"Gelecek, şimdiki zamandan ödünç alınan bir borçtur; faizi genellikle pişmanlık olur." - Terry Pratchett"

Kaçiş; James Brown 20

yazı resim

Necdet’in işleri yolunda gitmiyordu, aylardır çalıştığı işten parasını alamamıştı, inşaat şirketi çalışanların parasını vermiyordu, çalışanların ağızlarını kapatmaları ve memleketlerine dönmeleri için az bir miktarda ödeme yapmışlardı. Güya sonra ödeme yapılacaktı. Necdet’in para almadan iki gün önce, inşaat halindeki otelin yakınlarındaki köy bakkalından alışveriş yapmaya gittiği gündü. Buraları ıssızdı, upuzun geniş tarlalar, ormanlar, güçlü akan bir dere, dar asfalt yolda akşam çökerken ilerlemek zevkliydi, sigara vardı bir elinde. Köy bakkalından alacaklarını aldıktan sonra yolda yaşlı bir kadın ve ineğine denk geldi. Onunla sohbet ederek ilerliyordu, yaşlı kadın yularını tutuğu ineği çekerken inek huysuzluk yapmış, yaşlı kadını düşürmüştü, Necdet, yaşlı kadını yerden kaldırıp koşup tarlaya kaçan ineği yakalayıp getirmişti. “Bunu satsan iyi olur. Başına iş açacak yoksa.” “Alacak kimse olsa…Gücüm de kalmadı, son ineğim bu. Satmaya da kıyamam ama alan olursa neden satmayayım.” Derken Necdet ineği alabileceğini belirtti, yüksek bir fiyat bekliyordu ama yaşlı kadın öyle düşük fiyat verdi ki. Necdet besili yerli ırk ineği almaya karar verdi. Ve memleketine birkaç sığırla dönen bir kamyon bulmuş, ineği kamyona yükleyip eve dönmüştü. Bu işi karısının hoşuna gitmedi ama cüsseli ineği görünce sevindi. Fazla para vermemişti. Ama çok endişeliydi. Bir hafta önce bir rüya görmüş, ona şöyle demişti: “Rüyamda bir dana aldığını gördüm, danayı alıyorsun ve dana hastalanıyor ve hastalığı diğer sığırlara yayıyor ve bütün sığırlar telef oluyor. Sakin birinden dana satın alma.” “Rüyalar ve gerçekler başka” dedi Necdet. İnşaatın yanında diğer işçilerle kaldığı konteynerde yatmaya hazırlanıyordu, son çayını içmişti. “Ben ne rüyalar görüyorum, hiçbiri çıkmıyor. Gördüğün diğer on beş rüya da çıkmadı. Bu mu çıkacak? Bırak Allah aşkına!” İneği almadan iyice inceleşmiş, bir sorun görmemişti. Hasta hayvandan veteriner kadar anlayan yaşlı adama gösterdi o köyde yaşayan. “Çok sağlıklı. Damızlık olarak kullan bence.” Kadın ses edemedi kocasına. Bir hafta içinde ahırdaki on inek hastalanmış, kimi ölmüştü ve şap hastalığı birkaç ahıra daha yayılmış, ölümler olmuştu. Kadının ahırındaki bütün inekler ölmüştü. Dertli sinirli ve çok gergindi, çatmaya yer arıyordu. Necdet, ondan gelen yüksek ve tehlikeli elektriği hissediyor, hatasını biliyor ve onunla göz göze ya da karşı karşıya gelmeye kaçınıyordu, kaçaktı, kadın kocasını evde görmek istemiyordu, acı olayın tek sorumlusu olarak kocasını görüyordu, sözünü dinlese böyle olmazdı, çılgın bir emek, gayret ve canını dişine takarak doğurtup büyüttüğü, çoğalttığı hayvanlarının ölümü onu yıkıp perişan etmişti. Her birini insan sever gibi severdi ve adları vardı. Kısa ürede telef olmaları kabullenilir değildi. Onlarla yılları geçmişti ve onca yaz ve kış…ne çok anısı vardı onlarla. Onlar yoldaştı, çok şeydi: Süt, yoğurt, tereyağı, peynir, çökelek. Gübresi ise bahçeye dökülürdü sebzeler güzel lezzetli çıkardı gübreyle. Kalbi çok acıyordu, aklına geldikçe ölü ya da acı çeken halleri; ağlıyordu; kızgın bakışlarla kocasını oyuyor, parçalıyordu adeta. Kocası başını hep önüne eğiyor, onunla aynı ortamda bulunmaktan kaçıyordu. Hiç konuşmuyorlardı, birbirlerini görmezden geliyorlardı. Kadın dinamit gibi ha patladı ha patlayacak gibiydi kocasına.

Necdet, dışarda bir yerlerde takılıyor, çok geç saatlerde, karısı yattığında gizemli bir hayvan gibi eve giriyor, yiyip içip yatıyor, gün doğmadan çekip gidiyordu, günlerdir karısının sakinleşmesini bekliyordu. Tabi takıldığı dostları, birileri içince o da içiyordu. İçince de gevşeyip rahatlıyor, bütün dertlerini unutuyordu muhabbet ederken. Köyün yakınlarında bir ağaç ya da dikkat çekmeyen ağaçlar altında, eski bir samanlıkta, ormanda güzel bir yerde, dere kenarında… çakallar bir araya gelip içiyorlar, Necdet derdi tasası yokmuş gibi uzanıp içip vakit geçiriyor, kimseye içini dökemese bile ama aslında bir kaçak gibi yaşıyordu, yanında mutlaka kafa dengi birileri olurdu, öyleleri yemek malzemesi getirir, tavada ateş üstünde yemek, biri şeyler pişirir, yerdi. Sıklıkla herkese yemek pişirirdi. Lezzetli yaptığı için ondan yapmasını isterlerdi sürekli. Koca koca adamlar içtikçe çocuklaşırdı, geçmiş yıllarda, çocukluk anılarına, gençlik yılları odaklanırlar, en güzel yıllara dair bitip tükenmez sohbetlere dalar, nostalji yaşarlardı. Eskiden şöyleydi, şu ev vardı, sonra ev yıkıldı, tarla ekilmez oldu, şehre gittiler.. türündeydi kimi sohbet. Göçmüş değerli inşaları anlarlardı. Eski unutulmuş yılları raflardan çıkarıp sohbet konusu yapıyorlardı, bazen içki içiyorlar, bazen ise çay. Necdet’in derdi vardı ve o adamların da dertleri vardı, karısıyla ailesiyle çocuklarıyla sorunlar yaşayan adamlardı, bazen ikisi geliyor, bazen üçü, bazen birisi. Sürekli bir yerlerde buluşuyorlar, birbirlerini buluyorlardı akşam çökünce, bazı zamanlar Necdet kurt gibi tek kalıyor; canı çok sıkılıyor ama kendini avutacak düşüncelere sımsıkı sarılıyordu. Bir şekilde oyalanıp vakit geçirip onları bekliyordu. Ortamın şamatası akşam ve gece sabah gelene dek sürüyordu, gün aydınlanmadan herkes deliklerine çekiyor. Bazen çok içerlerse sızdıkları yerde güneşi karşılıyorlardı. Tabi her birinin işi gücü, sorumlulukları vardı, Necdet gibi takılamazlardı; ama sevdikleri Necdet olmasa buralarda kurt sürüsü gibi takılacakları gibi yoktu, Necdet sebep oluyordu ortamın kurulmasına ve diğerleri de onları yalnız bırakamazdı, Necdet dost çevresinde çok tutulan, saygı gören biriydi. Ortamı neşelendiren sohbetleri iyi yapar, uyduruk ya da ezberindeki yüzlerce komik fıkralardan birini beklenmedik anda anlatıp herkesi gülmekten kırıp yere serebilirdi. Çocuklar gibi rahatlıyorlardı birbirleriyle. Onları kasan, daraltan ne varsa hiçbiri hissedilmiyordu o anlarda. Birbirlerine şakalar yapıp duruyorlar, bazen ufak çocukları gibi birbirleriyle tartışıyorlar; ama tartışma krize ya da çatışmaya dönüşmeden kardeşlikle sona ediyordu. Zor yaşam koşullarında ne ailelerine ne çocuklarına şaka yapacak ya da kaldıracak durumda değillerdi; ama bu ortamda evlerinde bulamadıkları eğlenceyi, çocukluğu ve özgürlüğü buluyorlardı. Evlerinde yaşama ve aile çevresine karşı uygulamayı unuttukları esneklik, espri ya da şaka yapma kabiliyeti ağaçlar altında dostlarla bereketli, sonu gelmez bir altın madeni gibi parlıyordu. Ayrıca dostluk başka türde mutlu ederdi insanı. Aile yükümlülükleri daraltır ve eğlencesini yitirir zamanla ruh. Evinde kızgınlıkla, hayal kırıklığıyla bıraktığı ve hiç ilişmediği kadını ise git git daha taş olmaya başlamış ve acımasız bakışlar atmaya başlamıştı ona, kadın çok doluydu, bazen olan bütün olumsuz şeyleri unutuyor; ama aniden kötü her şeyi tek tek hatırlayınca alt üst oluyor, işte o zaman akbaba gibi söylenmeye, Necdet’in kafasını didiklemeye başlıyordu aç akbaba gibi: “Git para bul sığırlarımı yerine koy, git iş yerinden paranı al, bir halta yarasan bari! Karı gibi gezip duruyorsun ortalıkta! Baş örtümü vereyim, eteğimi vereyim giy gez ortalıkta! Erkeğim diye dolaşma… Ne yüzsüz ne adi bir adamısın sen, iyice düştün, gözümde sıfır oldun! İşleri yoluna koymazsan işin bitik benden söylemesi! Alıp başımı giderim. Ne halin varsa görürsün köpek herif! Zamanımda sözlerime güvenseydin böyle olmazdı. Kafana göre hareket ettin sıçtın batırdın bizi!” Necdet, evden çıkmak için hazırlanırken kadın mutfaktan bağırıyor ona, Necdet geç vakit eve girdi, kadın salonda yatıyor, uyanıyor ve söyleniyor, ama hiç yanına gitmiyor, onu yakaladığı anda bastırıyor ve Necdet süratle evi terk ediyor ya da yatak odasına girip kapıyı kilitliyor, beni öldürür diye. Çok can sıkıcı ve dayak yemekten beterdi ettiği laflar. Çocuklardan biri tüfeği ve tabancayı saklamıştı dışarda bir yere. Aile faciası çıkmasın diye.

Necdet, karısına çok değer verirdi, karısının sözleri tavırları iyice dağıttı onu ve böylece koy vermişti kendini, esen rüzgar onu nereye sürüklese oraya giden yaprak gibiydi. Kafasını dostlarıyla düzeltiyor, gerçek sorunlarıyla yüzleşmekten kaçınıyor, kendini avutuyor, kandırıyordu, oysa gidip çalışması gerekirken, yaz ayının en güzel zamanlarını değerlendirmek varken inşaat işinde adamlar deli gibi nitelikli usta ararken, Necdet gelen iş tekliflerini “şu an çalışamam, hastayım, iyileşince ararım” diye savuşturuyordu. Tembelliğin tadını çıkarıyor, ergenler gibi sorumsuzca takılırken vaktin nasıl akıp geçtiğini anlayamıyordu. Çalışacak kadar iyi değildi kafası. Canı hiçbir şey yapmak istemiyordu aslında. Düştüğü boşluğun farkındaydı. Karısının ona öfkesi bitip ilişki normale dönünce çalışacaktı elbette. Ama ailenin üstüne çöken karanlık dağılmıyordu. Necdet, kolay kolay sinirlenmeyen, sakin, uysal karakterli biriydi. Karısı lafla hücum ettiğinde gülmemek için kendini zor tutuyor, bazen ise o gülme tutulmuyor, kaçıyordu, işte o zaman kadın ona bir şeyler fırlatıyordu, eline ne geçerse. En son eski ütüyü fırlatmış, ütü parçalanmış, kadın ağlamaya başlamıştı. “İlk ütüm!” Çok sevdiği ütüydü. Ona bunu annesi hediye etmişti. Kırık ütü parçalarını topladı ve bir kutuya koydu, bunun hesabını sormaya yemin etti.

KİTAP İZLERİ

Yaşadığım İstanbul

Selim İleri

İstanbul'un Kırık Kalbi: Selim İleri'nin Hafıza Kazısı Bazı yazarlar vardır ki bir şehirle öylesine özdeşleşirler, sanki o şehrin sokakları onların damarlarında akar. Selim İleri de,
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön