"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

Tekerleği̇n Gicirtisi: Geri̇ Sayim

Dünyadan ve insanlardan kopuk, ormanın derinliklerindeki devasa ahşap evde tekerlekli sandalye kullanan bir yazar adayı ve karanlık geçmişin hayaletleriyle yaşayan şizofren bir anne…Medeniyetten uzak bu tecrit edilmiş hayat, bir gün eve gelen gizemli ve genç bir misafirle (Rüzgar) tekinsiz bir boyuta evrilir. Korku, gerilim ve tekinsiz bir erotizmin iç içe geçtiği; her tekerlek gıcırtısında gerilimin tırmandığı korku edebiyatından doğma sarsıcı bir öykü.

yazı resim

Bin yıllık ahşap bir ambardan yapılma devasa evde yalıyordu anne ve oğlu. Yoğun ormanın en karanlık ve fark edilmesi zor yerinde. Burası adeta kapan gibi bir yerdi. Yolu yoktu. Sadece bir patikası vardı. Evi yapan ilk eskiler yabacılarla ya da başkalarıyla iletişim kurmak istemedikleri için böyle bir dünya kurmuşlardı kendilerine. Oradan köye ulaşmak beş saat sürerdi. Bir insan burada çok kolay kaybolabilirdi eve gitmek isterken. İlk keskin eskilerden adam sinir hastasıydı, karısı da şizofrendi. İnsanlardan hiç hoşlanmazlardı. Burayı kendilerinin cenneti olarak tasarlamışlardı ve diğerleri cehennemden gelen varlıklar olarak görülürdü. Azılı şeytanlar! Alçaklar! İkisi de silah taşırdı sürekli. İkisi de kaçıktı ama tıbben bir raporları yoktu. Ve diğerleri de onlardan hiç hoşlanmazlardı. Herkes onlardan çekinirdi. Karı koca kimseden hoşlanmazdı. Çünkü diğerlerinden hep kötülük görmüşlerdi. Birikimleri çalınmak istenmişti sahte belgelerle. Tapu dairesine, nüfus dairesine yuvalanan çeteyle iş birliği yapılmıştı. Atalarından elde ettikleri miras, nüfus kaydı düşürülerek ellerinden alınmış, dava açıp varlıklarına mahkeme yoluyla yeniden kavuşmuşlardı.

Burası ıssızdı. Burada sürekli bir sessizlik vardı. Köye ulaşan patika…yoğun yağan yağmurlar sonucu kısa sürede otlarla geçilmez olurdu. Ama yaşlı kadın oraları avucunun içi gibi bildiği için kaybolmaz, zor olsa da vahşi otları ezerek yol açardı kendine. Elindeki palayla. Ağaç dalları, dikenler… Burada sürekli kurtlar gezerdi. Çakallar.. tilkiler.. aç ayılar… geyikler… Evin çevresi yoğun yaşlı asırlık ağaçlarla çevriliydi. Ama evin diplerinde tarlalar vardı. Ev dairesel olarak tarlalarla çevriliydi. Sonrası ormandı. Tarlalarda sebze ekiydi. Ve mısır. En çok mısır. Yaşlı kadın yoğun dualar sonrasında bahçeye gömülürdü adeta. İş bitmezdi. Sevişir gibi çalışırdı. Canı çıkarcasına.

Tekerlekli sandalye kullanan oğlu yazar olmaya çalışıyordu. Korku gerilim romanı yazmaya başlamıştı. Birkaç aydır. Hayatta her konuda başarısız sayıyordu kendini. Ama bazı şeyler kaderdir. Sevgilisi hiç olmamıştı. Dört gözle onu beklerdi. Kitabını bastıramamıştı. Diğer gençler gibi annesinden ayrı bir yaşam kuramamıştı kendine. Adeta alışveriş merkezi gibi büyük ahşap evde gezecek çok alan, dışarı açılan çok pencere vardı. Pencerenin önüne geçer, ormandan yayınlan sisi. Kurtları, yağan yağmuru ve karı zevkle izlerdi. Ama şehre gitmek istiyordu, orada insan, kadın kız çoktu. Bunalmıştı burada. Bir kızla birlikte olmayı çok istiyordu. Ama annesi bu işe hiç iyi bakmazdı. Parayla tuttuğu bir kadını buraya getirmek inanılmaz olurdu. Ama annesi onu mahvederdi. Buradan gitmesine izin vermiyordu. Ve o bu işten hiç hoşlanmıyordu. Yazar olarak parayı bulup burayı terk etme hayali vardı.

Sabahtı. Bildik coşkulu ama sessiz bir yaz sabahı. Mısır tarlalarını bastı bir karga sürüsü. Büyük kahvaltı masasındaydılar. “Anne roman dosyasını yayınevine ne zaman yollayacaksın? “Yakında.” “Ne zaman?” “Yakında.” Yine düzgün cevap vermemişti. Hep yolluyordu ama bir tane bile yayınevinden yanıt gelmemişti. Neden? “Yakında işini çözeceğim, kalın kafalı oğlum” dedi. “Anne, büyük bir yazar olacağım ve buradan kuş gibi uçup gideceğim.” Yaşlı kadın delice bir kahkaha attı: “Sen bir halt olamazsın. Rüyandan ebenin amını görürsün ancak. Beceriksiz!” Yine deli bir yanıt. Sustu. “Sence neden böyle dedim bir sor bana?” “Neden?” “O kadar boktan şeyler yazıyorsun ki. Yayınevleri yanıt yazmaz tabi.”

Ve annesi “ben gidiyorum” dedi ertesi sabah. “Akşam olmadan dönerim.” “Dosyayı aldın mı?” “Çantamda.”

Beş saat sonra annesi geldi. Genç adam gözlerine inanamadı. Annesinin yanında sarı saçlı, mavi gözlü, çıtı pıtı incecik bir kız vardı. Saçları örgülü, renk renk tokalar. İlginç makyajlı. On beş ya da on altı yaşlarında olmalı. Yaşlı kadın oğluyla tanıştırdı kızı: “Rüzgar. Bu tatlı kızın adı Rüzgar.” Büyük ahşap masa çok eskiydi. Yemek hazırlamıştı yaşlı kadın. Küçük kız yolda giydiği kot pantolonu çıkarmış. Küçücük kırmızı mini eteği giymişti. Ve yaşlı kadına sofrayı hazırlaması için yardım ediyordu, çok neşeliydi. Bu kız yaşlı kadının çocukluk arkadaşı kadının kızıydı. Annesi babası trafik kazasında ölmüş, kıza halası bakıyordu. Büyük şamdanlarla çevriliydi masa. Aile eskiden beri ataları gibi elektriğe karşıydı. İnsanlara karşı olduğu gibi. Elektrik yüzünden yanıp kül olan evlerin acı hikayesini dinlemişlerdi. Ayrıca elektrik şebekeye bağlı olmak, köle olmak demekti. Genç adamın gözleri kızın ufak eteğinde, bacaklarında ve kalçasındaydı sürekli. Ondan gözlerini alamıyordu. Küçük kız genç adamın tabağını önüne getirdi ve genç adam kızın kalçasına elini attı, kendini tutamamıştı. Genç kız ise başını çevirip ona gülümsedi dostça, insanca. Sonra genç kız su bardağını getirdiğinde genç adam bu kez kızın baldırına dokundu, genç kız ise başını ona çevirdi ve bir eliyle genç adamın sırtına dokundu. Okşadı. “Abi, yazar olduğunu duydum, bana yazdıklarından söz eder misin?” Genç adam o an kendini aç kötücül bir hayvan gibi hissedip hemen elini geri çekti. Sevmişti. İlk kez biri onun ne yazdığını merak etmişti. Sonra.

Gece yarısıydı. Genç adamın uykusu kaçmıştı ve daktiloda bekleyen metin ilerlemiyordu, takılmıştı. Aniden kapısı tıklatıldı. “Girebilir miyim?” Bu küçük kızdı. Sohbet başladı. Ve genç adam; “kırmızı eteğini giymemişsin. Ama beyaz pijaman da çok güzel!” Daha önce kıza kimse öyle dokunmamıştı ve özel olarak düşündüğü, birileri… ona dokunması, cinsel olarak arzulanması.. çok çok tahrik ediciydi. Erotizm en sevdiği şeydi hayatta. Bu trajik adamdan ilk bakışta etkilenmişti. Acımıştı ona. Genç kız genç adamın tam yanına oturmuştu sandalyede. Daktiloda yazılanlara bakıyordu. Genç adam ise başını ona yaklaştırdı ve kızın saçlarını kokladı. Tatlı koku onu etkisi altına aldı hemen. Bu sırada ayak sesi duyuldu ve kapı gıcırdayarak açıldı. Sanki bir hayalet birden gelmişti: “Neler oluyor burada?” “Tuvalete kalkmıştım abime bir baktım. Ne yazdığı hakkında konuşuyorduk.” Kız odadan çekinerek çıktı.

Genç adam sigara yaktı. Sıcaktı. Pencere açıktı. Mumları söndürdü. Tekerlekli sandalyesini cama yaklaştırınca tekerleğin biri ve döşeme gıcırdadı. Gökyüzündeki yıldızlara baktı.

Birkaç saat sonraydı. Genç adamın kapısı gıcırdadı ve genç kız odaya girdi. Yatağında uyuyan genç adamın yanına uzandı. Genç adam bunu rüya sandı başta. Ama hemen onu kokladı. Birbirlerine sarıldılar. Öylece kaldılar. Genç adam yıllar süren yalnızlık acısıyla sımsıkı sarıldı ona. Kızın canı yandı ama güldü. Az sonra kız ona arkasını döndü. Genç adam yine sarıldı ona. Yaşamak buydu. Genç kız pijamasını çıkardı. Külotunu da çıkarıyordu. Genç adam karanlıkta ışık gibi parlayan bedene gözlerini dikmişti. Tam bu sırada Ayak sesi duyuldu. Genç kız aceleyle yataktan çıktı üstünü giyerek. “Orada yanlış bir şeyler olmuyordur umarım!” dedi yaşlı kadın. Genç kız: “Uykum kaçtı. Abime baktım bir şeye ihtiyacı var mı diye. Suyu bitmiş su getirdim ona.” “Aferin. Gel yanıma şimdi.” Kız odadan çıktı.

Genç adam kızı sadece yemek masasında görebiliyordu ve kız gündüzleri mısır tarlasında yaşlı kadınla çalışıyordu.

Ve genç kız ona veda ederken genç adam göz yaşlarını içine gömdü. Küçük kız da ona çok derin biçimde baktı ve ona sarıldı. Küçük kızı son görüşü oldu. Başını masaya dayamıştı, alnını. Şunu duymuştu uzaktan: “abime telefon numaramı verirsen nasıl olduğunu sorarım.” “Telefonu yok. Sen bebeni ararsın. Konuşursunuz.” Kız gitti. Yaşlı kadınla.

Genç adam çocuk gibi ağlayıp duruyordu. Annesinin odasının yanından geçerken aralık kapıyı gördü. Çok uzun yıllardır buraya girmemişti. İçeri girdi. Sepette duran kırmızı şey ilişti gözüne. Bu tanıdık gelmişti ona. İlerledi ve giysileri kaldırdı sepetin üstünden. Yılardır annesine verdiği romanlar.. roman dosyaları buradaydı. Hiçbir yere yollanmamışlardı. Dişlerini sıktı. Bu kadın ne yapmak peşindeydi? Öfkeyle onu bekledi ama annesi gelince ona tek kelime etmedi. Çünkü ondan intikam alacaktı. Annesinin sinsi yöntemiyle.

Bir huzursuz hisle uyandı gece. Odada bir tıkırtı vardı. Ertesi gece aynısı oldu. Ayak sesi vardı odada.

Ertesi gün kabusla uyandı. Rüyasında bir koluyla annesinin boğazını sıkıyordu. Annesi nefes alamıyordu. Kabuslar her gece tekrar ediyordu. Ve gündüz vakti sanki hipnoz olmuş gibi rüya gibi annesini bıçakladığını görüyordu. Ya da satırla ellerini, özellikle parmaklarını masada kestiğini. “Kan kaybından öleceğim. Havlu getir.” Kanayan parmaklarını üstüne roman dosyalarını koyuyordu. Ayaklarını bağladığını. Pense ile dilini kopardığını. Ve kerpeten ile tırnaklarını söktüğünü… Deliriyor muydu? Ona çok öfkeliydi. Hiçbir zaman delirmemişti ama bu kez delirirse? Korku gerilim türünde yazmaya başlamasından mı bu garip şeyler kabuslar başlamıştı?

Yağmurlu günde evden çıktı ama kısa sürede toprakta tepetaklak oldu. Annesi onu kısa sürede bulmasa durumu kötü olabilirdi. “Bir yerin acıdı mı kırıldı m?” demek yerine; “ne bok yemeye uzaklaştın. Vahşi hayvanlar tavuk gibi yer seni geri zekalı!”

Dindar deli anneyi öldürmek? Ölse çok iyi olurdu. Ama bu onu üzüyor ve kabuslardan çok rahatsız oluyordu. Öte yandan onun canını yakmak istiyordu, delice üzülmesini.

O sabah annesi elinde ekmek bıçağıyla kendi yaptığı ekmeği keserken aniden durdu ve gözlerini ona dikti. Donmuş gibi bakıyordu. Hipnoz olmuş gibi. Annesi sert, kesin, keskin, simsiyah bakıyordu. Görmezden geldi. Ekmek alması gerekliydi. Ona baktı. Annesi uzun, derin, karanlık çağlardan bakıyordu: “İşi bitirecek misin?” “Ne işi?” diye düşündü. “Bir boka yaramıyorum ki.” Aklına şu geldi: “Kabusları biliyor. Hem de çok iyi biliyor. Kadının bıçağı tutma biçimi. Sanki aniden üzerine atılacakmış gibiydi. Onu ilk kez böyle bakarken görmüştü.

Aniden bütün kabuslar kesildi. Birkaç gün sürdü sessizlik, huzur ve tekrar gelmesini bekliyordu. Çok geçmedi gariplikler başladı. Şu sesi duyuyordu gece gündüz. Kabuslarda evin içinden.. karanlıktan şu ses geliyordu: “Geri sayım başladı…çok yakında…geri sayım başladı. Çok yakında başaracaksın. Pis moruğun işini bitireceksin. Roman dosyalarını yayınevlerine göndermedi. Seni kandırdı. Sevgilini elinden çaldı. Seni delice kontrol ediyor. Sana kendin olma şansı asla vermeyecek. Onu öldür kurtul. Sevgilin orada seni bekliyor ağlayarak. Onu öldür. Sevgilini buraya getir. Geri sayım başladı.”

O fırtınalı gecede…sağanak yağış dövüyordu ahşap evi. Tekerlekli sandalyesi gıcırdayan döşemelerde ilerledi. Çarpan pencereyi kapattı. Tülü açtı perdeyi. Sigara yaktı. Bir karga aniden çarptı cama. Geri çekildi bağırarak. Karga camın önünde durdu ve cama tık tık tık vurmaya başladı. Birden uyku bastı. Yatağa geçti.

Gecenin ilerleyen saatleriydi. Kabusla uyandı. Kendini delirecek gibi hissediyordu. Kan ter içindeydi. Veranda gibi olan ama kapalı. Yani camekanlı geniş balona geçecekti. Odadan çıktı. Karanlıktan koridorda gözüne simsiyah bir gölge göründü, ötelerdeki şamdan ışığı ona az ulaşıyordu, o siyahlık diz çökmüştü. Genç adamın zihninde film kopmuştu. Fırladı. O siyah şeyin üstüne atladı. Sağ koluyla boyundan kavradı. Bütün gücüyle sıkmaya başladı. Kafasında sürekli şu yankılanıyordu: “İşi bitirecek misin?” Sıktı. Sıktı. Daha güçlü biçimde sıktı. Bağırarak. Yırtınarak. Fiziksel güçle. Ruhunun gücünü kullanarak sıkıyordu. Kan ter içindeydi. Yere yuvarlanmışlardı. Aniden ses geldi. O antik gıcırtı. Çığlık. Acı dolu yakarış. Simsiyah ama şeffaftı gölge. Silüet. Yaratık bir anda kayganlaştı. Kurtuldu. Birden kaygan bir sıvıyla kaplanmıştı bedeni. İguananın renk değiştirmesi gibi. Uzaklaşırken insan silüeti simsiyah bir dumana döndü ve karanlık koridorda gözden kayboldu.

Ses duydu tam arkasında: “İşi bitirdin mi?” “Evet anne! Ama kaçtı. Bir an korkunç bir yanılgı içine düştüğümü düşündüm ama sezgimi dinledim anne.” Kadın ona yaklaştı. Oğlunun başını okşadı. Ağlıyordu genç adam: “İşi bitirdim anne! İşi bitirdim anne! İşi bitirdim anne!” “Sonunda bir boka yaradım, değil mi?” “Aferin sana. Artık aramıza giremez orospu çocuğu! Bir daha gelirse ne yapacağını biliyorsun!

Yaşlı kadın oğlu uyurken tam oraya mistik bir tuzak kurmuştu çok güçlü dualarla delirir gibi ama inançla. Metafizik varlık sersemlemiş, uyuşmuş, o kitleyen duanın tuzağın enerjisiyle diz çöküp kalmış, iki elini yere dayamış taş gibi kalmıştı. Oraya yapışıp kalmış gibiydi oyuncak misali. Metafizik ilkeler ve şifreler içeren bir tuzak… Çelme gibi. Balık ağı gibi. Katalepsi gibi. Kapan gibi. Domuz kapanı gibi.

“İşi bitirdin. Yoksa ben senin işini bitirecektim evlat.” İkisi de aniden yüksek bir tıslama duydu camda. Yağmurun dövdüğü camda. Bu tıslama yaratığın en zor anlarında duyulmuştu: Tarih öncesi antik bir böceğin metalik, paslı, tiz, gıcırtımsı çığlığı, ve öfkeli parlayışı. Direnç gösterişi. ‘Bir dahaki sefere ben kazanacağım’ diyordu sanki. Ve camdan uzaklaşıp gitti. Karga biçimindeydi. Ağlıyordu: “Roman dosyalarımı neden yollamadın anne? Neden kandırdın beni? “Sen kendi kendini kandırdın. Ayılmak istemedin. İlk dosyanı yolladım. Yolladıktan sonra yayın evini bulup editörle görüştüm. Durumuna çok üzüldü. Engeli bireyin çektiği acıları anlatmak yerine.. başka türlü yaklaşmak lazım dedi.. kendisine acımamalı. Engelli değilmiş gibi yazmalı…kitaplar önerdi. Satın alıp getirdim. Sen biraz bakıp hepsini sobada yaktın. Beni deli ettin. Ve yemin ettim hiçbir dosyanı yayınevlerine yollamamaya! Ayılmak istemedin… “Peki…o kız…beni sevecekti. Onu sevmiştim…” “O şehre gidecek. Okuyacak. Sana ne faydası olacak… bir de ona aşık olup görememekten mahvolmanı mı isteyeyim? Başka başka sevgilileri olacak. O bir yere kadar olurdu senle. Sonra yıkılırdın. Hiç başlamamak en iyisi. Sana uygun kişiyi hissederim…” “Yerde yamuldum. Yardım et de tekerlekli sandalyeme bineyim.” Kadın güldü. “Kalın kafalı.” “Yaktığım kitaplar. Bana yenilerini satın alır mısın?” “Tabi alırım.” “Buraya bir orospu davet etsem kızar mısın?” “Sonra çetesiyle bizi gebertip soymaya gelirler.” “Haklısın.” “Yazar olunca çok sevenin olur. Gerçek bir sevgilin. Takma kafana. Gençsin.” “Rüzgarı buraya tekrar getirir misin? Başkalarının olmadan önce.” “İsterse getiririm ama bir şartım var. Kabul edersen?” “Nedir?” “Ona bağlanmak yok. Çünkü onun kendi yolu var. Kendini kaptırmayacağına söz verirsen?” “Anlaştık.” “O, gece yarısı tuvalete kalktığında ardından gitmezsin değil mi?” “Gitmem. Sen onu dediğim gibi görürsen bir ruh, değerli bir varlık gibi. Sonsuza dek dost gibi. Sorun olmaz.”

Yorumlar

Başa Dön