İnsanoğlunun kendi derinliğine diktiği gözler, dış dünyanın kesintisiz ve sağır edici ışıklarıyla kamaştı. Dışarıda sürekli bir şeylerin devindiği, gürültünün bir erdem gibi kutsandığı çağda, insan, kendi iç odalarının kapılarını yavaşça kapattı ve anahtarını da o gürültülü sokağın kalabalığına düşürdü.
İç dünya, artık uğranmayan, tozlanmış bir kütüphane ya da rüzgârın yalnızca terk edilmiş koridorlarında uğuldayıp gittiği ıssız bir mabet hâline geldi. Kendi sesini duymaktan korkan insan, dışarıdaki yankıların gürültülü sığınağına kaçtı.
İnsanın kendi iç dünyasıyla olan bağını koparması, bir varlık krizinin en derin noktasıdır. Descartes’ın "düşünüyorum" ile başlattığı o içsel farkındalık yürüyüşü, günümüzde "görünüyorum, öyleyse varım" illüzyonuna yenik düştü.
Kendi varoluşunun özünü kendi değil, başkalarının gözlerindeki yansımalarında arayan birey, merkezdik konumunu yitirdi. Kendi kuyusuna bakmaktan çekinen insan, yüzeydeki sığ birikintilerde kendi aksini aramaya mahkûm bir narsisusa dönüştü fakat o aksi her defasında dışarıdan gelen en ufak bir rüzgârla dağılıp gitti.
Bu unutuş, ruhun kendi kendini mülksüzleştirmesidir. Duygular, tanımlanıp yaşanmak yerine hızlıca bastırılan ya da dışsal simülasyonlarla geçiştirilen pürüzlere dönüştü. İnsan, hüznünü, yalnızlığını, kaygısını ve hatta coşkusunu dahi kendi içsel laboratuvarında işlemekten kaçınıyor.
İçi dinlememek, ruhun sinyallerine karşı bir duyarsızlaşma zırhı kuşanmaktır fakat bu zırh, insanı dışarıdan gelen darbelere karşı korurken, içeride biriken bastırılmış fırtınaların patlamasına zemin hazırlar. Kendi sessizliğine katlanamayan insan, aslında kendi öz varlığıyla baş başa kalmaktan dehşete düşmektedir.
İç dünya, zamanın ve mekânın ötesinde, insanın kendi içselliğinde inşa ettiği katedraldir. Bu katedralin vitrayları, yaşanan her tecrübenin, her duygunun ışığıyla renklenir. Ancak günümüz insanı bu katedralin kapılarını kilitleyip, dışarıdaki pazaryerinin tozlu ve riyakâr havasını solumayı tercih ediyor. İçerideki o kadim sessizlik, dinlenmediği için çürüyen bir sessizliğe evriliyor. Oysa ruh, tıpkı bakımsız kalan bir bahçe gibi, ilgi gösterilmediğinde yabani otların ve derin bir karanlığın istilasına uğrar.
Dış dünyanın hızı, içsel zamanın ritmini büsbütün felç etti. İç dünya, sabırla işlenen, yavaş adımlarla keşfedilen köklü bir coğrafyadır. Oysa modern yaşam ritmi, anlık doyumlara ve kesintisiz uyaranlara ayarlıdır.
Birey, bir ekrandan diğerine, bir görüntüden bir diğerine atlarken kendi içsel akıntısının yönünü kaybetti. Kendi zihninin derinliklerine dalmak yerine, yüzeyde akıp giden imge seline kapılmayı seçti. Bu, bilerek ve isteyerek seçilmiş bir içsel felç, kendi özüyle yüzleşmekten kaçışın estetikleştirilmiş bir biçimidir.
Sessizlik, artık bir huzur iklimi değil, kaçınılması gereken ürkütücü bir boşluk olarak algılanıyor. Kulaklıkların, bildirim seslerinin ve bitmek bilmeyen diyalogların ardına sığınan insan, aslında kendi içindeki o derin dip sesin konuşmasından korkuyor. Çünkü iç ses, yalan söylemez, o ses, bastırılmış pişmanlıkları, ertelenmiş hayalleri ve maskelerin ardındaki çıplak hakikati fısıldar. O fısıltıyı duymamak için dışarıdaki gürültünün ayarı sürekli artırılır, ancak gürültü yükseldikçe içteki çatlak daha da derinleşir.
İç dünyayı dinlemeyi unutmak, insanın kendi hikâyesinin anlatıcısı olmaktan çıkıp, başkalarının yazdığı senaryoların figüranına dönüşmesidir. İnsan, kendi duygu dünyasının haritasını çizmeyi bıraktığında, başkalarının pusulalarıyla yol almaya çalışır. Fakat başkalarının pusulası, hiçbir zaman insanın kendi kutbunu göstermez. Sonucunda ortaya çıkan şey; yönsüzlük, köksüzlük ve nereye gittiğini bilmeden sürekli hareket hâlinde olma yanılsamasıdır. Birey kalabalıklar içinde yürürken, kendi içindeki patikada tek bir adım bile atamaz hâle gelir.
Bu durum aynı zamanda , benliğin kendi öz yurduna yabancılaşmasıdır. Kendi iç sesine kulaklarını tıkayan insan, dışarıdan gelen her komutla şekil alan esnek ama ruhsuz bir hamura dönüşür. İnsanın kendi derinliğiyle kurduğu o derin bağ koptuğunda, estetik zevkler, entelektüel çabalar ve hatlar yüzeyselleşir. Yaşam, yaşanılan bir deneyim olmaktan çıkıp, yalnızca tüketilen ve sergilenen bir vitrin ögesine indirgenir. Özün yerini biçim, derinliğin yerini ise cılız bir kabuk alır.
Yine de iç dünya, tamamen yok edilemeyen kadim bir kaynaktır. O yalnızca keşfedilmeyi ve dinlenmeyi bekleyen uyuyan bir devdir. Dış dünyanın tüm yapay ışıkları söndüğünde, gürültü diner gibi olduğunda ve insan kaçacak bir yer bulamadığında, o unutulmuş iç ses en yalın haliyle yeniden duyulur.
İnsanın varoluşsal trajedisini iyileştirecek tek şey, o sese yeniden kulak vermek, dışarıdaki gürültülü sokağı terk edip, kendi içindeki o ıssız ama hakiki mabede geri dönme cesaretini gösterebilmektir.


