettirir kimine kendini. Oysa güzel genç kızlar da vardı. Onlarla uğraşmazdı; ama güzellere içi giderdi. Ruhu yaralayan şeyler yapmak istemezdi kimseye, hem kendininkine de. Aslında para verip kadın açlığını giderebilirdi; ama Davut o kaba gerçeklikte yaşamıyordu. İçini rahatsız eden bir anı sahibi olmak istemezdi. Kedileri severdi, yolda görürse mutlaka durup alırdı. Sabaha kadar sadece sarılıp hoş kokusunu duyacağı bir kadın özlemi hep kasırga gibi dolanırdı içinde. Sadece sarılmak… Saçlarını ellerinde hissedeceği, soluğunu yüzünde, yüzünü yüzünde ya da alnını alnında hissedeceği bir kadın. O son kediyi de komşusu zehirledi, kedicik öldü. Bir kadına, bir kıza sarılmak… mümkün olsa.. Yoksa yalnızken insan kendini el ayak değmemiş sürekli karanlık bir yabanda.. ormanda hayvan gibi hissediyor insan kendini, şeytanlaşıyor…eriyor ruhu…kadındaki o sihirli mekanizma, tabiat… işte her şeyi her şey yapan, emeği emek, sevgiyi sevgi, aşkı aşk yapan o şey…hayatı anlamlı kılan o tatlı şey, o bereket, o gökkuşağı gibi sihirli şey. Kimi kadınların vücudunda papatyalar parti verir. Geyikler birbirinin sırtını yalar, kurtlar yavrularını emzirir, ay akşam için son hazırlıklarını yapar, son provasını, her akşam gelmeden ay sürekli heyecan içindedir, her gün her gece Davut aynı yalnızlığı çeker. Bu bitmez bir türlü. İçinin ruhunun yalnızlığı.

O akşam bir genç kız heves ve aşkla çıkar sokağa, yola, Davut ona yol verir, yaz akşamıdır, tatlı akşamları bitmez kızın, Davut tırı sürerken onu hatırlar durur, kız için her akşam ilk akşamdır, akşamın ruhu kızın saçlarına başka bir tatlılıkla düşer ay ışığı, gözlerinin ışıltısına, sırtına yayılır ay ışığı. Askılı beyaz bir giysi giymiştir, altına mini beyaz etek. Usul usul yürür yayılır hayatın içinde, bir esinti gelir yalar sırtı ya da vahşi kırmızı uzun eteği, bir su damlasının, yağmur tanesinin parlaklığından bakar hayata, hatalarına ya da acılarına, “herkesin sevgilisi var, benim de olsun, olsun canım bıktım yalnızlıktan, diye düşünür kız, sigara, hemen bir sigara, çıkarıp sigara yakar, aman annesi bilmesin, zaten bilmediği kıyamet kadar çok şey var. Davut da sigara yakar tırda, o kızı sahilde biriyle hayal eder, kızım o serserinin seni alacağı yok, çok üzüleceksin için yanacak, bütün dişlerini göstererek gül tanıdıklar geçerken, dur yıldızlarla kendinle konuş, Gecenin 12’sinde yürürsün; ama sesleri dinlemezsin, bari kendi iç sesini dinle, huzur kendi içinde bir yerde, o serseri çocukta değil, hem yaşın 15 belki 18. Issız yollarda yılları geçiyordu, gördüğü kimi manzaralarla yoldaş olmuştu, ekili ya da boş arazilerle sohbet edip dururdu, otların sessizliğiyle muhabbet ederdi, tarlada ekili arazideki ürünleri okşayan rüzgarın hayat hikayesini dinlerdi, gece yarıları daha bir güzel olurdu, trafik seyrelirdi, su almak elini yüzünü yıkamak ya da ihtiyaç gidermek için dururdu, yemek yemek için, patates yemeği yapardı mesela, makarna, menemen, tarla kenarındadır yaz gecesi, ekili arazide, çalılıklarda cır cır böcekleri öterdi, bir gülümsemeyle biri birinin cehenneme gitmesini engellermiş, Hristiyan arkadaşı demişti. Hasta kedisiyle evde yattığı günleri hatırlar, yolda bulduğu kedilerden biriydi, Davut derin uykudadır, bir ara uyanır, ayağını kaldırır, yatış pozisyonunu değiştirir, o da nedir, kedi ordaymış, ‘miyavvvv’ diyor kızarak, beni ezme demek istiyor. Sabaha kadar böyle, kedi yer, pozisyon değiştiriyor, Davut da öyle, ne oldu bu kediye, büyüdü, bir yaşına geldi, komşu adamın yaşadığı apartman kapısı önünde takılmaya başladı, adam onu alıp uzak bir yere bıraktı, kedi hiç sevmez, kedilerin etrafı kirlettiğini düşünür, kedi geri gelmiş, şaşmış, sen nasıl geri geldin demiş, bu kez kediyi daha uzağa bırakmış, kedi geri gelememiş, bunları o apartmanda oturan Davut’un bir dostu anlattı ona. Edindiği bütün kedilerin başına bir iş geliyor, o akşam, o gece… yıldırımlar çakıp duruyordu etrafta, şehrin üstüne kamikazeler gibi yağmur bulutları birikmiş, zamanlarını bekliyordu, Davut’un kafası olağan üstü kara dumanlarla kaplıydı, gidip o adamı gebertmeyi düşünüyordu, caydı; çünkü o salak kedi gidip başka yerde takılmaya başlamıştı, ona sadık olmayan kedisi de suçluydu tabi. Sonbahar ayının sonlarıydı, havalar ara ara soğuk gidiyordu, dağların arasındaki vadiye kurulu asfalt yolda ilerliyordu tır, gece yarısını geçiyordu zaman. Şoför koltuğundaki Davut radyo dinliyordu, haber saati başlamıştı, yola, beyaz şeride bakmaktan çok usanmıştı, şeritler tek uzun beyaz bir çizgiye dönüşüyor, göz kapakları gittikçe ağırlaşırken yarı uyku halinde devam ediyordu yola. Hayaller alemine dalmıştı, her zor şartta sürerdi. Gözü kapalı giderdi, yolu biliyordu. Uyuşmuştu her yeri, durup hava alması gerektiğine karar verdi. Tırı ıssız yolun kenarına çekti, aracın dörtlü lambaları yanıyordu, sigara yakıp dışarı çıktı, ışık bir hava vardı ve yağmur çiselemeye başladı. Çalılıklardan bir kuşun garip çığlığını duydu. Farkı bir koku duydu, yolun diğer tarafından geliyordu, karşıya, ters şeritten geçti, o koku onu çocukluğuna götürmüştü, göz gözü görmüyordu ama tırın yan tarafındaki küçük ip gibi dizili lambaların aydınlığıyla orası açık kırmızıya dönmüştü, sisli bir açık kırmızı. Orada yeşil rengi sarıya dönen ve git git kurumaya yeni başlamış devasa bir mısır tarlası vardı. Senenin son mısırları olmalıydı bunlar. Tencerede haşlanmış mısır yemeyeli epey olmuştu. Şoför mahalline gidip bir poşet arayıp buldu. Tarlaya girdi, mısır toplamaya girişeceği sırada tarlada bir ışık fark etti, bu bir el feneriydi, orada biri vardı ve hışırtılar çatır çutur sesler çıkarıyordu, biri orada bir iş çeviriyordu ve el feneri yanaştı, mısır toplayan biri vardı orada. Sırtladığı beyaz çuvalla göründü. “Selam dayı!” dedi genç kız. “Yolda mı kaldın, araç sorun mu çıkardı? Yemeğe ekmeğin var mı?” “İyiyim. Teşekkür ederim. Sigara molası verdim.” “Mısır vereyim mi sana?” “Olur.” Genç kız 20’li yaşlarda olmalıydı. Şeker gibiydi. Zarifti, kumraldı. Kahverengi gözleri vardı ve candan hitap ediyordu. Gözlerinin içi gülüyordu. Sırtındaki çuvalı yere indirdi ve bir kucak dolusu mısır verdi. Davut, “fazla verme” dedi ama kız ısrar etti. Davut, para teklif etti; ama genç kız almadı, “Bana dua etsen olur, kaderim güzel olsun.” O kızla epey sohbet etti, yarım saatten uzun süre. Kızın evi yakınlardaydı. Mısırları pazarda satıyordu, nişanlısı onu terk etmiş. Çiftçilik yapan bir genç. Genç kızın liseden erkek arkadaşıyla sohbet etmesine çok kızmış, parlamış küfür etmiş. Pazar yerine yakın çay ocağında pazardan aldığı gözlemeyle çayı yerken okul arkadaşına denk gelince eski günlerden uzun uzun konuşmuşlar. Çiçeklerle nişanlısını görmeye gelen genç adam manzarayı görünce çıldırmış. Hakaretler yağdırmış, girişmek istemiş, birileri ayırmış. “Dağlı bile böyle yapmaz, önce bir soraydın, bas git lan işine, asıl benim işim bitti senle,” diye atak yapmıştı genç kız. Şimdi mısır tarlasının kenarında hiç tanımadığı bir yaşlı adama, bir tır şoförüne dert yanıyordu. Bazen öyle olur ki hiç tanımadığın insana lap diye içindeki şeyi patlatmak istercesine konuşmak istersin, denk gelir. Çıban patlatmak gibi. “Gece yarısı dolanma mısır tarlasında, kaçırırlar seni, git sevdiğinin yanında otur” diye şakacı tavırla söylenmişti. Kızı yakalamıştı bir yerden. Bu ufak ama tatlı şaka çok hoşuna gitmişti kızın. Ağlıyordu genç kız. “Ses etmesem dahi iyiydi. Ama kafasında bitirdiğini hissettim. Geri dönüşü olsa keşke, çok iyi anlaşıyorduk.” “Bazı şeylerin geri dönüşü yoktur ve olmaması da iyidir.” Mısır tarlasına düşen yağmur taneleri güçlü biçimde tıpırdamaya başlamıştı. O ılık yağmurlu gecedeki sevgi alışverişi, ansızın gelişen dostluk dinlediği hikaye yıllarca taze kaldı içinde. Müthiş iyi hissetmişti. İçi acımıştı ama ondan kalan düşsel bir histi, görüntüydü. Kız gitmişti, epey olmuştu, ama Davut aynı yerde beton direk gibi dikiliyordu, rüya gibiydi her şey, kız sanki başka alemden gelmişti ve yok olmuştu.

Yağmur giderek güçleniyordu iri yağmur damlaları ıslık çalıyordu asfalta, yolda. Davut kızla kurduğu evreni ya da yaşamın onun için tasarladığı güzel zamanı içinde bir yere koydu, bastı. Yağmur çok süratlenmişti. Çok geçmedi bir kasabaya vardı, tırı uygun yere çekip ışıklı kaldırıma doğru koştu. Kaldırım su içindeydi. kaldırımda, bu tıslamalar yılan tıslaması gibi ruhani bir güçle evlerin çatılarını, bacalarını, balkonlarını dövüyordu, bir evin apartman önünde yağmur almayan yerde nefeslendi, bir sigara yaktı, balkonda çamaşır topluyordu bir kadın, bir adam sigara içiyordu karşı caddede kuaförün önünde, bir evin penceresindeki genç çay içiyor cep telefonuyla konuşuyordu. İnsanlar mutluydu, insanlar azimliydi, insanların bir dayanağı vardı ne güzel. Omuz yasladığı bir canlısı vardı, eşi, çocukları, gelenleri gidenleri. Keyifli bir andı. Burada eski günlerden bir dostu oturuyordu, onu bulmayı deneyecekti. Belki de ölmüştü, aradan yirmi sene geçmişti. İlerledi, kısa bir süre sonra oturduğu evi buldu, camda ufak bir kız çocuğu vardı, kıza el salladı, oradan uzaklaştı, büfeden birkaç paket sigara alıp tırın yanına geçti.

Melek tıra doğru ilerledi, Davut düştüğü yerde yoktu, yerde kan birikintisi vardı. Melek eğilip tırın altına baktığı sırada bir el sırtına dokundu. Korkuyla yüzünü döndü. Bu nimettin 25 yaşındaki erkek kardeşiydi. “Ablam beni gönderdi, seni almamız için. Orta boylu, biraz şişman bir gençti Erhan. İşsizdi, ablasından para alarak yolunu bulurdu, hukuk fakültesini bir yıl okuduktan sonra bırakmıştı, psikolojik sorunlar yaşamaya başlamıştı, hayatta ne yapacağını bilemez haldeydi. Ailesiyle arası kötüydü, ablası ona sahip çıkardı. Yanında dostu Yaşar vardı. Yaşar ufak tefek, cılız, saçları enseden uzun, siyah sakallı, mafya özentisi, bir elinde sürekli tespih sallayan biriydi. Lise mezunu, çiftçi bir ailenin çocuğuydu. Onun da ailesiyle arası açıktı. Tarlada düzenli çalışmadığı ve içki içtiği için. “Siz gidin; ben başımın çaresine bakarım” dedi Melek. “Ablam seni almadan gelmememizi söyledi. Çok üzgün. Tırın şoförü nerde?” İkilide ters bir şey vardı, normal bakışlar yoktu gözlerinde ve kadın yalan attı: “Tırda bir arıza çıktı, benzin de bitmiş, kasabaya gitti yardım bulmak için.” Onlar konuşurken arkadan yanaşan Yaşar kadının bir kolunu büktü, onu tıra dayadı, Erhan donup kalmış gibi seyrediyordu manzarayı. “La mal gibi bakacağına yardım etsene!” Erhan, kıpırdamadı. Yaşar, kadını dizleri üstüne çöktürdü, iki elini birbirine bağladı ve ipi dorsenin üstüne giden merdiven basamağına bağladı. Kadın dört ayak üstünde duruyordu. Yaşar, kadının kalçasını eliyle gösterdi. ’Çok güzel’ hareketi yaptı. “Sen ne yaptığını sanıyorsun ucube” dedi Melek, “çocuklar ne yaptığınızın farkında mısınız? Daha dün gece köfte pişirdim size. Patlayana kadar yediniz!” Nimet, iyi hissetmediği için onlara yemek vermişti. “Tamam; sen kaybol” dedi Erhan, eliyle ‘kışkış’ işareti yaptı. Yaşar, ona göz kırptı ve uzaklaştı, giderken sigara yaktı. “Git git; daha uzağa git. Buraya bakma! İş bitince sana seslenirim. Sakın iş bitmeden gelme.” Yaşar, gözden kayboldu. Erhan, kadına yanaştı: “Kusura bakma Melek abla. Öyle etkileyicisin ki; bunu yapmasam olmayacak. Seni en başından beri çok beğendiğimi biliyorsun.” “Oğlum kendine gel! Bunun cezası büyük. Yaşar kafanı bulandırmış senin. Sen böyle biri değilsin. Ablan bu olanları öğrenirse? Bak ablam, ailenle aran zaten çok bozuk, ablanla da kötü olursan… yiyecek ekmek para bulamazsın kalacak yer. Hapse girersin. Ayrıca kimi bağlantılarım var. Orada kıza çevirirler seni ve ortağını. Ben sana kaç kere para verdim, sana öğüt verim, moral verdim. Seni ablan gibi korudum kolladım. Sevdiğin kızla da seni barıştırmıştım. Aklını hemen başına al! Bunlar hiç olmamış sayacağım, Yaşar’ı al ve kaybol git buradan! Kafamın tası atmadan!” Erhan’ın bütün cesareti kırıldı bir anda. Önüne baktı. O çok beğendiği kadın kurban gibi, hayvan gibi bağlıydı. Arkası dönük. Asaletli biçimde yalvarıyordu. Erhan, kendini şerefsiz biri gibi hissetti, çok adi biri, çok aşağılık. Vicdanı sızlıyordu delice. “Özür dilerim abla” dedi, bıçağını çıkardı ipleri kesmek için. Yaşar, arkadan koşarak geldi ve onu tıra doğru itti ve Erhan kafasını tıra çarptı. Bayıldı. Yaşar, kadının arkasına geldi. “Onun bu işi beceremeyeceğini biliyordum! Sadece birlikte olmak istiyorum seninle Melek abla.” “Sonra ne olacak?” “Çok uzaklarda olacağım. Zaten umurumda değil. Ne olacaksa olsun. Hayatım hayat değil ki.” “Madde kulandın sen? Erhan da madde kullandı?” “Evet. Onsuz bu kadar cesaret dolu olamazdım.” Güldü, “Melek abla konuşmaya devam edersen ağzını bağlayacağım. Sen böyle devam edersen yapamam ki’” Yaşar, kadına iyice yaklaştı. Pantolonunun kayışını çözeceği sırada tırın arkasından ses geldi. “O da nedir?” Yaşar, dedi, sese doğru gitti. bıçağını çıkarmıştı, tırın arkasındaydı. Dorse’nin kapısı aralanmıştı. İçerden tavuk sesleri geliyordu. El fenerini çıkarıp tavuklara baktı. Hemen kadının yanına gitti. “Çok özür dilerim Melek abla. Şeytana uydum. Lütfen bu olanları kimseye söyleme. Kadını çözdü. Dostunun başına eğildi. Onu ayıltmaya çalıştı. Kadın su döktü. Erhan, kendine geldi. “Kanka yanlış yaptık. Gel gidelim. Ama dorsede süs tavukları var. Onları alıp gidelim.” Birkaç ay öncesinde yüz tane süs tavuğu vardı. Hepsi çalındı. Bu işe aşıktı, tavuklara. Yumurtalarını satardı. Erhan: “Beynimi patlattın lan manyak!” “Özür dilerim. Biraz kan var. Tavukları alıp gidelim.” “Ben almam!” “Bekle o zaman” dedi babasından çaldığı kamyoneti tarladan içeri, dikenliğin arkasına gizlemişti. Kamyonetin kapısını açtı. İçeri girecekti. Hişt dedi biri arkadan. Başını ona çevirirken…Yüzüne takozu yer yemez bayıldı. Davut, karanlıktan çıktı. Melek, onu görür görmez çığlık attı. Erhan ise koştu tarlaya doğru. Korkuyla çığlık atarak. Az sonra ayağı taşa takıldı yüzüstü düştü, başı taşa çarpmıştı, yine bayılmıştı. Davut’un yüzünün yarısı yoktu. Sağ tarafı Deşilmiş parça parça yara gibiydi. Yüzü kan revan içindeydi. Saçı başı kandı, yüzünün sağlam tarafı da kana bulanıştı. Et parçacıkları boynuna giysisine dağılmıştı. Korku filmlerindeki zombilerden beterdi hali. “Kutuyu açmamalıydın” dedi Melek. “Eti çıkarayım derken içime bir korku düştü; ama içimden dedim ki beni kim öldürür ki. Kader ablam sığırın aptalın teki. Bu kadar profesyonel iş hayatta yapamaz. Güldüm ona. Ama son anda yine korktum sen açma kutuyu dedin ya. Yüzümü yana çevirmesem beynim patlamıştı. Yere oturdu. “Bana içerden bir şeyler ver. Sarayım.” “Korkunç görünüyorsun. Seni hemen doktora götürmek lazım.” “Damara denk gelmedikçe sorun yok yaşarsın.” “İçerde bir şey bulamadım.” “Dorseye git bak. Orada uygun şeyler var. Atlet giysi havlu.” Dorseye çıktı el feneri vardı elinde. Ahşap sandıklar vardı. Birini açtı. İçinde çeşitli tüfek ve tabancalar vardı. Pompalı tüfekler…bir sürü.

Melek Davut’un yüzünü sardı, her şeyi toparladı ve Davut tırı hareket ettirdi: “Ne geceydi değil mi?” Melek sigara içiyordu, ona baktı. “Sen olmasan belki de ölmüştüm.” Olup biteni anlatmaya başladı: Bomba patladıktan sonra Davut bayılmıştı, ama çok kısa süre sonra gözlerini açtı, önce hayatta olduğuna inanamadı, canlı olduğuna şükretti, yüzü çok acıyordu, ağzına çok miktarda kan ve et parçaları kaçmıştı, onları tükürdü, öksürmeye başladı. Bir kısmını yanlışlıkla yuttu. Kusacak gibi oldu kusamadı. Yüz üstü dönmüştü toprakta. Birkaç dakika sonraydı. Gözleri karardı, yüzü düştü toprağa. Ve uykuya daldı, kısa süre sonra yine açtı gözlerini, gökyüzündeki yıldızları fark etti. Sesler duydu tırın diğer tarafından, konuşan birileri vardı. Başını çevirip onlara baktı ve sürünerek tırın tekerleri ardına saklandı. Bu iki genci öldürmek istemiyordu ve aklına dorsenin kapsını açmak fikri gelmişti. Böylece onu avlayabilirdi. Dorsede tavuk kafesinde iki kişi vardı, biri Erhan ve Öteki Yaşar. İkisi de baygındı. Melek dedi ki: “Tavukları ver şu çocuğa.” “Senin hatırın olmasa vermezdim. Şimdi bu yüzü eski haline getirtmek için birçok ameliyat olmam lazım.”

KİTAP İZLERİ

Çığırından Çıkmış Bir Dünya: Sosyal Sefaletin, Ekolojik Felaketin, Etik Yozlaşmanın Kökeni

Fikret Başkaya

Düzenin Çivisi Çıktığında: Kapitalizmin Büyük Yargılanması Fikret Başkaya, “Çığırından Çıkmış Bir Dünya” adlı eserinde sosyal, ekolojik ve ahlaki krizlerimizi tek bir kök nedene bağlıyor. Modern
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön