Ruhumun derinlerinde bir arayış var…
Geçmişi özleyen bir çocuk, kaybettiklerinin peşinden giden bir şarkı gibi dolaşıyor içimde. Bazı geceler eski bir sokağın taşlarına sinmiş yağmur kokusunda buluyorum onu; bazı sabahlar çoktan unutulduğunu sandığım bir sesin yankısında. İnsan en çok neyi kaybederse onu büyütüyormuş içinde. Ben galiba en çok zamanı kaybettim.
Çünkü zaman, insanın avuçlarından su gibi akıp gitmiyor yalnızca; giderken içinden parçalar da koparıyor. Bir bakıyorsun çocukluğunun geçtiği ev hâlâ yerinde ama penceresindeki ışık başka birine ait. Bir bakıyorsun yıllarca “hep burada kalır” dediğin insanlar, artık yalnızca birkaç fotoğrafın sessizliğinde yaşıyor. Ve insan anlıyor; hiçbir şey bir anda eksilmiyor hayattan. Her şey önce yavaşça soluyor.
Bazen eski günleri düşünürken içimde tuhaf bir sızı beliriyor. Sanki ruhum hâlâ geride kalan bir istasyonda bekliyor da bedenim yanlış trene binmiş gibi. O çocuk hâlâ bir yerlerde, akşam ezanıyla eve çağrılmayı bekliyor. Hâlâ kırılınca dünyanın duracağını sanıyor. Hâlâ bazı insanların gitmeyeceğine inanıyor.
Oysa büyümek biraz da sessizce yas tutmayı öğrenmekmiş. Kimseye anlatmadan eksilmek… Kalabalıkların içinde bile kendi sesine yabancılaşmak…
Ve en kötüsü, bir gün aynaya bakıp gözlerinin içindeki ışığın eskisi kadar çocuk olmadığını fark etmek.
Şimdi anlıyorum; insan geçmişi değil, geçmişteki kendisini özlüyormuş aslında. Çünkü bazı zamanlar geri dönmez. Bazı insanlar yeniden tanınmaz. Ve bazı yaralar, kapanınca bile içten içe konuşmaya devam eder.
Belki de bu yüzden geceleri içimde eski bir şarkı çalıyor. Sözlerini unuttuğum ama hissini hâlâ taşıdığım bir şarkı…
Bana kaybettiklerimi değil, bir zamanlar gerçekten yaşadığımı hatırlatan bir şarkı.








