Ben hiç baba sevgisi tatmadım.
Babam vardı aslında… Ama bir insanın hayatında “var” olmakla, onun gönlünde gerçekten bulunmak aynı şey değilmiş. Ne yüzünü doyasıya gördüm ne elini omzumda hissettim ne de “arkamda babam var” diyebildim. Yıllarca neden böyle olduğunu düşündüm. Neyi eksik yaptım, niçin bana bunu yaşattı, neden bir evladın en doğal hakkı olan o duyguyu benden esirgedi… Hiçbirine cevap bulamadım.
Bazen öyle ağır geldi ki bu yokluk, “Ölseydi belki daha kolay olurdu” diye düşündüğüm zamanlar oldu. Çünkü ölümün bir adı, bir mezarı, bir duası var. Ama hayattayken yok sayılmanın mezarı yok. İnsan nereye çiçek bırakacağını bilemiyor.
Yıllar geçti. Baba kelimesi içimde gittikçe karardı. Bir duygu olmaktan çıktı, kör bir kuyuya dönüştü. Ben de büyüdüm, evlendim, baba oldum… Ama içimde bir yer hep eksik kaldı. Çocuklarıma baba olmaya çalışırken bile, hiç tanımadığım bir duygunun tarifini kendi ellerimle yazıyordum.
Sonra eşimin babasını tanıdım.
İnsan bazen hayatında hiç sahip olmadığı bir şeyi, hiç beklemediği bir insanda buluyormuş. Onu tanıdıkça, yaşadıkça, her hâline şahit oldukça içimde yıllardır karanlıkta duran o kelime yeniden anlam kazandı: Baba…
Meğer baba, yalnızca bir hitap değilmiş. Bir insanın sırtını yasladığı dağmış. Düştüğünde elinden tutan, sustuğunda hâlinden anlayan, varlığıyla insana “yalnız değilsin” dedirten büyük bir saadetmiş.
Benim yıllardır düştüğüm o kör kuyu, onun elleriyle çiçeklendi. Yaralarımı sormadan sardı. Eksik tarafımı yüzüme vurmadan tamamladı. Ben de babaydım ama içimde hâlâ babasız kalmış bir çocuk taşıyordum. O çocuk, onun yanında ilk defa başını güvenle bir yere yasladı.
İşte tam orada başka bir derdim başladı:
Kaybetme korkusu.
İnsan hiç sahip olmadığı bir şeyi bulunca, onu kaybetme ihtimalinden daha çok korkuyormuş. Ben bu korkunun üstünü yıllarca örttüm. Adını koymadım. Düşünmedim. Gözlerimi kapattım. Çünkü bazı ihtimaller vardır; insan onları düşünürse gerçekleşecekmiş gibi korkar.
Sonra bir gün eşim, “Babam kaza geçirmiş” dedi.
O cümleden sonrası hâlâ içimde ağır çekim.
Sanki zaman durdu. Yıllardır içime gömdüğüm ne kadar korku varsa bir anda mezarından çıktı. Üstünü örttüğüm bütün ihtimaller üzerime çöktü. Hastane koridorları uzadı, kapılar ağırlaştı, nefes almak bile zorlaştı.
Onu hastane odasında görmek…
İşte o an, korku artık bir ihtimal olmaktan çıktı. Karabasan gibi göğsüme oturdu. Rüya görmeyen ben kabuslar görmeye başladım. Hayat sanki geriye doğru sardı. Çocukluğumdaki o babasızlık, yıllar sonra başka bir yüzle karşıma dikildi. İçimdeki o küçük çocuk yine aynı soruyu sormaya başladı:
“Yine mi kaybedeceğim?”
Şimdi bütün gücümle güçlü olmaya çalışıyorum ama insanın bazı yerleri güçlü olmuyor. Benim de kalbimin en zayıf yeri burası işte.
Şimdi dua dua, nefes nefes, gözyaşı gözyaşı Rabbime sığınıyorum:
Allah’ım…
Ben baba sevgisini çok geç öğrendim. Ne olur, bu saadeti benden erken alma.
Babamızı bize bağışla.
Onu koru.
Acısını hafiflet.
Bedenine kuvvet, kalbine ferahlık ver.
Şifayı yalnız Sen verirsin; öyle bir şifa ver ki geride ne hastalığın izi kalsın ne acının gölgesi.
Onu yeniden evine, sevdiklerinin arasına, bizim yanımıza döndür.
Allah’ım, insanlardan sakladığım ama Senin bildiğin o korkuyla beni yüzleştirme.
Ben yıllarca bir babanın yokluğuyla yaşadım.
Şimdi bir babanın varlığını bulmuşken, ne olur onu benden alma.
Çünkü bazı insanlar hayatımıza sonradan girer ama geçmişimizin bütün yaralarını sarar.
O benim için yalnızca eşimin babası olmadı.
Benim yarım kalmış çocukluğuma yetişen baba oldu.
Ve şimdi bütün kalbimle tek bir şey diliyorum:
Allah’ım, babamızı bize bağışla…
Ben bu defa bir babaya geç kalmak istemiyorum.






