Bir şair, kelimeleri topraktan söküp fırlatmaz göğe. Onları kökleriyle birlikte kalbinin en derin, en loş kuyularında boğarak vaftiz eder. Türkçe dil haritasında haritasız bir coğrafyanın, sessiz ama köklü bir depremin diğer adı da Cahit Zarifoğlu’dur.
Onun imgeleri, alıştığımız gramer kalıplarının arasına sızan taze bir kan gibi akar. Düzene başkaldıran, mantığın dar koridorlarını yıkan, insanı kendi iç uçurumlarıyla yüzleştiren mistik bir çığlıktır. Söz, onun parmakları arasında sıradan bir iletişim aracı olmaktan çıkar, varoluşun gizemli şifrelerini taşıyan saydam bir kristale dönüşür.
Kelimeler, alışılmış yerlerinde durmaz. Bir ağaç yalnızca ağaç değildir, bir kuş yalnızca gökyüzünde kanat çırpan bir canlı değildir. Bir yol, bazen insanın kaderine, bir çocuk, henüz kirlenmemiş bir hakikate dönüşür
Cahit Zarifoğlu’nun şiirine girildiğinde, kelimelerden çok kelimelerin ardında bekleyen gölgelerle karşılaşılır. Sanki şiir, bir cümle olmaktan çıkar; gecenin içinde unutulmuş bir kandile dönüşür. Okur, o kandilin ışığında bir anlam ararken aslında kendi içindeki karanlığın duvarlarını görmeye başlar.
Şiirindeki kapalılık, karanlık olmak için kurulmuş bir duvar değildir. Tam tersine, görünmeyeni görünür kılmak için bırakılmış bir boşluktur. O, anlamı okuyucunun önüne hazır bir ekmek gibi koymaz; onu toprağın altına bırakır. Okur kazdıkça kendi anlamını bulur. Bu nedenle onun şiirinde bazen bir cümle, yıllarca zihnin içinde yankılanabilir.
Özellikle çocukluk, Zarifoğlu’nun şiirinde bir masumiyet sığınağı olduğu kadar, zamanın paslı dişlileri arasında kanayan ilk yaradır. "İşaret Çocukları", çağın gürültüsüne teslim olmamış, alnında ebediyetin mühürlerini taşıyan o saf ve çilekeş ruhların izdüşümüdür.
O, çocukluğun elinden tutarak yürür yalnızlığın üstüne; ancak bu çocukluk, saflığı kadar ağır, oyuncakları kadar kırılgan ama gökyüzü kadar geniştir. Zihnimizin sığ limanlarına sığınmak yerine, çocuksu bir merak ve çocuksu bir kederle ruhun fırtınalı açıklarına yelken açar. Nitekim o ilk kırılmayı ve masumiyetin ağır yükünü şu dizelerle fısıldar zihnimize:
"Seçkin bir kimse değilim / İsmini başlatmıyor hayretim."
Şiirinin coğrafyası yüksek irtifaların, çetin dağların ve yalnız vadilerin mekânıdır. Zarifoğlu, yerleşik olanın konforunu reddeder; onun mısralarında dağlar, yalnızca coğrafi birer yükselti değil, insanın ilahına olan dikey yürüyüşünün ve dünyevi olana duyduğu o soylu yabancılaşmanın simgesidir.
Onun dünyasında insan, yalnızca etten ve kemikten ibaret değildir. İnsan, göğe doğru uzanan fakat kökleri toprağın derinliklerinde saklı bir ağaç gibidir. Bir tarafıyla dünyaya, diğer tarafıyla sonsuzluğa bakar.
İnsan burada tek başınadır, rüzgârın kemiklerini sızlattığı bir zirvede, yapayalnız ve muhteşem bir kederle baş başadır. O, şehirlerin beton karmaşasından değil, omuzlarında taşıdığı o ilahi yalnızlığın ağırlığından bahseder. Ruhun bu ıssız ve korunaklı köşesini düzyazılarında şöyle dile getirir:
"*Bize ağır gelen kendimizdir."*
Zarifoğlu'nun dili, alışılagelmiş imgeler dünyasını sarsan soyut bir mimaridir. O, kelimeleri yan yana getirmez;, onları birer kıymık gibi okurun zihnine batırır. Cümleler parçalanır, dizim bozulur çünkü sığ bir dil, derin bir sızıyı taşımaya yetmez.
Mantık silsilesinin kırıldığı şiirlerinde anlam bir gölge gibidir. Yakalandığı an kaybolan ama varlığını her daim hissettiren bir gölge. Okur, onun dizelerinde bir fikri aramaktan ziyade, bir duygu durumuna, mistik bir sezgiye ve sarsıcı bir rüyaya davet edilir. İçindeki o dinmeyen fırtınayı mısralara dökerken kalbinden şu çığlık kopar:
*"Savaşım bir şehrin sınırlarını aşsa da / Tek bir yüreğin kalbine sığabilsem."*
"Yedi Güzel Adam", bir dostluk külliyatı olmanın ötesinde, zamana ve mekâna direnen bir ruh akrabalığının sembolüdür. Çağın karanlığına karşı yakılmış yedi ayrı meşale, yedi ayrı içsel yolculuktur onlar. Zarifoğlu, bu kolektif yalnızlıkta, bireyin kendi iç kalelerine çekilerek nasıl direnebileceğini gösterir.
Modern zamanların tek tipleştiren, insanı kendi özüne yabancılaştıran kuşatmasına karşı Zarifoğlu’nun direnişi sessiz ama derin bir isyandır. O, silahların değil, duanın ve içsel uyanışın gücüne inanır. Dünya, kalbi kirleten bir geçittir, bu geçitten lekesiz geçebilmek ise sürekli bir tefekkür ve zihinsel hicret gerektirir.
Onun kavgası dışarıdaki gürültüyle değil, insanın kendi içindeki karanlıkla, nefsin hileleriyle ve ruhun uyuşukluğuyladır.
Şair, dünya hayatını bir gurbet, ölümü ise o asıl yurda dönüşün kapısı olarak algılar. Mistik bir coşku ile derin bir kederin iç içe geçtiği çoğu şiirinde, dünyevi arzular birer birer dökülür. İnsan, kendi kabuğunu soydukça, acının ve çilenin pişirdiği o katıksız özle, ilahi tecelli ile yüz yüze gelir. Şair, bu menzile varışın ve adanmışlığın kapısını şu zarif temenniyle aralar:
"*Anılardan bir hırka ördüm / Ve kalbimi o hırkaya sardım*."
Ancak o çetin, girift ve kapalı imgeler dünyasının hemen altında, pamuk gibi yumuşak bir şefkat damarı da çarpar. Çocuk hikayelerinde ve denemelerinde karşımıza çıkan bu eda, onun sert mısralarının ardındaki o çocuksu naifliği ele verir.
Zirvelerin sert rüzgârlarını estiren adam, birdenbire bir serçenin kanadındaki tozu silecek kadar ince bir duyarlılıkla konuşmaya başlar. Sertlik ile şefkat, kapalılık ile açıklık onun kaleminde muazzam bir dengeye kavuşur.
Cahit Zarifoğlu, Türk edebiyatında kopyalanamaz, taklit edilemez bir imza bırakarak aramızdan çekildi. O, gökyüzüne atılmış kırık bir ok, zamanın alnına kazınmış derin bir çentiktir. 1987'de aramızdan ayrıldığında geride yalnızca kitaplar bırakmadı, tamamlanmamış bir iç konuşmanın yankısını da bıraktı.
Onun bıraktığı iz, bir kelime yığını değil, alnını secdeye vurmuş bir cümlenin ebedi yankısıdır. Şiirleri, bugün hâlâ kelimelerin dar kalıplarına sığmayan o mistik derinliğiyle, ruhun karanlık gecelerinde yönünü arayan gezginlere bir fener olmaya devam ediyor.

