Necip Fazıl da şiir, eşyanın soğuk yüzüne dokunan parmakların aniden ürpermesiyle başlar. Maddenin kaba dokusu altına saklanmış o görünmez ritim, şairin zihninde tıkırdayan gizli bir saat gibidir.
Sokakların karanlığında kaybolan adımlar, yalnızca betonun sertliğine değil, varlığın dibindeki o karanlık kuyuya basar. O, dünyayı düz ve anlaşılır bir sahne olarak kabul etmeyi reddeden bir gözle bakar, ***her nesne, arkasındaki gizli mimariyi ele veren titrek bir gölgedir***.
Mekân, onun düşünüşünde durağan bir sığınak değil, içten içe katlanan ve yırtılan bir kumaştır. "Çile", sadece bir katlanma veya katlanış hali değil, şuurun kendi etini kemirmesi, sınırlı olanın Sınırsız olan karşısında duyduğu o dehşetli baş dönmesidir.
Oda daralır, duvarlar hisler üzerine devrilir ve tavan bir metafizik kabus gibi çöker. Bu daralma, şairin varlığı son sınırına kadar zorlamasından, madde kılıfını çatlatma arzusundan doğan soylu bir ağrıdır.
Zaman ise, akan bir su değil, geçmişi ve geleceği aynı anda yutan alevden bir nehirdir. Necip Fazıl için an, sonsuzluğun dar bir aralıktan gözükmesidir. Bir saniyenin içine sıkışmış devasa gölgeler, insanın zamana çakılı kalmış trajedisini hatırlatır. Metafizik kaygı, zamanın bu amansız akışına bir bent çekme çabasıyla derinleşir. **An tutulmak istenirken, sonsuzluğun soğuk nefesi şairin ense kökünde hissettirir kendini.**
Onun dünyasında benlik, ortasından dikine yarılmış bir aynadır. Bir yüzde toprağın ve çamurun ağırlığı, diğer yüzde göklerin dipsiz çağrısı yankılanır. Gece, bu iki katman arasındaki perdenin inceldiği en ürkütücü andır.
Siyahlığın çöktüğü saatlerde, kaldırım taşları tek bir soruya dönüşür: "Ben kimim ve bu yabancı gövde neyin nesi?" **Gece, sadece ışığın çekilmesi değil, varlığın asıl çıplaklığıyla yüzleştiği korkunç bir aynadır.
Necip Fazıl, aklı tamamen fırlatıp atmaz aksine aklı, kendi sınırlarına dayanana kadar bir fener gibi kullanır. Ancak o fener, uçurumun kenarına gelindiğinde sökmeyen bir ışık parçasıdır. Akıl, kendi acziyetini idrak ettiği an metafizik sıçrama gerçekleşir. Çıkmaz sokak, aslında asıl yolun başladığı yerdir. Şair, aklın yırtıldığı o noktada, idrakin yerini sarsıcı bir seziş ve teslimiyete bıraktığını gösterir.
***Aynalar, şairin şiirinde bir görünüş aracı değil, derinliğin derinliğe açıldığı tekinsiz geçitlerdir***. Yüzünü aynaya her çevirişinde, kendi aksinin arkasında duran o tanınmaz silüetle karşılaşır. Bu yüzleşme, görünür dünyanın ötesindeki görünmez alemin şuurda bıraktığı çentiktir. Aynanın arkasındaki siyah su, görünen ile görünmeyen arasındaki o keskin ve aşılmaz çizgiyi temsil eder.
Şiirindeki bütün imgeler asıl olana muhtaç birer gölgeden ibarettir. Eşya, kendi başına duramaz; Mutlak Varlık’ın nuru çekildiği an, madde kurur ve ufalanır. Şairin duyu organlarıyla yakaladığı her şey, daha derin bir hakikatin sadece remzi, bir sembolü haline gelir. Dünya, okunmayı bekleyen karmaşık ve devasa bir metafizik alfabedir.
Bu yakıcı sır ve bitmeyen sancı, en nihayetinde bir liman arar. Şiir, bu metafizik yangının dumanıdır; fakat asıl serinlik, Mutlak’a teslim oluşta bulunur. Şair için sanat, estetik bir oyundan ziyade göklerin sesini yeryüzü diline tercüme etme gayretidir. Bu gayret, varlığın anlamsızlık uçurumuna düşmesini engelleyen tek halattır, yani iman ile taçlanan bir arayıştır.
Sonunda Necip Fazıl’ın bakışı, insanı toprağın mahkumiyetinden çıkarıp göklerin sonsuzluğuna nişanlar. Kapanan her parantez, açılacak daha büyük bir halkanın habercisidir.
Şair, toprağa düşen tohum gibi, maddenin çürümesiyle asıl hayata doğacağını bilir. Onun çilesi, karanlık bir yalnızlık değil, sonsuz şafağın sökmesinden hemen önceki o en keskin, en sancılı






