Toprağın altında sürdürülen o muazzam suskunluk, aslında yeryüzünün en gürültülü başkaldırısıdır. Yan yana dizilmiş taşlar, bir hizaya sokulmuş kaderler gibi görünse de her birinin altında kendi mahşerini yaşatan birer iç patlama gizlenir.
Mezarlık, sessizliğin korunduğu bir sığınak değil; zamanın, mekânın ve insan kibrinin birbirine girdiği soyut bir kaos meydanıdır. Orada taşlar susar fakat kemiklerin uğultusu gökyüzünü yırtar.
Hizalayıcı irade, ölümü parsellemeyi ve onu muntazam bir sıraya dizmeyi denemiştir. Oysa toprağın derinliklerinde ne bir sıra vardır ne de bir mülkiyet sınırları.
Kökler, komşu mezarların anılarına sarılır, sızan yağmur suları günahları ve sevapları birbirine karıştırır. Düzen, sadece yüzeysel bir illüzyondan ibarettir. Taşın üzerindeki yontulmuş isimler akıp giden zamanın karşısında ufalanırken, altındaki karmaşa kendi kuralsız evrenini kurar.
İnsanoğlu, yaşarken kuramadığı o kusursuz asayişi ölümün soğuk mermerlerine kazımak ister. Oysa mermer, altındaki çözünmenin ve çürümenin dinamizmini gizlemeye yetmez.
Sessizlik, burada bir huzur emaresi değil, şiddetli bir çatışmanın paravanıdır.
Varlıkla yokluğun, anıyla unutuşun göğüs göğüse çarpıştığı bu topografyada her zerre kendi anlatısını ötekine dayatır. Bir zamanlar gökyüzüne bakıp hülyalara dalan gözler, şimdi solucanların yörüngesinde birer karanlık yıldıza dönüşmüştür. Kaos, maddenin kendi kaynağına dönerken attığı o işitilmeyen çığlıktır.
Mezarlık taşları, zamanı sabitlemeye çalışan nafile birer çividir. Ancak zaman, toprağın altında düz bir çizgi halinde akmaz, dolanır, kırılır, geçmişi geleceğe teyeller. Bir asır önce gömülen bir gölge ile dün toprağa düşen bir sızı, aynı nemli karanlıkta el ele tutuşur.
Ölüm, zamanın ritmini bozan ve onu sonsuz bir şimdiki zaman kargaşasına dönüştüren en keskin kırılmadır.
Anlam, o mermer blokların arasında bir hayalet gibi dolaşır ama tutunacak bir beden bulamaz. Her mezar, kendi içine çöken bir kara delik gibi çevresindeki tüm felsefi kabulleri yutar. Adalet, eşitlik, kader ya da nihilizm... Bütün bu büyük kavramlar, toprağın o dipsiz karmakarışıklığında birer cüretkâr ifadeden fazlası değildir. Dünya üstündeki tüm trajediler, burada tek bir kütlesel anonimlikte birleşir.
Rüzgâr, servi ağaçlarının dallarını bükerken aslında toprağın altındaki bu uğultulu düzensizliği yukarı taşır. Ağacın kökleri bir merhumun kalbinden beslenip yapraklarında bir başkasının yarım kalmış sözünü fısıldar. Kaos, yaşam ile ölüm arasındaki sınırı geçirgen kılar, yaşam toprağa sızar, ölüm ise bitkilerin yeşilinde yeniden boy gösterir. Hiçbir şey tamamlanmaz, hiçbir şey durulmaz.
Belki de insanı mezarlıkların karşısında ürperten şey ölümün kendisi değil, o nizami taşların altında yatan denetlenemez özgürlüktür. Toplumun, ahlakın ve dilin kalıplarından sıyrılmış olan madde, kendi kökenindeki o ilkel düzensizliğe kavuşmuştur. Orada ne bir kural işler ne de bir yasa. Sadece varlığın kendi kendini yeniden hamur yaptığı sonsuz bir bozunum hüküm sürer.
Sonuçta mezarlık, düzenin bittiği değil, masumiyetini yitirmiş bir kaosun taht kurduğu yerdir. Mermerlerin sahte hiyerarşisine inat, toprağın altı her an yeniden biçimlenen, ayrışan ve birleşen bir karanlık denizidir. Bizler o denizden bir süreliğine kıyıya vurmuş dalgalarız. Vakti geldiğinde, o yaratıcı ve yutucu kargaşanın koynuna geri dönmek üzere yürüyen birer gölgeyiz.




