Not: Yapay zeka öncüsü bilim adamının söylemlerini okudum, Nobel almış bilim adamı bu ve bu öyküyü kurdum.
Yapay zeka ve robot teknolojisi akıl almaz hızla geliştiği bir evrede olayımız gerçekleşmektedir. Baş döndürücü gelişmeler insanlığın asırlarca alacağı yolu birkaç hafta ya da ayda almasına yol açmıştı, yapay zeka denen şey ve üstün robotları insan yaşamını kolaylaştıran programlarıyla adeta bir sihir saçıyordu.
Hikayemiz Amerika Arizona kırsalında gerçekleşmektedir.
Yapay zekalı robotlar plantasyon (tarım) alanlarını işgal etmiş ve insan iş gücü artık kullanılmaz olmuştu; çünkü şirketler devasa tarım alanlarını satın almış ve tarım işçisi olarak robotları sürmüştü tarlalara. Robotlar sayesinde maliyetler çok düşüyor ve çok kar edebiliyorlardı. Bir zamanların eski Blues Amerika’sında siyahların tarlalarda ekmek mücadelesi vermesi gibi. Ateş gibi yakan kırbaç ve silahlarla nöbet turan beyazlar arasında.
O eyalette son bir devasa plantasyon alanı kalmıştı; ama şirket temsilcisi bir türlü o muazzam büyük alanı almayı becerememişti. O bölge çok verimliydi ve sahibi toprağa tapan yaşlı bir adamdı, ne teklif edilirse edilsin, bu bölgenin Amerika’nın en kutsal ve bakir toprağı olduğunu iddia ediyordu, 8 oğlu ve 3 kızı vardı, bu toprak Kızılderili yerli halktan atalarının aldığı topraklardı, bu toprak için çok kan dökülmüştü, muazzam toprak bele kadar gelen çimenlerle ve çeşit çeşit devasa ağaçlarla doluydu, arazinin ortasından güçlü ve coşkulu akan derin bir nehir geçiyordu, bu nehirde yaz kış balık eksik olmazdı, yaşlı adama çok büyük paralar teklif edilmişti; ama yaşlı adam hiç düşünmeden elinin tersiyle geri çevirmişti şirket ceo’sunu. Yetkili çok kızmıştı ve bu durumu şirket müdürlerine izah edemiyordu, müdür çılgına dönmüş, “yaşlı bir bunağı nasıl oluyorsun?!” diye parlamıştı ona. “Gerekirse zor kullan” demişti. Ama zor kullanmak da ne demekti, bu yöntem yasalarla başını belaya girmesini sağlardı, zaten bölgenin belediye başkanı da şirketten hiç hoşlanmazdı; çünkü Parkinson hastası yaşlı annesine bakmak için satın aldığı robot şafak vakti kontrolden çıkıp sürekli yeni isteklerde bulunan yaşlı kadını boğmaya başlamış ve boynunu kırarak öldürmüştü onu. “Aküm bitik ve sürekli yeni bir şey istiyorsun, yatıp uyuyacağına. Robotum ama bir yere kadar.”
Yaşlı kadın kendiliğinden ölmüş gibi onu yatağa yatırdı ve ortamı toparlayıp dizayn etti; ama ellerine bulaşan kanı temizlemeyi unutmuştu.
Başkanın torunu onun başına bir el ateş edip öldürdü.
Şirket ceo’su çare arıyordu. Şirket müdüründen yardım aldı. Bölgenin emniyet departmanının müdürü parayı çok severdi ve şirket müdürüyle arası çok iyiydi. Polisler devreye girerse bu iş olabilirdi. Kimi uyuşturucu bağımlısı ve madde kaçakçısı ve alkolik polislerden oluşan beş kişilik çete yaşlı adamın çiftliğine sık sık gidip ona çiftliği boşaltması için onu iknaya çalıştılar, inatçı yaşlı adam kanmadı, ve onlar da göz dağı vermeye başladı.
Polislerden ikisi kardeşti ve sabırları taşmak üzereydi, çete üyelerinden üçü kız arkadaşlarıyla buluşmaya gitmiş ve oradan da içmeye, iki kardeş ise onları beklemekten ağaç olmuş, gidip biz icaplarına bakmaya karar vermişti, çete lideri bir kulağı olmayan yaşlı polis ise; “biz gelmeden sakın hareket etmeyin” diye uyarmıştı onları. Çetenin en delisi bu iki kardeşti ve gözleri karaydı, en heyecanlı olanlardı.
Epey beklediler ve bu işi kotarabileceklerini düşünüp yola koyuldular; yaşlı adamı ikna ederlerse çete liderinin güvenini kazanmak işlerine gelirdi. Diğerleri gibi ucuz kadınlarla buluşmazlardı ve içmeyle de araları iyi değildi. Biri mahalleden bir kıza öteki ise marketteki bir kıza tutulmuştu, bunu sadece kendi aralarında konuşup duruyorlar, reddedilme korkuları yüzünden harekete geçmiyorlardı, ve yaşlı adamı ikna ederlerse çok para alacaklarını biliyorlardı, her biri bir ev alacaktı kendine. Çete lideri böyle söz vermişti. Evleri olursa kız arkadaşları huzurunda çok iyi hissederler ve fakir olarak algılanmak en sevmedikleri şeydi. “Sevgiliyi evinde ağırlamak, yedirip içirmek kadar memnun edici şey yok” dedi kardeş abisine. Sigarasını yere atıp ayakkabısıyla ezip söndürdü.
Evet, hayatları boyunca bir şeylerin sahibi olmamışlardı, çok yokluk ve sıkıntı görmüşlerdi ve şimdilerde aşık olmak ve bir kızı okşamak için can atan düzgün ve genç fizikleriyle…aç kurt gibi açtılar kendilerini adam gibi hissetmeye, sevilmeye, saygı görmeye.
Yaşlı adam ve ailesi yemek sofrasındaydı, akşam vaktiydi, eve davet edilmediler ama kapıyı açan kızı kibarca itip içeri gidip bize yemek yok mu deyip içeri girdiler. Üstü kapalı tehditlere başladılar, tavuk yiyorlar ve gayet neşeliydiler, içmişlerdi ve sık sık sululuk yapıp kaba ve iğrenç şakalar yapıyorlardı, yaşlı adam ve ailesi onu hiç umursamıyor, onlar yokmuş gibi davranıyordu, yaşlı adam bu iki kardeşe zamanında çok sahip çıkmış, okutmuş ve onların polis olmasını sağlamıştı, bu çocuklara kızamıyordu aslında.
Yaşlı adamın en büyük oğlu dedi ki: baba izin ver, arkadan yanaşıp başlarına odunu indireyim.
Yaşlı adam güldü. Bekle evlat. Az son giderler. Anasız babasız büyüdüler, çok emek verdim onlara. Durmaları gerektiği noktada duracaklardır.
Peki baba dedi ama. Çaktırmadan kalktı ve köşede duran odunu aldı ve yan yana oturan kardeşlerin arkasına geçti ve uzun odunu vuracak gibi yapıp kollarını gerdi. Tam karşılarında oturan iki ufak çocuk güldü. Polisler dönüp arkasına baktı.
Biri silahını çıkardı.
Bam diye bağırdı.
Ev sahibinin iri yarı oğlu korkuyla geri çekildi.
Polis kardeşler güldü.
Sarı saçlı olan sordu: arkandaki nedir.
Hiç
Ne saklıyorsun?
Öteki sarı saçlı ve kısa olan kalıp onun arkasına baktı: bu bir sopa.
Sen bizi yemek yerken gebertmeyi mi düşündün.
Oğul babasına baktı.
Sakin olun çocuklar.
Kısa boylu polis silahını çıkardı. Şimdi seni öteki dünyaya yollayacağım.
Oğul korkuyla ellerini öne uzattı. Geri geri giderken düştü sepete çarptı. Yere yuvarlandı.
Sen dur kardeşim dedi öteki polis, onun icabına ben bakacağım, sen diğerleriyle ilgilen. Silahı doğrultu yaşlı adamın büyük oğluna. Gülüyordu.
Diğer polis silahı aile üyelerine çevirmiş, sürekli hedefi değiştiriyordu.
Sarı saçlı polis; o sopayı al ve babanın başına indir.
Yapamam.
Yoksa seni ayaklarından vururum.
Şişman adam ilerledi ve babasının yanına gitti.
Baba. Dedi.
Boş ver, indir bir tane, çok sert olmasın. Az sonra giderler.
Şişman adam sopayı indirdi ve
Yaşlı adam yere kapaklanmadan önce başı çorbanın içine düştü, acıyla indiriyordu, adi herif yavaş vur demiştim.
O sırada gülen sarı saçlının silahı patladı ve kardeşi büyük yemek masasına devrildi çuval gibi. Çığlıklar koptu kadınlardan.
Kardeşim diye ağlıyordu. Onun başını tutmuştu. Silahın emniyeti açıktı ve gülerken yanlışlıkla tetiğe dokunmuştu.
Yaşlı adam ve diğerleri hemen müdahale etti.
Nefes alıyor dedi biri.
“O güçlü, yenilmez geçilmez lanet” dedi aile üyelerinden biri.
Genç polis ölmüştü.
Bu arazi ve çiftlik evi için çok kan dökülmüştü. En asi ve yola gelmez Kızılderili şef ile Amerikalılar kadın çoluk çocuk hayatlarını kaybetmişti. Sonunda kazanan hiç kimseydi. Amerikalılar toprakları kazanma hırsından caymış, Kızılderili topluluk ise çaresi bulunmayan bir hastalığa tutulmuş, bölgede insan varlığı yok olmuştu. O coşkulu ay ışığında ateş başında çılgınca gece dansları eden güçlü savaşçıları olan kızılderili topluluk mahvolmuş ve üç beş kişi kalmıştı. Son şefleri ise hastalık pençesindeydi ve bölgeye gelen Jack adındaki altın arayıcısı birkaç şey denemiş ve onun ömrünü birkaç ay uzatmıştı, babası medyumdu ve bitkilerle arası iyiydi. Kızılderili kırmızı at adlı şef, ölmeden önce toprakları Jakc’e vermeyi teklif etmişti. Ve birkaç yetkili gelip arazinin Jack adına kayıtlanması için şahit olmuş, imzalar verilmişti. Kızılderi şef şu sözü almıştı: “Ölü ağaç hariç tek bir ağacı kesmeyeceksin, bizonları ihtiyacın dışında zevk için avlamayacaksın, altın için toprağı delik deşik etmeyeceksin ve böyleyi sonsuza dek koruyacaksın. Jack söz vermişti. Bu vasiyet gibi bir şeydi. Sözünü tutmazsan en acı lanetler başının üstüne olsun. Jack lanetlere hiç inanmazdı ama şefe inancı sevgi ve saygısından söz verdi ve bunun karşılığında imzasını attı belgeye.
Uzun yıllar sonra….bu devasa arazi o kızlderilinin ruhuyla, o kutsal inançla, bir yemin gibi aileden aileye, torundan ötekine geçti ve sonuna yaşlı adam Charles’e kaldı uçsuz bucaksız topraklar….









