"“Bürokrasi, cüceler tarafından işletilen dev bir mekanizmadır.” — Honoré de Balzac"

Gölge Arketi̇pleri̇ Ve Bastirilmiş Benli̇k

yazı resim

İnsan, kendisini yalnızca ışıkta tanıdığını sanır. Oysa ruhun en derin odaları, çoğu zaman güneşin ulaşamadığı yerlerde saklıdır. Carl Gustav Jung’un “gölge” olarak adlandırdığı şey, insanın kendisinde görmek istemediği, toplumun kabul etmeyeceğini düşündüğü ya da kendi ideal benliğine yakıştıramadığı özelliklerin karanlık bir arşividir.

Gündüzün keskin ışığı altında inşa ettiğimiz o kusursuz vitrin, varlığımızın yalnızca yarısını temsil eder. **Toplumun onayından geçen, incelikle işlenmiş ve ad adına "ben" dediğimiz o aydınlık maske dahi, ruhun geniş coğrafyasını örtmeye yetmez**.

Bedenimizin arkasına düşen siluet gibi, ruhumuzun da bir gölgesi vardır. Gün ışığına çıkarmaktan korktuğumuz, medeniyetin ve öğretilmiş ahlakın eşiğinden içeri almadığımız o dip akıntı... İçimizde sessizce büyüyen bu karanlık mahzen, yok sayıldıkça silinip gitmez; aksine, varlığını hatırlatmak için en beklenmedik çatlaklardan sızacağı günü bekler.

Gölgenin en ilginç yanı, çoğu zaman bize ait olduğunu kabul etmediğimiz şeyleri başkalarında görmemizdir. Bir insandaki kibir bizi öfkelendiriyorsa, belki de kendi içimizde kabul etmediğimiz bir üstünlük arzusuna dokunuyordur. Bir başkasının özgürlüğü bizi rahatsız ediyorsa, belki de kendi zincirlerimizin sesini duyuyoruzdur.

Carl G. Jung’un insan zihninin derin haritasına çizdiği O "Gölge", kökleri ilkel çağlara uzanan, evcilleştirilmemiş bir aynadır. O aynaya bakmak, kişinin kendi içine doğru attığı en cesur ve en sancılı adımdır. Çünkü gölge, sadece bastırılmış öfkelerin, vahşi arzuların ya da utanç duyulan zayıflıkların deposu değildir. Orada henüz işlenmemiş, ışığa hasret kalmış muazzam bir yaratıcı potansiyel de yatar.

Bizler, kibarlığı giyinirken vahşiliği, uyumu giyinirken isyanı gölgeye sürgün ederiz. Oysa sürgün edilen her parça, ait olduğu toprağa dönmek için içeride derin bir uğultu yaratır.

**Bastırılmış benlik, kilitli kapıların arkasında unutulmuş bir çocuk gibidir**. Ne kadar bağırırsa bağırsın sesi duyulmaz, ama varlığı evin atmosferini derinden etkiler. Onu içeri almamak için harcadığımız zihinsel enerji, hayatı tam anlamıyla yaşamamızı engeller.

İnsan, kendi gölgesiyle yüzleşmekten kaçındıkça, onu başkalarının üzerine aksettirmeye başlar. Öfke duyduğumuz, tahammül edemediğimiz ya da nedensizce tiksindiğimiz her yabancı yüzde, aslında kilitli kapılar arkasına hapsettiğimiz kendi benliğimizin bir kırıntısı durur.
Peki, ışık nereden doğar? Işık, karanlığın varlığını kabul ettiğimiz o ince çizgide belirir.

Bütünleşme dediğimiz o yüce simya, gölgeyi yok etmekle değil, onu sofraya davet etmekle başlar. Kendi karanlığını tanımayan bir insanın aydınlığı da yüzeysel bir illüzyondan ibarettir.
İnsanın kendi içindeki yıkıcı güçleri bilmesi ve buna rağmen yapıcı olanı seçmesi, hakiki erdemin yegane kaynağıdır.

Vahşi doğasını tanıyan ama onu bir sanat eserine dönüştüren zihin, bastırılmış benliğin prangalarını kırmayı başarmış demektir.

Ruhun mimarisinde hiçbir köşe öylesine inşa edilmemiştir. Gölge, binayı ayakta tutan gizli payandalardan biridir. O gizemli mahzene inme cesaretini gösterdiğimizde, korkulacak şeylerin aslında özgürleşmeyi bekleyen yetim kalmış duygular olduğunu görürüz.

Kendi gölgesiyle barışan insan, başkalarının karanlığına da şefkatle bakmayı öğrenir. Bu barışış, ruhun derinliklerinden yükselen ve insanı kendi hakikatine ulaştıran sessiz, ama görkemli bir

Yorumlar

Başa Dön