"“Bir sözlü anlaşma, üzerine yazıldığı kâğıt kadar bile etmez.” — Samuel Goldwyn"

Si̇mülasyonun Gerçekli̇ği̇ Yutmasi

Platon’un mağarasından dijital ekranların yankı odalarına uzanan bu metin, gerçek ile temsil arasındaki sınırın nasıl silindiğini sorguluyor. Algoritmaların davranışlarımızı ölçüp tahmin ettiği, yapay imgelerin yaşanmamış olanı bile toplumsal hafızaya gerçek diye yazdığı bir çağda simülasyon artık gerçeği taklit etmiyor; onun yerini alıyor. Seçimlerimiz gerçekten bize mi ait?

yazı resim

İnsanlık, bir zamanlar gerçeği anlamak için mağaranın dışına çıkmaya çalışıyordu. Şimdi ise mağaranın duvarlarına yansıtılan görüntüleri gerçek sanıp içeride kalmayı tercih ediyor. Ekranlar, algoritmalar ve yapay olarak üretilmiş imgeler hayatımızın çevresine görünmez bir ikinci dünya ördü. Artık gerçek ile onun temsili arasındaki sınır, sisin içindeki bir çizgi kadar belirsiz.

Bir görüntünün yaşanmış olması gerekmiyor, yeterince izlenmesi, paylaşılması ve tekrar edilmesi onun toplumsal hafızada gerçeklik kazanmasına yetiyor. Böylece simülasyon, gerçeği taklit etmekle kalmıyor; gerçeğin yerine geçmeye başlıyor.

Teknik açıdan simülasyon, gerçekliğin veriye dönüştürülmesidir. İnsan davranışları ölçülüyor, tercihler sınıflandırılıyor, yüzler tanınıyor, sesler taklit ediliyor, alışkanlıklar tahmin ediliyor. Bir insanın neye bakacağı, neyi satın alacağı, hangi habere tepki vereceği hatta hangi düşünceye daha yatkın olduğu büyük veri kümeleri üzerinden öngörülebiliyor. Böylece insan yalnızca teknolojiyi kullanan bir özne olmaktan çıkıp teknolojinin sürekli işlediği bir veriye dönüşüyor. Paradoks tam burada başlıyor: Gerçeği daha iyi anlamak için geliştirdiğimiz sistemler, sonunda kendi ürettikleri modelleri gerçekliğin kendisiymiş gibi önümüze koyuyor.

Bu dönüşümün en tehlikeli tarafı, insanın gerçeklik duygusunu dışarıdan ödünç almaya başlamasıdır. Eskiden insan bir şeyin gerçek olup olmadığını kendi deneyimiyle sınardı; şimdi ise çoğu zaman başkalarının tepkilerine bakıyor.

Çok beğenilen bir hayat daha güzel, çok konuşulan bir insan daha değerli, çok izlenen bir fikir daha doğru kabul edilebiliyor. Böylece bireyin iç pusulası yavaş yavaş algoritmik kalabalığın pusulasına dönüşüyor. İnsan kendi gözleriyle gördüğünden çok, kendisine gösterilen şeye inanmaya başladığında psikolojik bağımsızlığının bir parçasını da teslim etmiş oluyor.

Simülasyon, toplumun ortak gerçeklik üretme biçimini de değiştiriyor. Artık meydanlarda yaşanan olaylar kadar ekranlarda nasıl temsil edildiği de önem taşıyor. Bir olayın kendisi ile onun milyonlarca kişiye sunulan görüntüsü arasında bazen uçurumlar oluşabiliyor.

Toplum, yaşanan gerçeklikten çok dolaşıma sokulan gerçeklik üzerinden tepki veriyor. Böylece modern insan yalnızca olayların içinde yaşamıyor. Olayların temsil edildiği devasa bir anlatı ekonomisinin içinde yaşıyor. Gerçeklik artık sadece yaşanan değil, aynı zamanda seçilen, kesilen, filtrelenen ve yeniden kurgulanan bir şey hâline geliyor.

Daha da ilginci, simülasyon insanın yalnızca dış dünyasını değil, kendilik algısını da yeniden kuruyor. Sosyal medya profilleri, insanların kendileri için hazırladıkları küçük vitrinlere dönüşüyor. İnsan bazen yaşadığı hayatı değil, yaşamak istediği hayatın görüntüsünü sergiliyor.

Gülümseyen fotoğrafların ardında yorgunluk, kusursuz bedenlerin ardında yetersizlik duygusu, kalabalık sofraların ardında derin yalnızlık bulunabiliyor.
Böylece kişi kendi ürettiği görüntünün seyircisi hâline geliyor. Bir süre sonra aynadaki yüz ile ekrandaki yüz birbirinden ayrılıyor ve insan, hangisinin kendisi olduğunu sorgulamaya başlıyor.

Bu durum yalnızca bireysel bir yabancılaşma değil, aynı zamanda toplumsal bir dönüşümdür. Çünkü simülasyon, insanları ortak gerçekliklerden uzaklaştırıp kişiselleştirilmiş gerçeklik kabarcıklarının içine yerleştiriyor.

Herkes aynı dünyaya bakıyor gibi görünürken aslında herkes farklı bir dünyanın içinden bakabiliyor. Aynı olay birine felaket, diğerine başarı, bir başkasına tehdit olarak gösterilebiliyor. Algoritmaların seçtiği içerikler düşüncenin önüne geçtiğinde toplumun ortak zemini aşınıyor. Gerçeğin parçalanması, toplumsal güvenin de parçalanması anlamına geliyor.

Burada Baudrillard'ın simülakr düşüncesini hatırlamak mümkün: Bir noktadan sonra temsil, temsil ettiği şeyden bağımsızlaşır ve hatta onun yerini alır. Bugünün teknolojik dünyasında bu düşünce daha da somut bir hâle geliyor.

Yapay zekâ ile üretilmiş bir yüzün hiç yaşamamış olması onun toplumsal etkisini ortadan kaldırmıyor; sanal bir karakterin gerçek bir insan üzerinde oluşturduğu duygunun sanal olması, hissedilen duyguyu daha az gerçek yapmıyor. Tehlike belki de simülasyonun sahte olması değil, sahte olduğunu bildiğimiz hâlde ona gerçekmiş gibi tepki vermemizdir.

Fakat insanın bütün bu dijital kuşatmaya rağmen hâlâ bir çıkış kapısı vardır: deneyim. Gerçeklik, yalnızca görüntüden değil, bedenden, zamandan, temasın ağırlığından ve yaşanmışlığın izinden oluşur. Yağmurun ekrandaki görüntüsü yağmur değildir. Toprağın kokusunu, tenin ürpermesini ve ıslanan kaldırımların sessizliğini taşımaz. Bir insanın fotoğrafı onun sesindeki titremeyi, suskunluğundaki anlamı, elinin sıcaklığını bütünüyle aktaramaz. Gerçek, hâlâ bedene değdiği yerde kendini ele verir. Belki de simülasyon çağında en büyük direniş, dünyayı yeniden doğrudan yaşamaya başlamaktır.

Çünkü sonunda asıl mesele teknolojinin ne kadar gelişeceği değil, insanın gerçekliği tanıma yetisini ne kadar koruyacağıdır. Eğer görüntü ile yaşantı, veri ile deneyim, temsil ile hakikat arasındaki farkı unutursak, bir gün devasa bir dijital aynanın içinde kendi suretimize bakıp onu dünya sanabiliriz. Simülasyon o zaman gerçeği yalnızca taklit etmiş olmayacak, onu yutmuş olacaktır. İnsan ise kendi kurduğu labirentin içinde, çıkış kapısını ararken duvarlardaki görüntülere bakacaktır.

Belki de çağımızın en büyük sorusu şudur: **Gerçeklik kaybolduğunda onu yeniden bulabilecek kadar gerçeğin içinde yaşamayı hâlâ biliyor muyuz?**

Yorumlar

Başa Dön