Askerliğimi yaptığım günlerdi. Yine bir cumartesi nöbet listesine göz attım. Ertesi gün için bir kez daha Subay Orduevi Nöbetçi Subaylığı bana yazılmıştı. Saydım; o ay tuttuğum cumartesi ve pazar nöbetlerinin sayısı tam yediye ulaşmıştı. İçimde biriken öfke bir anda kabardı. Nöbet listesini elime alıp hızlı adımlarla Orduevi Komutanı Albayın odasına yöneldim. Kapıyı çaldım. — Gir! İçeri girdim, selamımı verdim. — Komutanım, bir hususu arz etmek istiyorum. Elimdeki listeyi göstererek, nöbet dağılımında bana haksızlık yapıldığını, diğer asteğmenlere göre çok daha fazla nöbet tuttuğumu anlattım. Sözlerim bitince Albayın yüzüne baktım. Belki bir yanlışlık olmuştur, belki de düzeltilir diye düşünüyordum. Ama beklediğim olmadı. Yüzünde en ufak bir şaşkınlık ya da anlayış ifadesi yoktu. Omuzlarını hafifçe silkti. — Askerlikte bunlar olur evladım, der gibi bir tavır sergiledi. Canım daha da sıkılmıştı. Öfke içinde Kolordu Karargâhı'nda görev yapan Kantin Başkanımız Vural Albay'ın yanına gittim. O da pek oralı olmadı. — Nöbeti dağ başında mı tutuyorsun? Altı üstü orduevinin içinde tutuyorsun, dedi ve eliyle kapıyı gösterdi. Öfkeden adeta kuduruyordum ama elimden hiçbir şey gelmiyordu. Tam çıkarken, istemsizce ayaklarım beni üst kata, Kolordu Kurmay Başkanı'nın odasına götürdü. Emir erine, komutanla acilen görüşmem gerektiğini söyledim. O da içeri girip durumu iletti. Biraz sonra içeriden bir ses geldi: — Hemen gelsin! İçeri girdim, selamımı verdim ve yaşadıklarımı bir bir anlattım. Kurmay Başkan beni dikkatle dinledi. Yüzündeki ifade hâlâ gözlerimin önündedir. Büyük bir incelikle: — Merak etme, konuyu hemen araştıracağım, dedi. Teşekkür edip odadan ayrıldım. Orduevine doğru yürürken birden düşünmeye başladım. "Ben ne yaptım? Ya beni tekrar kıtaya gönderirlerse? Ya başıma iş açtıysam?" Haklı olduğum halde korkmaya başlamıştım. Orduevinin kapısından içeri girdiğimde, Orduevi Komutanı Albay beni bekliyordu. — Beni şikâyet etmişsin, dedi. Bir an durdu, sonra devam etti: — Nöbet listesi değişti. Sana üç ay boyunca cumartesi ve pazar nöbeti yok. Ardından yüzüme bakarak: — Sen nasıl korkusuz bir adamsın? dedi. İçimde fırtınalar kopuyordu ama bunu belli etmedim. Saygımı bozmadan: — Teşekkür ederim komutanım, dedim ve yanından ayrıldım. Kantine geldiğimde üç astsubay beni bekliyordu. Olay bütün orduevinde ve Merkez Kantini'nde duyulmuştu. Herkes yaptıklarıma şaşırıyordu. Ama onların bilmediği bir şey vardı. Ben cesur olduğum için değil, haksızlığa uğradığım için mücadele etmiştim. Çünkü insan bazen korksa bile hakkını aramak zorundadır. Ve o gün genç bir asteğmen olarak kendi kendime bir söz vermiştim: Haklıysam, sonuna kadar hakkımı arayacaktım. CESARET... Bazen Korkarak Atılan Bir Adımdır